röportajları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportajları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2024 Pazartesi

Mehmet Taştan ile şiire dair söyleşi

 


Röportaj: Yener Ekinci

Bir gün agresif, birkaç saat sonra anlayışlı, diğer gün huysuz, akşamında sevecen ya da bir mevsim aşık, bir sonbahar kırılgan olabilir miyiz? Oluruz elbette… Hislerimizin ve ruh halimizin değişken özelliği doğamızda var ne de olsa… Hepimiz İnsanız çünkü… Sizi bilmem; ama ben hangi hislere bürünsem kendimi daha iyi anlamak amacıyla bir tercümana başvururum. O tercüman da kalemi güçlü bir şairden başkası olamaz. Takım tutar gibi şair tutmak, cumhuriyet dönemi edebiyat akımlarının vazgeçilmezlerindendi. Şimdilerde bu pek kalmadı; ancak geleneğin naçizane temsilcisi olarak şahsım, günümüz şairlerinden Mehmet Taştan’ı tutuyorum. Kendisini okuyucularımıza daha yakından tanıtmak ve edebiyat üzerine neler düşündüğünü öğrenmek üzere bir röportaj yaptık. Şiirsever herkesin ilgiyle okuyacağı bir sohbet çıktı ortaya… 

Edebiyat dünyasında, günümüzün en popüler şairleri arasında kalıcı bir yer edindiniz. Kendi pencerenizden sizi tanımakla sohbetimize başlayabilir miyiz? Nasıl biridir Mehmet Taştan?

1967’de Erzurum’da doğdum. Erzurum Lisesini bitirdim. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 30 yılı aşkın bir süredir Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmaktayım. Evliyim, üç çocuk babasıyım. Yayınlanmış üç şiir kitabım bulunmaktadır.

Mehmet Taştan nasıl biridir? Yaşadığı zamanı, yazdığı şiirlerle yeniden hayata dönüştürmeye çalışan biridir.

Kelimelerle yakın bir ilişkiniz olduğunu hayatınızın hangi döneminde keşfettiniz?

Yaşarken sıradan olduğunu sandığımız birçok şeyin, hayatımızda çok özel yeri olduğunu yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz. Benim için de öyle oldu. Kelimelere olan tutkumun çok erken yaşlarda başladığını, seneler sonra geriye doğru bakarak fark edebildim. Mesela, 5-6 yaşındayken, 23 Nisan törenlerinde tiyatral bir sunumunu izlediğim “Bu Vatan Kimin” adlı şiiri kısa bir süre içinde ezberlemiştim. O yıllardan itibaren, dinlediğim kısa şiirler kolayca aklımda kalırdı. Büyüklerimden ya da öğretmenlerimden duyduğum deyimlere, kelimelere dikkat kesilirdim; konuşurken onları kullanmaya çalışırdım. Yıllar geçse de bu huyum hiç değişmedi. Öğrendiğim yeni kelimeler söyleyeniyle birlikte aklımda kaldı. Okuduğum kitapların, tuttuğum defterlerin kenarlarına kelime yazma alışkanlığını öğrencilik yıllarında edindim.

Size göre, dileyen herkes şiir yazabilir mi yoksa bu sanat doğuştan gelen bir yetenek işi mi?

Deniz çocuğu olmak, çöl çocuğu olmak nasıl bir kaderse, şair olmak da kendine özgü coğrafya ve iklimle gelen bir kaderdir… Baudelaire’in fotoğraflarında, gözlerinden dışarı fışkıran tedirginlik, bohem şiirin nasıl bir kaderle yazıldığını gösterir. O kaderi yaşamadan da bir şeyler yazılabilir ama bunların ömrü yazanın ömrünü aşar mı ondan emin değilim. 

Sevda, doğa, yaşam vs… İlk şiirinizi hangi tema üzerinde kurgulamıştınız? Ve hangisiydi o şiir?

İlk şiir denememi 11-12 yaşında yapmıştım. Ama siz, şiir yazma çabasından değil de “ilk şiirden” söz ediyorsunuz. Bu manada ilk eserim “Alev Almak Üzere” adlı şiirdir. 18 yaşındayken yazmıştım. Gurup vaktini konu alan, ayrılık ve hüzün temalı bir şiirdir. Şiir, ‘yeni bir şair olarak sahneye ben çıkıyorum’ mesajını taşıyan şu beyitle bitiyordu:

“Aşka ömür verenler ufukta gark olurken
Bir şair, gonca gülden alev almak üzere” 

Şairlikte tema serüveninizi özetlemenizi istesek, ne dersiniz?

Gençlik yıllarında insan daha bir ideolojik oluyor. O yüzden yumruğunu sıkarak konuşuyor. Ağırlıklı olarak siyasi şiirler yazıyor. Zamanla şiirin bir ikna aracı olmadığını anlıyorsunuz ve yazdıklarınızın yetersiz kaldığını görüyorsunuz... Bu merhaleyi aşınca, evrenin merkezi olan insan çıkıyor karşınıza... Ve ait olduğunuz köklerden kanatlanarak insan merkezli şiirler yazıyorsunuz. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanın ortak duygu ve heyecanları şiirin tematik merkezini oluşturuyor. En azından benim için böyle oldu.

Sosyal medya platformları ve web sitelerde, bu zamana kadar olan paylaşımları incelediğimizde, onlarca şiirinizin toplamda bir milyonu aşkın okunduğu istatistiğine ulaşıyoruz. Şiirlerinizin geniş bir kitle tarafından okunması ve hatta okuyucunun içinde bulunduğu duygulara tercüman olması size neler hissettiriyor?

Evet, yaratılıştan gelen bir yetenek olmadan şiir yazmak mümkün değildir. Ancak, yetenek binanın yapılacağı arsa gibidir, tek başına bir anlam ifade etmez. Onun, yoğun bir bilgi ve emekle biçimlendirilmesi, eser verecek kıvama kavuşturulması gerekir. O süreçlerden geçerek ortaya koyduğunuz eserin, sanatın en büyük jürisi olan toplumda yankı bulması, bütün yorgunluğunuzu alıyor. Şiire harcadığınız zamanın boşa gitmediğini hissediyorsunuz. Hazırlanarak girdiğiniz zorlu bir sınavdan, yüksek bir puan aldığınızı öğrenmekten öte bir şey bu…

Şiirde geleneğin yeri nedir?

