11 Ağustos 2018 Cumartesi

Mum


Odan niye karanlık,
Niye yalnızsın böyle?
Büyülenmiş gibisin,
Bir kırlangıç tüyüyle.
Nereye göçüyorsun,
Böyle yalnız başına?
Gündüzü kurt mu yedi,
Söyle Allah aşkına?
Üflesem gücenirsin,
Yanar dokunsa elim;
Kim için yanıyorsun,
Bi söyle de bilelim?
Bir kibrit çöpü müdür,
Uğruna tutuştuğun?
Böyle gönüllü gidip
Mahşerde buluştuğun?

18 Mart 2018 Pazar

Düşünceli bir yazı / Mehmet Taştan

İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biri düşünen bir varlık olmasıdır. O yüzden olsa gerek, birbirinden farklı yüzyıllarda yaşamış, değişik kültürlere mensup bilgeler, "insan düşünceden ibarettir, geriye kalan et ve kemiktir" (Mevlâna), "düşünüyorum öyleyse varım" (Descartes) şeklindeki sözlerle, düşünmeyi insan olmanın ana belirleyicisi saymışlardır.

Kuşkusuz bir düşüncenin varlığından haberdar olunabilmesi, onun beyin hapsinden kurtulup, dış dünyaya yansımasıyla mümkündür. ‘Ruhun kendi kendiyle konuşması’ (Platon) şeklindeki düşüncelere, -hukuk dışı yöntemlere başvurulmadıkça- kimsenin nüfuz etme şansı olmayacağına göre, uygulamada 'düşünce' diye tanımladığımız şey aslında, söz, yazı, resim ya da başka yollarla dış dünyaya yansımış ifadedir. 'İfade', yalnızca 'düşünceyi' bilinir hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda onun başka düşüncelerle yüzleşmesini, kendini dayanıklılık ya da kalite testine tabi tutmasını, yanlış ya da köhne olduğu anlaşılan düşüncelerin silinip gitmesini, böylelikle toplumun ilerlemesini, bireyin gelişip güçlenmesini sağlar. Buradan hareketle denebilir ki, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün kuvveden fiile geçmiş halidir ve düşüncenin varlığının teminatıdır. Bu iki kavram arasındaki içiçelik nedeniyledir ki uygulamada bunlardan birinin yerine diğerinin ikame edilerek rahatlıkla kullanılabildiği görülmektedir.  

Bilimi, ona ihtiyacı olan üretir. Her hukuk kuralı da onu doğuran şartların habercisidir. Düşünmeyi insanın ontolojik temeli sayan felsefî yaklaşımlar; "kucağında doğduğu toplumun anarşist kabul ettiği fikirler olmasaydı, insanlık hâlâ taş devrini yaşıyor olacaktı; bugünkü medeniyet seviyesini geçmişte yaşanan sakıncalı fikirlere borçluyuz" biçimindeki vecizeler gerçeğin bizatihi kendisi olsa da insanlığın, "düşünce hürriyetini" ya da onun ete kemiğe bürünmüş hali olan "ifade özgürlüğünü" normatif güvenceye kavuşturması yüzyıllar boyunca ödenen ağır bedeller sonucu olmuştur.

Bedeli ödenmiş hayatlar  

Tarihsel süreçte, dünyanın birçok yerinde düşüncelerinden dolayı gadre uğramış sayısız örnek bulmak mümkündür. Engizisyon hâkiminin, "eğer dünyanın dönmediğini ve düz olduğunu söylersen yanmaktan kurtulursun" teklifine verdiği, "ben dönmüyor desem de dünya dönüyor" şeklindeki cevapla aydınlanmanın sembolü olmayı seçen Galile (1564-1642) en bilenen örnektir. 