Tanpınar der ki, “bir edebiyat ve sanat ancak kendi ananesi içinde yenileşebilir.” Benim de kabul ettiğim bu görüş geleneğe yaslanmayı zorunlu kılar. Ama gelenekten beslenmekle, gelenekte kaybolmayı birbirinden ayırmak lazım. Çünkü şiir geçmişe değil, geleceğe yazılır. Hiç kimsenin yazdığı şiirleri, mezarında yatan dedesine okuma şansı yoktur. Onun için şiirimizin doğal muhatabı olan gelecek kuşakları etkileyecek metinler ortaya koyma düşünü görmeliyiz. Yazdıklarımızın bizimle birlikte mezara girmesini istemiyorsak bu bir zorunluluktur. 

Günümüz şairlerinin yaşadığı en büyük zorluklar nelerdir sizce?

Bütün güzel şiirlerin eski şairler tarafından yazılmış olması ve yenilere yok denecek kadar az bir alan kalmasıdır. Günümüz insanın şiire vakit ayırmasını engelleyen alanların çoğalması günümüz şairlerinin işini zorlaştıran bir başka olgudur.

Dıştan gelen bu olumsuzluklara bir de yenilerin, dilden ve hayattan kopuk olması eklenebilir. Hani Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta “tip arama insan çiz” diyor ya… Ne kadar isabetli bir telkin bu… Şeyh Galib’in ifadesiyle “alemin özü” olan insanı anlattığımızda çok güçlü bir bağ kuracağımız okura, Türkçenin inceliklerinden mahrum bir dille hayattan kopuk mektuplar gönderiyoruz. Bu da şiirin alıcısını azaltıyor.

İnternetin şiir üzerindeki etkisini nasıl buluyorsunuz?

Şiir üzerindeki yayıncı tekelini kırması bakımından müthiş bir imkân… İnternet sayesinde şiir yazan herkes, hiç kimsenin hamiliğine ihtiyaç duymadan ürünlerini meraklısına ulaştırabiliyor. Bu sayede insanlar, alıcı bulamadığı için zulada beklettiği ürünlerini gün yüzüne çıkarma fırsatı buldu.

Şiiri olabildiğince özgürleştiren ve çok sesliliğe imkân sağlayan bu gelişme çok iyi bir şey tabii… Ama bunun da şöyle bir mahsurlu tarafı var: Ürünler, kalite kontrolü yapılmadan, en azından kendi çevrelerindeki bir edebiyat öğretmenine ya da şiir konusunda yetkin birine test ettirilmeden yayınlanınca, internet dünyası büyük şiir çöplüğüne dönüştü. O çöplükte nitelikli çalışmaları arayıp bulmak da zorlaştı. Tesadüfen karışımıza çıkarsa ne âlâ… Yoksa kaybolup gidiyor. 

Bir eleştirmen gözüyle okuduğunuz şiirlerde nelere dikkat edersiniz?

Şiirin ana malzemesi kelimelerdir. Mimaride, taşların ustaca yontularak, çağları aşan bir yapıya dönüştürülmesi neyse şiirde de kelimelerin işlevi odur. Onun için sağlam bir Türkçeyle yazılmış mı, dilin mimarisine ve melodisine sadık kalınmış mı önce ona bakarım.

Lirik ve özgün bir söyleyiş var mı? Biçimle içerik birbiriyle uyumlu mu? Biri diğerine feda edilmiş mi? Bunlar üzerinde dururum.

Şiire yeni başlayanların önündeki en büyük tehlike başkasını taklittir; kıdemlilerin önündeki engelse kendini tekrar etmektir. Bu iki tuzaktan birine düşülmüş mü? Buna dikkat ederim.

Değişen şiir zevki karşısında silinip gitmek istemiyorsak, bütün yumurtaları tek sepete doldurmamalıyız. Biri değilse diğerinin beğenilip okunmasını sağlamak için biçim ve öz bakımından kendimizi sürekli yenilemeliyiz. Yunus’un, “Her dem taze doğarız bizden kim usanası” mısraındaki manayı önümüze hedef olarak koymalıyız. Şiirin böyle bir hülyası var mı, beni alıp götürüyor mu ona bakarım. 

Sanatdaşlarınız içerisinde geçmiş veya günümüzden hangi şairler ilginizi çekiyor? ‘’Bu konuyu çok güzel kelimelere dökmüş, kıskandım doğrusu’’ dediğiniz bir şiir veya şair oldu mu hiç?

Erken yaşlarda şair olmaya karar verdiğim için kendimi geliştirebilmek adına elime geçen her şiiri okudum. Özellikle, liseden sonra dünya görüşü ve içerik ayrımı yapmadan her şairi tanımaya çalıştım. Şiirimizi evrensel ölçekte zirveye taşımış, öncü isimlere ve avangart eserlere daha fazla zaman ayırmaya gayret ettim. Bu okumalar sırasında ilgimi daha çok çeken ve üzerinde yoğunlaştığım şairler oldu. Ama bu ilgi sabit kalmadı, zaman içinde şairi değil de şiiri esas alan bir değişkenlik gösterdi. Tabii o süreçte, “keşke bunu ben yazsaydım” dediğim şiirler ya da mısralar oldu. Örnek vermem gerekirse Mevlana’nın Etme şiiri, Fuzuli’nin, “Beni candan usandırdı” gazeli, Necip Fazıl’ın Kaldırımlar, Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, Cahit Sıtkı’nın Dalgın Ölü gıpta ile okuduğum şiirlerdir. 

Şiir yazmak, masaya oturup kâğıdı ve kalemi alarak birkaç saat çalışmayla üretilen bir şey mi? Eserlerinizi nasıl üretiyorsunuz? Ritüelleriniz var mı?

Onlarca yılın tecrübesiyle söylüyorum ki, şiir yazmak için kâğıdı kalemi alıp masa başına oturmak, işporta malı bir şey üretmek için sağlam bir yöntemdir. Ama böylesi ürünlerin ömrü birkaç günü geçmiyor. Çünkü birkaç gün sonraki okumalarımda, bunları okurun huzuruna çıkarmaya değer bulmadığım için yok ediyorum.

Şiir yazarken odamda hep yalnızımdır. Yanımda kimseler olmaz. Gündüz de şiir yazdığım olmuştur ama ağırlıklı olarak gececiyimdir ve bir fon müziği bana genellikle eşlik eder.

Bir şiir ne zaman var olur? Sanat dünyasına ne zaman girer?

Biyolojik anlamda, şairinin son noktayı koyup, ‘yeni bir şiir yazdım’ dediği andan itibaren o ürün vardır. Ama yaşanan her şeyi öğütmek gibi kötü bir huyu olan zamanın elinden kurtulmuş bir şiirden söz ediyorsak, yazılan şeyin şairinin dışındaki kişiler bakımından da bir değer ifade etmesi, onların gönüllerinde karşılık bulması gerekir.

Bu açından baktığımızda, bir şiir, yazanın dışındaki insanların duygu ve düşüncelerine tercüman olabildiği ölçüde vardır. Bir genç kızın günlüğünde, sevgiliye gönderilen bir mektupta, gece karanlığında sahilde tek başına yürüyen bir adamın terennümünde, bir hatibin ya da bir imamın söylevinde can bulur. 

Çoğu şair, işledikleri konular üzerinden unvan aldılar. ‘Vatan şairi’, ‘Kaldırım şairi’, ‘Aşk şiirlerinin unutulmaz şairi’ gibi… Bir şiir sever olarak, bir şairin yeteneğini sınırlayan yakıştırmalar olarak kabul ediyorum bunları. Bir fincan kahveye de şiir yazılabilir ve bu şiiri yazan ‘kahve şairi’ olarak lanse edilmemeli. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İsmimizi anne-babamız, unvanımızı ise toplum koyar… İster yüceltme ister aşağılama amacıyla yapılsın fark etmez, toplum tarafından kabul görmeyen unvanlar, bir kişiye yapışmaz. Kısa bir süre içinde silinir gider. Ama bir şair ya da yazarın baskın özelliği veya öne çıkmış eseriyle anılması, toplumsal hafızadaki yerini billurlaştırır. Örneğin vatan şairi deyince Namık Kemal’i, kaldırımlar şairi deyince Necip Fazıl’ı, Tutunamayanlar’ın yazarı deyince Oğuz Atay’ı hatırlarız. Böylece o unvanlar, eserden sahibine, sahibinden esere doğru giden çift yönlü bir hatırlatma işlevi görür. Onun için sınırlayıcı bir görüntü verseler bile bundan çekinmemek gerekir.  

Şairlerle filozoflar arasında yakınlık olduğunu söyleyenler vardır. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?

Kadim zamanlarda, içinden çıktıkları toplumları etkileme ve temsil güçleri itibariyle ikisi arasında yakınlık ve benzerlikten söz etmek mümkün... Ancak onlar iki farklı kutup gibidir. Hakikat şairin kalbine, filozofun aklına doğarmış. O yüzden biri sezgiseldir, öbürü rasyonel… Şiir telkin eder, felsefe ikna… Belagatin kaynağında şiir vardır, bilimin kaynağında felsefe… Şiir kendisinden doğan birçok söz sanatına analık yapmıştır, felsefe birçok bilim dalına… Bütün bunların üstüne şunu da söylemeliyim ki, birbirine paralel akan bu iki nehir arasında şöyle de bir su kavuşumu vardır. Bilgiden beslenmeyen sezgi, idare lambası gibi fersiz olur; sezgiden beslenmeyen bilgi ise soğuk ve ürkütücü… O yüzden, devletinden şairleri kovmaya çalışan Platon, mağara metaforunda şiir vadisine dalmıştır. Nietzsche ve Freud’un şairlere gösterdikleri yüksek saygı da bu yakınlığa işaret eder. 

Son olarak, Z kuşağı tabir edilen gençlerin şiirlerle pek arası olmadığını görüyoruz. Genelde rap şarkılarda yer alan argo ve küfür içerikli sözlerle kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Bu gençlerin, şiirlerdeki asaleti fark etmeleri için sizce neler yapılması gerekir?

Toplumsal hayatı ilgilendiren her yenilik, beraberinde büyük değişimleri getiriyor. Ancak o değişimler birdenbire olmadığı için sancılı geçiş dönemleri yaşanıyor.  Gelenekselle yeni olan arasındaki anlaşmazlık ve belirsizlik bir süre devam ediyor. İnternet çağının çocukları olan Z kuşağı da bu geçiş döneminde var oldu. Sahneye çıktıkları dönem itibariyle geleneksel olan birçok şey onların gözüne yabancı göründü. Kalın kalın kitaplar okumak, satın alacağı ürünü çarşıda aramak, geleneksel değerleri sorgulamadan kabul etmek onlara göre değildi. Yaşama biçiminden eğlence alışkanlıklarına kadar yeni olan bu kuşağın, hayatı anne ve babaları gibi yaşamayacakları açık. Ancak bu değişimin, şiiri ve sanatı hepten rafa kaldıracağını düşünmüyorum. Tamam, o neslin mesneviler ve kasideler okuyacak kadar şiire uzun vakit ayırmalarını beklemiyorum. Ama zihin ve gönül dünyalarına ışık tutacak draje şiirler hep var olacaktır. Burada biz şairlere düşen görev de onlara hitap edecek özgün ve insan merkezli kısa eserler sunabilmektir. Bunu başardığımız takdirde bizden sonra da birilerinin kapağımızı açacağını sanıyorum.

https://bolgegazetesi.com.tr/mehmet-tastan-ile-siire-dair-soylesi/  

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Savcılar da duygusaldır


Roportaj: Mesut Hasan Benli

Hakim ve savcılar genelde devletin soğuk yüzü olarak bilinir. Ancak, Ankara Adliyesinde görev yapan deneyimli Cumhuriyet Savcısı Mehmet Taştan farklı bir özelliğiyle dikkat çekiyor. Taştan, savcılık mesleğinin yanı sıra "şair kimliği" ile tanınıyor; akademik çevrelerde ve edebiyat dergilerinde bu sıfatla adından söz ettiriyor. Kısa bir süre önce, "Bu Kapıdan" adlı üçüncü şiir kitabı çıktı. Taştan'a bir savcıyla aynı bedende yaşayan şairi sorduk. Sanıldığının aksine "Savcılar da duygusaldır" diyen Taştan'la şiiri konuştuk.

Savcılar genelde sert mizaçlı, ısrarla "kanun" diyen insanlar olarak bilinir; şairler ise duygusal... Bu iki sıfatı birlikte nasıl taşıyorsunuz?
Aslına bakarsanız her ikisinin de bir takım şekli kuralları vardır. Bu birinde mevzuattır, diğerinde sanatsal unsurlar... Eğer kurallar tek başına bu iki işi yapmaya yetseydi, bütün bilgiler, gelişmiş bilgisayarlara yüklenir, mükemmel sonuçlar vermesi beklenirdi. Ama bu yapılmıyor? Niye? Çünkü her ikisinde de insan gerçeğine inmek gerekiyor. Onun için rahatlıkla denebilir ki, savcılar da duygusaldır ve de öyle olmalıdır. Eğer duygu boyutunu yok sayarak bu işi yaparsanız, günün birinde o meşhur piyesteki "reis bey" gibi, haksız yere mahkum ettirdiğiniz kişiye, "dünyada suçu bağışlanmadık insan kalmaması için beni affedin" demek zorunda kalabilirsiniz. Böyle bir yanılgıya düşmemek için, empati yoluyla olayın taraflarını anlamaya çalışırsınız. Bunu yaparsınız ama duygusallığa teslim olmaya hakkınız yoktur.