Bunu ya da Engizisyon’un peşine düştüğü kişilerin ellerindeki ‘sakıncalı’ görülen yazılı malzemeleri, âleme ibret için insanların gözü önünde yakmasını, Ortaçağ karanlığının skolastik yapısına bağlanabiliriz. Ancak, Fransız Devrimi (1789) sonrasında, ünlü kimyager Lavoisier (1743-1794)'nin uğradığı akıbet, düşüncenin suç sayılmasına ilişkin vahim örneklerin, Ortaçağla sınırlı olmadığını göstermektedir. Havada oksijenin varlığını ve yanmanın bir oksidasyon olayı olduğunu keşfeden bilgin, “ıslatınca, tütün ağırlaşır” tespitinde bulunduğu için, tütüncülerin vergi kaçakçılığı suçuna iştirak ettiğinden bahisle suçlu bulunmuştur. Mahkeme başkanının, “ihtilalin bilginlere ihtiyacı yoktur” diyerek ölüme gönderdiği Lavoisier, “giyotine giderken kitabına ayraç koyan adam” olarak tarihe geçmiştir. Ölümünden iki yıl sonra yeniden yargılanıp beraat etmiş; itibarı iade olunmuştur. Bu olay, Albay Dreyfus davasının, yargılamanın iadesi yolunun ilk örneği olmadığını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. 

Ne yazık ki bu örnekler, belli bir coğrafyayla sınırlı değildir. Kutsal kitabında, "Onlar sözü dinlerler sonra da en güzeline uyarlar" (Zümer Suresi-18), hükmü bulunan toplumlarda da düşüncelerinden dolayı haksızlığa uğramış insanların var olduğunu görüyoruz.
 
Türk bilgin Serahsî (1009-1090), Karahanlılar’ın vergi politikalarını eleştirdiği ve olumsuz yönde fetvalar verdiği için, Özkend şehrindeki kale zindanının kuyusuna atılmıştır. 15 yıl kaldığı kuyudan yukarıda toplanan öğrencilerine anlatmak suretiyle 30 ciltlik 'El Mebsut' adlı eserini tamamlamıştır. Onu kuyuya atanların kim olduğu bilinmezken, O günümüz Türkçesine de kazandırılan eserleriyle aramızda yaşamaktadır. 

Lodoslu bir havada, kollarına kuş kanatlarına benzer araçlar takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar Doğancılara uçan Hezârfen Ahmed Çelebi (1609-1640) de, kreatif zekasının talihsizliğini yaşamıştır. Bu başarısından dolayı 4. Murat tarafından kese kese altınlarla taltif edilmiş; ancak bu korkutucu adamın bekası caiz görülmediğinden Cezayir'e sürülmüş, orada vefat etmiştir.

Büyük felaketlerin ilham ettiği çare
 
Şüphesiz ki, geçmiş bu vahim örneklerden ibaret değildir. Farklı inançlara, değişik düşüncelere hoşgörüyle yaklaşılabildiği mevsimleri de görmüştür. İyinin ve kötünün iki ucuna tanıklık ederek yol alan insanlık, 20. yüzyılın ortalarında, tarihinin en büyük iki trajedyasını bir arada yaşamıştır: Nazi Soykırımı ve 2. Dünya Savaşı... 1946'ya, "batık bir gemiden arta kalan enkaz" olarak çıkan insanlık, böylesi felaketlerin bir daha yaşanmaması için; temel amacı, insan haklarını korumak, insanın güvenli ve haysiyetli bir şekilde yaşamasını sağlamak olan 'hukuku' yeniden hatırlamıştır. Bu hatırlayış, insanı merkez alan, yeni ulusal ve uluslararası hukuki metinlerin doğmasına yol açmıştır.
 
Genellikle Anayasaların ilk maddelerinde devletin yapısına, niteliklerine ilişkin hükümler yer alırken, Nazi felaketini yaşayan Almanya'nın 1949 tarihli Anayasasının 1. maddesinde, "insanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Tüm devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür" şeklindeki hükme yer vermesi, geçmişten ders çıkarma arzusunun yasal delilidir. Bu düzenleme, 13.yüzyılın sonunda, kurucu devlet başkanına, "insanı yaşat ki devlet yaşasın" diyen Şeyh Edebali (1206-1326)’nin vizyonunu göstermesi bakımında da çok anlamlıdır.
 
Sırf, Yahudi, Polonyalı, çingene, özürlü, eşcinsel oldukları için Naziler tarafından öldürülen altı milyon insan, yalnız Alman Anayasasının değil, 1950 doğumlu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin de hem doğuş sebebi hem de kırmızı çizgisi oluvermiştir. Bu nedenlerdir ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Nazi soykırımının (Holokost) olmadığına ya da abartıldığına ilişkin hiçbir söyleme; toplum içerisinde azınlıkta olan bir gruba yönelik dışlayıcı bir dile müsamaha göstermemektedir. İlkini tarihi gerçekleri inkâr, ikincisini nefret söylemi olarak nitelemektedir. 