EMPATİYİ BİR YERDE BLOKE EDİYORSUNUZ 

Çünkü teslim olmaya kalktığınızda da en ağır suçu işleyen kişinin arkasında da masum bir eş, masum bir çocuk, masum bir anne olduğunu görürsünüz. Onu gördüğünüz de belki işinizi doğru yapma noktasında bir tereddüte düşebilirsiniz. Dolasıyla işinizi yaparken zaafiyete düşmeme adına o empatiyi belirli bir yerde durdurmak, bloke etmek zorundasınız. Ama doğru sonuca varmak için, dile dökülmeyen o sessizliği mutlaka okumak gerekir.

Savcı ve şairliğin sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Onlar iki yanımdan akan iki nehir gibidir. İkisi de insana akar. İkisinin de dayanılmaz bir cazibesi vardır. Biri dış dünyaya yansıyanın, diğeri görünmeyenin peşinden gider. Birinde kamu vicdanını tatmin edecek sonuca varmak için çırpınırsınız; diğerinde okuyucunun gönlünde yer tutacak bir şiiri yazmak için... Ben o iki nehri de çok seviyorum. Biri dersimse, diğeri benim teneffüs alanımdır ya da kendimi gerçekleştirme alanım... Şunu da söylemeliyim ki, öldükten sonra bu dünyada var olmaya devam edeceksem, bunun savcı kimliğimle değil de, şair kimliğimle olacağını sanıyorum.

Biri diğerini etkiliyor mu?
Kesinlikle... Şiir, iyi bir kültürel arkaplan, dil hakimiyeti ve gramer vukufiyeti gerektiriyor. Şiir için edindiğim bu birikimi, mesleki faliyetimde kullanıyorum. Savcılık, önyargılardan uzaklaşmayı, insana insan olarak bakmayı gerektiriyor; şiirimi de bu evrensel bakış açısıyla şekillendirmeye çalışıyorum.

YENİ BİR KİTAP OKUMANIN HEYECANINI VERİYOR

Şair kimliğinizle ile hukukçu kimliğinizin buluştuğu zamanlar olur mu ?

Bazen olur. Bundan on yıl önce, Adana Cezaevinde, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir program yapılmıştı. Şairlik yönümü bilen personelim benden, o gece için bir şiir istemişti. "Hangi yasak meyveye uzandı ki ellerin / Gözlerin pınar gibi birden boşaldı kadın" mısralarıyla başlayan mahkum kadın temalı şiir böyle doğmuş; epeyce de olumlu yankı bulmuştu.

Hakim-savcıların genel anlamda şiire edebiyata ilgisi nasıldır?
Çok yoğun bir tempoda çalıştıkları için başka alanlara, bu bağlamda şiire ve edebiyata düzenli şekilde zaman ayıranların sayısının çok fazla olduğunu söyleyemem. Ama çoğunun yanında şiir bahsi açıldığında, yüz kaslarının gevşediğini, o duyguyla hemhal olduklarını görüyorsunuz. Bu Adalet Akademisinde böyle, seminerlerde böyle, hukukçu platformlarında böyle...

Yeni kitabınızı birkaç cümleyle anlatmanızı istesek?
Otuz yıllık bir şiir serüvenin hulasası.. Gelenekten izler taşıyor ama başkasının izinden gidenlerin kendi ayak izlerini bırakamayacağının da farkında... Okuyucusuna "bir gün bir kitap okudum hayatım değişti" dedirtecek çapta değil, ama yeni bir kitap okumanın heyecanını verecek türde...

Şiir okuyucusunun az olması şair olarak sizde karamsarlığa yol açıyor mu?
Pazar yeri kalabalık olur ama herkes aldığını bir iki gün içinde, hadi bilemedin bir hafta içinde tüketir. Antika dükkanları ise sakin olur; çoğu insan yerini bile bilmez. Oradan bir şey alanlar da, tüketmek için değil, hayatlarına katmak için götürürler evlerine.. Şiir de böyle bir şeydir işte... Müşterisi az ama özeldir... 

http://www.hurriyet.com.tr/savcilar-da-duygusaldir-40136778

2 Ağustos 2013 Cuma

Şiir bumerang gibidir (*)


Röportaj: Gökan Pirinççi

Yeni kitab
ınız “Yağmur Islıyor Beni” adıyla çıktı. Bu ad nasıl doğdu?

Aslında epey zamandan beri, bir yandan şiir yazarken, öbür yandan “kitabın adı ne olabilir” diye düşünüyordum. Bu süreçte, kafamda birkaç isim belirdi. Ama bir süre sonra o isimlerin bende, ilk duyuştaki etkiyi bırakmadıklarını fark ettim. “Yağmur ıslıyor beni” adını düşünmeye başladığımda, bu da diğerleri gibi bir süre sonra sıradanlaşacak mı diye bekledim. Öyle olmadığını, geçen zamana rağmen tazeliğini koruduğunu görünce de, bu isimde karar kıldım. Ve böylece kitabın adı: “Yağmur Islıyor Beni” oldu.

Kitabınızı henüz okumamış olanlar için nasıl tanımlarsınız?
Berikan Yayınevi'nden çıkan kitap 120 sayfa. İçinde 74 şiir var. Ağırlık hece şiiri. Sadece yedisi serbest. Şiirlerimde insanın içindeki dünyayı, dünyanın içindeki insanı anlatmaya çalıştım. Ve kaşıktaki iki damla yağı dökmeden mutluluk gizinin izini sürdüm.

Fizan, Babil, Bedesten gibi birçok şiirinizde lirik bir üslup, zengin bir içerik var. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? O tür şiirleri yazmak için ön hazırlık yapıyor musunuz?
Kendimi geliştirmek ve kaliteli ürünler verebilmek adına devamlı okurum ama belli bir konuda şiir yazmaya karar verip, hazırlandığım hiç olmadı. Tabii belli bir dönem yoğunlaştığım konularda şiirsel duyuşlar hissetmeye başlayınca oturup o konuda şiir yazarım. O olur. Ama önce karar, sonra şiir olmaz. Zaten içselleştirilmemiş bir bilginin şiire dönüşebileceğine de pek ihtimal vermem. Ama şiir şekillendikten sonra, içinde tereddüde düştüğüm bir bilgi varsa, emin olmak için mutlaka test ederim.

Kitabınızın ağırlıklı konularından biri aşk. Sizce aşk nedir?
Bütün mesafelere anlam kazandıran Greenwech’in yerine sevgiliyi koyup, O’na doğru yürümektir. Her şeyde O’nu görmek, hayatı onun bakışlarında yaşamaktır. Belki buna, kendinden uzaklaşıp, onda kaybolmakta diyebilirsiniz. Ama ben tersini söylüyorum. Çünkü kayboluş denilen şey, aslında yeniden var oluştur. İnsanın, sevgilide kendisini gerçekleştirmesidir. Aşkın çeşidi ilahi olmuş, beşeri olmuş fark etmiyor. Goethe’nin dediği gibi aşk terbiye ediyor insanı.

Şiirlerinizde zaman kavramı önemli bir yer tutuyor? Zamanla niçin bu kadar ilgilisiniz?
Safiye Sultan’a atfedilen bir söz vardır. Der ki, “tek sana sözüm geçmez cellâdımsın ey zaman.” Gerçekten öyle… Hep o bize hükmeder. Sevinçli anlarımızda durdurmak istediğimiz zaman, bir yakınımızı kaybettiğimizde, şok acılar yaşadığımızda içinden çıkmak için çırpındığımız bir kâbus olur. Öylesi zamanlarda peygamberlere özgü şeyler gelir aklımıza. Mucize yani… Bir mancınığa konup yaşadığımız zamanın dışına fırlatılmak isteriz... Olmaz tabii… Geriye tek şey kalır, zamanın geçmesini, acıların mayışmasını beklemek. İşte, zamanın bu gücü çekiyor beni. O yüzden giriyor şiirlerime…

Türkçeyi çok iyi kullandığınız, sizi okuyan herkesin kabul ettiği bir gerçek. Peki, bunun sırrı nedir? Nasıl bir dille yazıyorsunuz, bir kelimeyi şiirinizde kullanıp kullanmama ölçünüz nedir? Yeni sözcüklere bakışınız nasıldır?
Şiir yazarken şu dili kullanayım, bu dili kullanayım diye bir ayrıma gitmiyorum. Bir şiirin rüyasını hangi dille görmüşsem o dille yazıyorum. Sadece terkiplerden ve telaffuzu zor olan ya da şiirsel olmayan kelimelerden kaçınıyorum. Dilin tabii akışı içinde değişip yenilenen kelimelere de bir itirazım yok. Hatta bu değişim zoraki bile olsa, üretilen yeni kelime arızasız ve ahenkliyse, ona da evet. Ama kökeni ne olursa olsun, milletin diliyle ıslanıp yeniden şekillenmiş, böylece bizim olmuş, insanımızın çağlar üstü hafızasıyla kalitesi test edilmiş kelimelere, sırt dönmeye de gönlüm razı değil. Üstelik şair olarak Türkçeye karşı bir sorumluluğum da var benim. Hem şarkılarımıza, deyimlerimize yerleşmiş kelimeleri nasıl atarız? Şarkıdaki “bir ihtimal daha var” mısraını “bir olasılık daha var” diye değiştirmek mümkün mü? “Endamının hayalini gözlerimden silemem” mısraını imha etmeye gönlünüz razı olabilir mi? Selimiye’yi, Aspendos’u, Sümela Manastırını çağımıza ait değil diye yıkmak gibi bir şey bu…

Şarkı ve türkülerin de birer güftesi olduğunu düşünerek sorarsak, bir duyguyu ya da bir sevgiyi ifade etmenin en iyi yolu şiir midir?
Şair kimliğimle, bu soruya kolayca evet derim ama bu cevap objektif olmaz. Çünkü hissettiklerimizi estetik kılarak dışa vurmaktan söz ediyorsak, o zaman şunu söylemeliyiz ki, önemli olan o duyguyu ifade etmek için aracı kıldığımız sanatın türü değil, sanatçının ufkudur. Zira sanatın başka dallarında da, sevgiliye adanmış muhteşem eserler verildiğini görebiliyoruz.

Örnek vermenizi istesek?
Örnek... Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Üstat Kalesi” dâhiyane bir şeydir… Mimar Sinan’ın, Mihrimah Sultan için yaptığı camiler hakeza… Ki bunu biraz açmak istiyorum: Sinan, Sultan’a âşık olur. Kehlesi yok diye mi bilmiyorum ama alamaz O’nu. Unutamaz da. Tutar, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan camiini inşa eder. Bu camii, etek giymiş kadın gibidir. Gel zaman, git zaman Sultan yaşlanır ama Mimar’ın gönlünde hep genç kalır. Üstelik aşk gözünü öylesine kör etmiştir ki, bu defa padişahtan izin bile almaz; bu kez Edirnekapı’da, Mihrimah Sultanın adına ikinci camiyi yapar. Camilerin tek özelliği sevgilinin adını taşıması değildir elbet… Konumlarını öyle bir ayarlar ki, Mihrimah Sultan’ın her doğum gününde, Edirnekapı’daki camiin minaresinde güneş batarken, Üsküdar’daki çift minarenin ortasından ay doğuyor. Bilirsiniz, Mihrimah, güneş ve ay demektir. Kıyamete kadar sürecek bir tablo bu. Zannımca bu tablonun bize söylediği başka şeyler de var. Ama şimdi onlara girmeyeyim. Sadece şunu söyleyeyim. Kendisi için ihtişamlı bir türbe yapmaya muktedir olan O Koca Sinan ölünce de, vasiyeti üzerine sevgilisinin yattığı Süleymaniye haziresine yakın bir yere gömülür. Bu ne aşk! Bu ne ihtişam!