Savaş felaketlerinin bir daha yaşanmaması için, dünya barışını koruma amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise, 1948'de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilan etmiştir. Bunu, 1976 tarihinde yürürlüğe giren Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi takip etmiştir. Böylelikle, milli mevzuatların yanında, temel insan hakları içinde yer alan ifade özgürlüğü -en azından teorik anlamda- uluslararası bir hukuki güvenceye kavuşmuştur.
 
Türkiye de her üç belgeyi imzalamak suretiyle, insan hakları ve insanın doğal haklarından olan ifade özgürlüğü konusundaki duyarlılığını uluslararası hukuki metinlerle tahkim etmiştir.
 
“Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” anlayışımızla uyumlu bulunan bu tercih, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin, Anayasadan başlayarak iç hukukumuzu dönüştürmesinin yolunu açmıştır.
 
Zaman zaman geri gidişler yaşansa da ülkemizin üzerine oturduğu yörünge ifade özgürlüğünün korunup geliştirilmesinden yanadır.
 
Doğru olan da budur zaten.

(*) Bu yazı, "İfade Özgürlüğü Üzerine Makaleler" adlı kitapta yayınlanan makalenin giriş bölümüdür.
 



11 Ocak 2018 Perşembe

Dildeki Yaradır Bu / Mehmet Taştan

1996'nın yaz aylarıydı. Ülkenin bir bölgesinde terörün tavan yaptığı günlerdi. "Gece falan karakol basıldı: 30 asker şehit oldu. Filan köy basıldı: 33 masum vatandaşımız katledildi… Şu yol kesildi: 33 er şehit… Bu yol kesildi: 15 sivil kaçırıldı" şeklindeki haberler, gazete ve televizyonların demirbaşı olmuştu adeta… Ve bütün bu haberler, -öncekilerin hiçbirinden olumlu bir sonuç çıkmadığı için- inandırıcılığını kaybetmiş olan şu matbu cümleyle biterdi: Gece karanlığından yararlanarak kaçan teröristleri yakalamak için bölgede geniş çaplı operasyonlar başlatıldı. O operasyonlardan bir daha da ses çıkmazdı zaten. Giden, gitmiş olurdu.   Hepsi o kadar... 

İşte o dönemde ben de Tunceli'de görev yapıyordum. 
Ancak olayın geçtiği gün, yıllık izin nedeniyle Erzurum'da bulunuyordum ve ertesi sabah görev yerine dönecektim. Her izin dönüşünde olduğu gibi rahmetli annemin ve babamın beti benzi atmıştı yine. Bir sonraki sefere beni mi, yoksa bayrağa sarılı tabutu mu kucaklayacaklarını bilemiyorlardı. Bu korku, o iki yaşlı bedeni, gözle görülür bir şekilde çökertiyordu. Dönüş saatine doğru annem kendini tutamıyor, "seni ben doğurmadım mı, göndermiyorum işte" diye tutturuyor; gözyaşlarına boğuluyordu. Babam olayı biraz daha geriden izliyor; metanetini korumaya çalışıyordu. Ve bütün hücrelerine nüfuz eden bir imanla, kulaklarımdan hiç gitmeyen şu sözü söylüyordu: “Üzülme, bırak gitsin. Saklayan Allah saklar.”

İşte böyle bir atmosferde akşamüzeri dışarı çıkan babam kısa bir süre sonra eve döndü. Huzursuzdu… Bir şey söyleyecekti ama belli ki annemin duymasını istemiyordu. Birlikte bir odaya geçtik. "Bugün de Tunceli'de bayrak trenine saldırmışlar, yedi asker şehit olmuş" dedi. Haber fena halde canımı sıkmıştı ama önce onun kafasındaki kara bulutları dağıtmam gerekiyordu. Soğukkanlı bir şekilde, "haberde bir yanlışlık var baba, Tunceli'de tren yok ki" dedim. Hiç itiraz etmedi. Ferahlar gibi oldu. "Öyle duydum ama inşallah yalandır" demekle yetindi sadece.