Gerçekten öyle… Sizin poetikası olan bir şair olduğunuzu biliyoruz. Şiiri his ve ahenk olarak mı görüyorsunuz yoksa bir kısım şairlerin yaptığı gibi ona belli bir misyon yada fonksiyon yüklüyor musunuz?
Tamam, “melali anlamayan nesle aşina değiliz” mısraına hiçbir itirazım yok. Her gerçek şairin, bu kıvamda şiirleri olmalıdır elbette. Nedim’in, “Dâim arayan bulsa civanım seni bende / Bir gonca gül olsan da senin gülşenin olsam” ya da Yahya Kemal’in “Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene / Biz sen de olmasak bile sen bizdesin yine,” mısralarına kim ne diyebilir ki… Valery’nin “asıl sanat eserinin, kendi varlığından başka bir gayesi yoktur” sözü de kulağa çok hoş geliyor. Ama denir ki “vizyon abartılırsa illüzyon olur.”
Akif’in, Çanakkale şehitleri için yazdığı o muhteşem eseri çekerseniz, o destanın aşk boyutu anlaşılmaz. Ya da Muhibbi’nin, Ziya Paşa’nın mısraları ezberimizin bir parçası olmuşsa, hüküm ve hikemiliği şiirden çıkarıp atamayız. Atmamalıyız da. Yani şiir, insanın içindeki dünyaya hitap ettiği gibi, dışındaki dünyaya da hitap edebilmeli, sosyal meseleler karşısında da bir duruşu olmalıdır. İstiklal marşının kurtuluş harbinde yaptığı gibi belli bir sosyal fonksiyon üstlenebilmelidir. Şiirin böyle bir görevi ve işlevi vardır. Ancak belli bir ideolojinin emrine girmemeli, slogana dönüşmemelidir. Yani şiir fişek gibi olmalı yakmalı okuyanı ama kurşun asker olamamalıdır.

O zaman şöyle soralım, konu ve şekil bakımında şiire bakışınız nasıldır?
Dante’nin dediği gibi “insanım, insanla ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir.” Dünyanın merkezi insandır ve “her insan bir dünyadır.” Şair, nazarını her iki dünyaya çevirebilmeli, duygusal ve sosyal varlık olarak insanı, onu kuşatan süje ve objeleri duyarlı bir bakışla şiire dönüştürebilmelidir. Bunu yaparken bazen gördüğü ihtişam onu esir alacaktır; bazen onun bakışları, maruz kalanı muhteşem kılacaktır. Yani çirkin ve saçma olmayan her şey şiirin konusu olabilir. Şiirin hangi tarz ve formda yazılacağı meselesine gelince, geçmişin hafızası geleceğin sırrıdır. Şair kendi geleceğini ancak şiir kültürünün ortak hafızasından beslenerek kurabilir. Şiir akımlarının ortaya koyduğu birikimlerden, vezinlerden, edebi sanatlardan yararlanabilir. Yeter ki, o konu ve tarz çeşitliliğinde dolaşan şairin özgün üslubu fark edilebilsin. Ancak geçmişi anlamakla, geçmişe takılıp kalmak arasındaki farkı da doğru okumak gerekir. Bu manada şiirimi, klasik tasnifler içinde bir yere oturtmayı, belli bir biçim ya da konuya hapsetmeyi kabul edilebilir bulmuyorum. Bu kalıpları aşıp, yakınla uzağı, hal ile hayali, geçmişle geleceği, fert ile toplumu tutarlı bir bütünlük içinde şiire dönüştürmeye çalışıyorum.

Şairi için, kendi şiiri ne anlam ifade eder?
Bumerang gibidir. Önce şairini vurur.

(*) Bu röportaj Olur Dergisinin Nisan 2010 sayısında yayınlanmıştır.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Şiir yalnızlığı sever (*)


Röportaj: Yener Ekinci

Mehmet Taştan, şair kimliğiyle üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiren günümüzün en güçlü şairlerinden biri. Kelimeleri sanki sihirliymiş gibi o kadar ustalıkla kullanıyor ki ortaya çıkan eserler O’na ‘kelime büyücüsü’ anlamını yüklüyor. Onun sanatını, bakış açısını ve düşüncelerini birçok insan gibi biz de merak edip sorduk. Bütün sorularımıza içtenlik ve samimiyetle cevap verdi.

Sayın Taştan, edebiyata nasıl başladınız, ilk ilgi sizde ne zaman ve nasıl uyandı?
İlkokul beşinci sınıf öğrenciydim. Aile çevresinden birinin yazmış olduğu bir şiir benim de bulunduğum bir ortamda okunmuş; dinleyicilerin genel beğenisini toplamıştı. Bu durum bende şiir yazma arzusunu doğurdu. O şiirden yola çıkarak ölüm üzerine yazdım ilk şiirimi… Bir zaman sonra imha ettiğim o şiir denemesi hayal meyal hatırladığım kadarıyla etkilendiğim metnin açık izlerini taşıyordu.

Daha sonra nadiren şiir denemesi yapsam da genel olarak öyküye yöneldim. Birbiri ardınca öykü denemeleri yazmaya ve mahalli basında yayınlamaya başladım.

Peki, şiirde ne zaman karar kıldınız?
16–17 yaşında… Ben lise sondayken Erzurum ili genelinde açılan liseler arası “Çanakkale Zaferi” konulu şiir yarışmasında birinci seçilmem, bundan üç yıl sonra da Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde düzenlenen “tabiat” konulu şiir yarışmasında birinci gelmem beni bir daha kopmayacak şekilde şiire bağladı. 20 yaşındayken yayımlanan İnsan Boşluğu adlı ilk şiir kitabım, şiire ilgimi zamana karşı dayanıklı kıldı.

Yayınlanan ilk yazınız ve bundan duyduğunuz haz? 
Lise birinci sınıfta Peyami Safa’nın romanlarına fena halde sardırmıştım. Öyle ki Erzurum’un namına yakışır o soğuk kış gecelerinin birinde, yatağa gömülüp Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okurken, “ameliyat edilecek çocuk ben miyim” diye bacağımı kontrol ettiğimi, sonra da yaptığım işe güldüğümü hatırlıyorum. İşte o psikolojik romanları böylesine içselleştirerek okumanın verdiği tesirle, bir üniversite öğrencisinin bunalımlarını konu alan “Gece” adlı bir öykü yazdım. Yayınlanması için de götürüp Gez Mahallesinde bulunan Hürsöz adlı mahalli gazeteye verdim. 

Ertesi sabah gazetenin matbaasına erkenden gidip, o günkü nüshada, öyküyü ve ismimi görünce bir hoş oldum. Gazeteyi kaptığım gibi çıktım. Hızlı adımlarla, okula doğru yürümeye başladım. Gurur ve neşe içindeydim. Yolda giderken birilerinin beni durdurup “öykünü okudum çok güzeldi” demesini kurdum. Asla gerçekleşmeyen bu hayal okula girinceye kadar sürdü. 

Üç veya dördüncü derse kadar bekledim ama sınıftan da hiç kimsenin -o güne kadar benim de okumadığım- gazeteyle ilgilenmediğini esefle fark ettim. Sıra arkadaşım görsün diye o sayfayı açarak öyküyü okuyormuş gibi yaptım. Ama nafile ya görmedi ya da görmezlikten geldi. 