Takvimlerin 30 Haziranı gösterdiği o akşam, "rahat sohbet edebilmek" bahanesiyle televizyondan uzak dursak da telefonu kullanmadan edemedim... Evet, maalesef haber doğruydu … Canlı bomba olarak kullanılan kadın terörist, bayrak töreni kıtasının ortasına atlamış ve yedi askerimiz şehit olmuş, yirmi dokuz askerimiz yaralanmıştı. Bizim ki, o üzüntü ve panikle töreni, tren olarak anladığı için bana da öyle aktarmıştı. Bu da gayet normaldi.

Normaldi çünkü o tarihte yetmişini devirmiş olan babamın sözlüğünde "tören" kelimesi yoktu. Merasim vardı ama tören yoktu. Bayrak merasimini, düğün merasimini, merasim bölüğünü çok görmüştü ama bayrak törenine, düğün törenine, tören kıtasına pek rastlamamıştı.

Aynı dili mi konuşuyoruz?

Tam da babamın dediği gibi oldu. Saklayan Allah sakladı. Bu günlere kadar geldim. Şimdi düşünüyordum da büyük bir kısmı aramızdan ayrılmış olan o insanlar hayatımıza hâkim olan bu günkü dili duysalar bizi ne kadar anlarlardı acaba? Ya da bizim anadil dediğimiz Türkçeyle, annelerimizin dili ne kadar benziyor birbirine?

Onların bindikleri trenler “tehir” yapardı; bizimkiler “rötar” yapıyor ne hikmetse… Onlar minibüsten “müsait” bir yerde inmeyi isterlerdi; biz “uygun” bir yerde… Onların bakkalları, kahvehaneleri, lokantaları vardı; bizim avmlerimiz, kafelerimiz, restoranlarımız… Onlar hayat mücadelesini, zor şartlar altında ve kıt imkânlarla devam ettirmişlerdi. Biz yaşam savaşını, konforlu koşullarda ve modern olanaklarla sürdürüyoruz. Onlar için dünya bir imtihan yeriydi; bizim için bir sınav merkezi…

Onlar yeni kabul edilmiş bir alfabeyi, yazıldığı gibi okumaya çalışmışlardı. Biz ilk günden öğrendiğimiz o alfabeyi unutma gayretindeyiz. Çünkü onların hayatlarında olmayan yığınlarca yabancı marka ya da firma adıyla kuşatılmış durumdayız. Üstelik o yabancı adların hiçbiri okunduğu gibi yazılmıyor. Yazıldığı gibi okuyanlara da müstehzi bir tonla bakmadan edemiyoruz.

Onların hastalıkları da bizimkinden başkaydı…  Onlar sara ya da verem olurlardı mesela… Biz epilepsi veya tüberküloz oluyoruz… Onlar nisaiye, bevliye mütehassıslarına muayene olurlardı; biz jinekologlara, ürologlara…

Onlar Adliyeye maznun veya şahit olarak çağrılırlardı; biz sanık veya tanık olarak… Farklı bir dilleri vardı adliyelerinin… Davadan feragat eder, sulh ya da müdahil olurlardı … Biz davadan vazgeçiyoruz, uzlaşıyoruz ya da katılan oluyoruz.

Onlar, interneti hiç tanımamışlardı ya da uzaktan izlemişlerdi; bizse büyük bir sanal dünya kurmuş durumdayız. Ve onların hiç bilmediği bir dille konuşuyoruz şimdi. Hem mekanik hem de içerik anlamında Türkçenin ağır yaralar aldığı internet diliyle yani…

Türkçenin yeni sınavı

Yakın geçmişteki yapısından hayli uzaklaşmış olan Türkçe şimdi de ticaret ve internet dili başta olmak üzere, bir bütün halde kendi genetiğinin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya…

Söylemek gerekir ki, bu durum Türkçenin başka dillerle olan ilk sınavı değildir. Yüzyıllar boyunca Arapça ve Farsçayla girdiği etkileşim sonucunda tanıştığı on binlerce kelimeden bir kısmını işleyerek kendi öz malı yapmış; terkipler başta olmak üzere bünyesine uymayan sözleri, istisnalar dışında hafızasına almamıştır. Avamın gösterdiği bu duyarlılığı havasın yazı dilinde gösterdiğini söylemekse mümkün değildir. Halktan kopuk üst düzey bir dilin doğmasına yol açan bu durum, Türkçeyi olumsuz şekilde etkilemiş; bir bilim ve sanat dili olarak gelişip yaygınlaşmasını engellemiştir. Sadeleştirme hareketlerinin ardından gelen öztürkçecilik ise dilde kısırlaşmanın başlangıcı olmuştur. Türkçeyi, yabancı kelimelerden arındırma adına yapılan bu çalışmalar sırasında zorlamalara gidilmiş; yüzyıllar boyunca işlenerek halkın diline yerleşmiş binlerce kelimenin tasfiyesi suretiyle, dilin tabi’ akışına ciddi şekilde zarar verilmiştir.

Oysaki tasfiye edilmek istenen o kelimeler, asırlar boyunca dilimizde ıslanıp Türkçe ahenk kazanmış; deyimlerle, türkülerle nesilden nesle geçip, öz malımız olmuştur. Yalnızca bir meramı dile getirme aracı değil, genlerimize işleyen bir inancın, bir fikrin, bir hissiyatın velhasıl hayatı algılama biçiminin dört başı mamur ifadesi olmuştur. Onun için, o kelimelere karşı çıkmak, defnettiğimiz babamızın mezar yerini unutmak değil, eve dönüp onun bıraktığı mirasın tamamını birden haraç mezat satmak olur. Öyledir, çünkü kültürün biricik hafızası dildir. Dilini kaybetmiş bir milletin hafızası, hafızasını kaybetmiş bir milletin kültürü, kültürünü kaybetmiş bir milletin şuuru olamaz.

Kuşkusuz, dil canlı bir varlıktır. Hiçbir canlı varlığın, doğumdan ölüme kadar yorgun hücrelerini yenileriyle değiştirmeden yaşamasının mümkün olmadığı gibi, dilin yapı taşları olan kelimeleri de belli bir dönemdeki sözlükle sınırlandırmak mümkün değildir. Toplumsal gelişmeler, bilimsel ilerlemeler yeni kelimelere her zaman ihtiyaç gösterir. Eskiden beri var olan bir kısım kelimelerse zaman içerisinde değerini kaybedebilir, anlamsızlaşabilir ya da anlam kaymasına uğrayabilir. Böylesi durumlarda dilin yeni kelimeler üreterek o boşlukları doldurması kaçınılmazdır. Bu manada, dil kurallarına ve ahengine uygun şekilde üretilen yeni kelimelerin, Türkçenin zenginleşmesine katkı sağladığı muhakkaktır. Ancak nasıl ki, yontularak, işlenerek, mimari bir yapıya yerleştirilmiş taşlar kendiliğinden eriyip, dökülmeden zorla sökülerek atılmazsa, işlenerek dil binamıza yerleştirilmiş kelimeler de çürümeden, dökülmeden zorla tasfiye edilmemelidir. Tıpkı bunun gibi ihtiyaç nedeniyle üretilecek kelimeler de bir medeniyeti ifade eden dil şehrinin genel dokusuna uygun olmalıdır.

Kötü niyetli bir kısım insanların dilimizi doğu kökenli yabancı kelimelerden kurtarma adı altında oluşturdukları bu sakil duruma, şimdi bir de batıdan aldığımız kelimeler eklenmiş bulunmaktadır. Elbette ki, medeniyetlerin etkileşim süresinde, bir dilin başka dillerden kelime alması da tabiidir… Zira kurdu kurt yapan hazmedilmiş kuzu etidir. Ancak hiçbir kurdun karnındaki kuzu seslerini duymadığımız gibi başka dillerden aldığımız kelimeler de cümlelerimizin arasında protez gibi durmamalıdır. İçselleştirdiğimiz doğu kökenli kelimelere yaptığımız gibi batıdan aldıklarımızı da, ya Türkçenin melodisine ve mimarisine uygun hale getirmeli ya da yerlerine Türkçe karşılıkları konulmalıdır.

Zira dilimizin bütün genleri birbiriyle uyumlu, yüzbinlerce hücreden oluşan sağlıklı bir vücuda kavuşması ancak bu yolla mümkündür. 

Dildeki bu yaranın tedavisi oradan geçer. 


Erzurum Şiiri