O gün beni dışarıdan kimse kutlamamıştı ama şimdilerde gülerek hatırladığım yayınlanan ilkyazımın anısı oluvermişti. 

Tabii bunu anlatınca, o yaştaki çocukların ilk ürünlerini gazetesinde yayınlayarak onları cesaretlendiren, geleceğe kanatlandıran Hürsöz’ün babacan patronu Ahmet Polat’ı rahmet ve minnetle yad etmeliyim. Orası yalnız bir gazete değil, yazma sevdalılarının uçma temrinleri yaptığı bir mektepti aynı zamanda...

Bizim eskilerden (divan edebiyatı) okuyup sevdikleriniz?
Eliot’un dediği gibi “şair geçmişin ruhunu mutlaka bilmeli ve geliştirmelidir.” Yani, farklı ve özgün bir şey ortaya koyabilmek için eskinin ne olduğunu bilmek gerekir. Ben de bu anlayışla köklü şiir geleneğimizden erken yaşlardan beri istifade ederim. Sembolleriyle, tasvirleriyle, aruz vezniyle, kafiye yapısıyla ses uyumu ve ses tekrarlarıyla muhteşem bir armoni oluşturan divan şiirimizle bağımı hep canlı tutarım.  Bu bağlamda, divan şiirinin duayenlerini ve Tanzimat sonrasında ismi öne çıkmış şairlerini daha çok beğenip, tekrar ettiğimi söyleyebilirim. 

Genç kuşağın en kuvvetli şair ve yazarları kimlerdir? 
Şairin en büyük sınavı zamana karşı dayanıklılık testidir. O testten başarıyla çıkıldığını söyleyebilmek için, değişik mevsimlerden tükenmeden geçilmesi gerekir. Örneğin bizim çocukluğumuzda, ideolojik duruşların ya da tarafgir yaklaşımların öne çıkardığı bazı isimler vardı. O isimler daha ölmeden şiirleri piyasadan çekildi. Onun için oyun devam ederken sonuca ilişkin değerlendirme yapmak isabetli olmayabilir. Zamanı geldiğinde, alınacaklarla atılacakları büyük jüri, yani halk belirleyecektir. Geçmişin büyük değerlerini seçip bugüne getiren de onların gönül dünyalarıdır.

Ben bir okur sıfatıyla sadece şunu diyebilirim ki, kaliteyi tadabilme adına şiir okurken kimin yazdığından ziyade ne yazdığına bakarım. Bazen ünlü bir şairin beğenmediğim şiirleriyle karşılaşabildiğim gibi, tanınmamış bir şairin beni çok etkileyen bir şiir ya da mısraıyla karşılaştığım da olmuştur. “Yürek yanınca titrer, gül üşüyünce” mısraı böyledir mesela… 

Bende özel bir yeri var dediğiniz bir şiir ya da şair var mı?
Sekiz asır önce yazılmış olmasına rağmen, yeni yazılmışçasına tazeliğini koruyan, her okuyanda başka bir iz bırakan Mevlana’nın “Etme” adlı şiiri birçok şiir sever gibi benim için de özeldir. Beğendiğim şairler vardır ama “idolleştirdiğim” şair yoktur.  

Şimdiki dil akımını nasıl buluyorsunuz?
Şiirde kullanılan kelimeler anlamında aşırı örneklerle karşılaştığımı söyleyemem. Hangi kesimden olursa olsun şairlerimiz genellikle günümüz insanının anlayabileceği bir kelime kadrosuyla yazmaktadır. Tabii bir şiirde her okuyucunun anlamayacağı türden birkaç kelime veya sembolün kullanılmasını da normal, hatta öğreticilik adına gerekli görüyorum. Buna karşılık dilin mimari ve melodisine sadakat noktasında aynı titizliğin gösterildiğini söyleyemem. Derin ya da özgün görünmek için dilde sıkça zorlamalara gidildiğini, bunun da dile zarar verdiğini söylemeliyim.  

Şiirlerinizi nasıl yazarsınız?
Günlük faaliyetlerimi ifa ederken şiirsel duyuşlar hissederim. O duyuşlar insicam halinde hafızamda şekillenir. Bir veya birkaç mısra olur. Onları şiire dönüştürmek için yalnız kalmayı beklerim. Çünkü şiir yalnızlığı sever. Odama kapanınca, bilgisayarın başına geçer ve yazmaya başlarım. O sırada vakit genellikle gecedir ve “Türkçe Sözlüğüm” mutlaka yanımdadır. Şiir bittikten sonra ihtiyaç duyuyorsam sözlükle dil testi yaparım. Ardından acaba o şiiri yalnızca o an ki ruh haliyle mi beğendim, yoksa duygu değişimine uğradığımda da hoşuma gidecek mi diye, tıpkı içine maya çalınan süt gibi dinlenmeye koyarım. Birkaç gün geçtikten sonra bu ürün hala hoşuma gidiyorsa birikimine güvendiğim bir iki kişinin değerlendirmesine sunarım. Bu badireler de aşıldıysa, artık o şiir benim içim vardır.

Konu arar mısınız ve sırf yazmak isteğiyle masa başına hazırlıksız oturduğunuz olur mu?
Şiir yazmak için çarşıda ürün arar gibi konu aramam ama kapımdan içeri giren konuyu iyi ağırlamaya çalışırım.

Özelikle şiir yazmak isteğiyle, o ruh atmosferini yakalamadan masa başına oturmuşsam şiir yerine işporta malı üretip masadan başarısızlıkla kalkmışımdır. Kısa bir süre sonra da o ürünü imha etmişimdir. 

En çok hangi yazarları okudunuz? Hangisinin etkisinde kaldınız?
Yaklaşık 25 yıldır okurum. Işığı bizim kültür coğrafyamıza vuran başat isimlerin en az birer kitabını okuduğumu düşünüyorum. Fuzuli’nin dediği gibi ilimsiz şiiri, temelsiz duvar gibi değersiz buluyorum. Kültürel arka planı olmayan şairliği tohum atılmayan bir tarladan ürün beklemek olarak görüyorum. Onun için “okumayı” hayatımın vazgeçilmezleri arasında sayıyorum. Diğer alanları bir tarafa bırakıp sorunuzu şiir ve roman ekseninde ele alırsak, okuduğum yerli şiir sayısı tercüme şiir sayısından, yabancı roman sayısı da yerli roman sayısından çok çok fazladır.

İlk şiirlerimde Necip Fazıl, Faruk Nafiz ve Sezai Karakoç’un tesirinde kaldığımı düşünüyorum.

İlk şiirlerinizle şimdikiler arasında ne gibi bir ayrılık görüyorsunuz; edebiyat anlayışınız zamanla ne gibi değişikliklere uğradı?
1987’de “İnsan Boşluğu” adlı kitabın yayımlanması şiirim için bir dönüm noktası oldu. Sıçrama yapabilmek için şiiri daha kapsamlı şekilde ele almaya başladım. Şiirimin arka bahçesini oluşturan kültürel zenginlik adına şiir dışı alanlarda da bolca okudum. Dil, tarih, coğrafya, din, sosyoloji hatta mitoloji konularında kendimi geliştirdim. Batı resim sanatı ve onun izdüşümü olan doğu sanatları üzerine yoğunlaştım. Atasözleri, deyimler, türküler ve şarkılar üzerinde itinalı bir şekilde durdum.

Bu süreçle oluşan ufuk genişlemesi, kelime zenginliği, konu çeşitliliği tabii olarak daha donanımlı ve kaliteli ürünler doğmasına yol açtı.

Yani emek verdim şiire. Edgar Allan Poe diyor ya “Şiirin yüzde biri ilham gerisi çalışmaktır” diye. Eski şiirim ile yeni arasındaki fark budur. 

Edebiyatımızın gelişimi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Edebiyatçının hammaddesi kelimedir. Sözlüklerimizdeki kelime sayısı ne kadarsa hammaddemiz o kadar demektir. Gelişmiş batı dillerinde 300 bin kelimelik sözlüklerden söz edilirken, bizde bu sayı 60–70 binde kalmaktadır. Bu nedenle öncelikle değişik lehçeler taranarak ortak ve kapsamlı bir Türkçe sözlük hazırlanabilir.

Atasözlerimizin, deyimlerimizin kullanımına özel önem verilebilir. Kendi klasiklerimizin öğrenilmesi sağlanabilir. Yani, dikey ve yatay anlamda bize ait ne varsa topluma öğretilmelidir. Bu başarılınca şair, bu toplumsal seviyenin üzerine çıkmaya gayret edecek ve daha iyiye, evrensele yönelecektir. 

Sizin kuşağınızın şiir kuramı oluştu mu? Yoksa oluşma aşamasında mı? Eğer bu kavram ve kuram oluştuysa hangi öğeleri içeriyor?
Eskiden aynı sanat ilkelerinde buluşanların oluşturduğu fecri ati, garipçiler, hisarcılar gibi topluluklar vardı. Bu şairler sahip oldukları yayın organlarında ortak şiir anlayışlarını dile getiriyorlardı. İkinci yenicilerle birlikte o devir kapandı. Yeni dönemde her şair kendi bireysel seyrini sürdürüyor. Poetika üzerine kafa yoranların söyledikleri de yalnızca kendisini bağlıyor. Şu da var ki, kırkayağa “nasıl yürüyorsun” diye sormuşlar; düşünmüş taşınmış, yürümeyi unutmuş. İnsiyaki bir şekilde şiir yazan birinden onun felsefesini izah etmesini istemek, kırkayağın başına gelen sonucu doğurabilir. Zira, şiir kuramı sunabilmek için onun kuvvetli bir arka bahçesine sahip olmak gerekir. Teorilerimiz genelde eylemlerimizden yana tavır koyar. Bu ilke ışığında söylüyorum ki bana göre şiir, eskiyi bilerek ama ona takılıp kalmadan yeniyi arzulayarak, konuyu özgün bir dille ve lirik bir üslupla ifade etme sanatıdır. Bir arı ne kadar çok çiçekten beslenirse balı o kadar güzel olur. Şair de ne kadar zengin bir birikime sahip olursa, şiirinin o oranda kaliteli olma şansı vardır.

Peki, sizce bir sevdayı en iyi anlatan şiir yazıldı mı?
Bir şair der ki “Aşkın bir yolu vardır / Her yaşta başka türlü geçilen.” Eğer bir kişi bile her yaşta aşkın yolundan başka türlü geçiyorsa, farklı insanların sevdalarını birbiriyle kıyaslayıp hangisini anlatan şiir daha güzel diye bir soruya herkesin ikna olacağı cevap vermek imkânsız… Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin’in aşklarını da birbiriyle mukayese etmek veya bunlar üzerine yazılan şiirleri kıyaslamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. 

Şair kime denir, kimdir şair?
Şair içinde yaşadığı toplumun kültürel değerleriyle beslenen ve beslendiğini hisseden, ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir aydındır. 

Şiirin toplumsal işlevi üzerine ne düşünürsünüz?
Şiir diraje sözdür. Sözün şifresidir. Bu itibarla duyguların en konsantre şekilde ifade edilmesini sağlar. Dilin gelişimini temin eder. Toplumsal anlamda ve duygusal bağlamda iletişim aracıdır. Daha iyiye ve daha güzele uzatılmış bir zeytin dalıdır.

Şair aynı zamanda hayat adamıdır? Hayatı yakından tanır, insanların nabzını en doğru şekilde ölçer ve kimi şairler birikimini romanlara döker. Hiç roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Lisede öykü yazarken ileride roman yazmayı düşünüyordum. Ancak her işi yarım yamalak yapmaktansa, bir işi en iyi şekilde yapmanın daha doğru olacağına inandığım için, diğer alanları bırakıp şiire yöneldim. Bu nedenle roman yazmayı düşünmüyorum.

Şiirde de yalnız benim okuduğum 100 şiirin şairi olmaktansa, 100 kişinin beğendiği bir şiirin şairi olmayı tercih ediyorum. O nedenle az yazıyorum. 

Genç şair adaylarına neler önerirsiniz?
Öneride bulunmak mevkiinde görmüyorum kendimi. Ama bu işin heyecanını duyan biri olarak diyebilirim ki, ne yazarsak yazalım yanı başımızda mutlaka iyi bir Türkçe sözlük bulunmalı. Bolca okumalı ve iyi bir gözlemci olmalıyız. Yazdığımız anın heyecanı dindikten sonra onu gözden geçirmeliyiz. Şiirimizi yayınlamadan önce birikimine itibar ettiğimiz kişilerin eleştirisine sunmalıyız.

Sizce nasıl bir şiirdir yaşamak?
Müsveddesi olmayan bir şiirdir yaşamak.
 

(*) Yener Ekinci tarafından yapılan bu röportaj 27.06.2006 günü Adana-Zirve Gazetesinde yayınlanmıştır.