Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. 2. Mahmut da bu işin miladı sayılır. Zira O, batıdan aldığı ilhamla, modern okullar açmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Avrupa’ya öğrenci göndermiş, kılık kıyafette yenilikler yapmıştır. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının devletle olan bağını kesmiştir. Bu icraatlarından dolayı “gavur padişah” diye anılan 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan padişah olarak girmiştir.
Batıya yönelme, sadece coğrafya
değişikliğinden ibaret değildir. İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Farabi, bedenen Türkistan'dan batıya doğru
yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh
ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Gazneliler ve Selçuklar, göç
yollarında karşılaştığı İran’ın bürokratik yapılarından, dil ve edebiyatından
yoğun şekilde etkilenmiştir. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize
Farsçadan geçmiştir. Osmanlıyı da kendi batısında kalan Roma’nın kurumları etkilemiştir. Bu durum, ruhunu
İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü
batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.
Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha
eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen
kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u
fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir
Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de
batılı… Arap ya da Fars kızı değil…
Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından
seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı
olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması düşünülmemiştir.
Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine
gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak
Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent
yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu
şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır.
Batının sembolik değeri yüksek
şehirleri bize daima cazip gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih
sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin
toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın
temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Kadim şehir İznik, bir süre de
Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı
İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam
edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu.
Doğumuzda kalan şehirler değil.
Bu tercihlerin onlara benzeme iradesiyle
değil, o yerleri İslam beldesi kılma ve halkın Müslüman olmasının önündeki
engelleri kaldırma amacıyla yapıldığında kuşku yoktur. Ancak her ilişki,
karşılıklı etkileşimi doğurmaktadır. Bu etkileşim, güçlü olduğumuz zamanlarda
lehimize işlerken, zayıf olduğumuz dönemlerde tersine dönmüştür. Ayasoyfa’yı
kiliseden camiye dönüştüren Fatih’in, Venedikli ressam Gentile Bellini'ye resmini çizdirmesi, yükselme dönemindeki etkileşime çarpıcı bir örnektir. Gücümüzün dibe vurduğu zamanlardaki görüntü ise
bundan tamamen farklıdır. Ulus devlet idealini hayata geçiren
Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı
19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar,
gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum,
batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır.
İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur
demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın
kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir
mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza
kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850,
1858), memuriyete girişte din ayrımının kaldırılması (1856), nizamiye
(laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876)
takip etmiştir. Yaşanan süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman
ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun
kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme
gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”
Bireysel göçlerin de aynı yöne doğru olduğunu görürüz. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey
göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani...
Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden
bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip,
hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan yedi asır sonra
Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik
hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır.
Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı seyrin başka bir yansımasıdır.
Ülke içinde bile, doğu illerinden göç
edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz
de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz.
Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu
mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.
Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce
suretini putperest olur” mısralarını
yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist
ama etkileyici...
Zalim çehresine karşı, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle
Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren
seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün badireleri aşarak bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir.
O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden
aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle harmanlayarak sahiplenme
yolunu seçmiştir.
Hiç bitmeyen bu yolculukta, şimdi internet ve yapay zekâ meznilindeyiz. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, mahiyetine ve kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgi ve düşünceyi kayda alıyor ve bunları, bütün kullanıcılarına aynı hızla yayıyor. Üstelik, hiçbir şeyi unutmuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca toplumun öncülerini değil, hayatta olan herkesi muhatap kabul ediyor ve etkileme kapsamına alıyor. Orta çağda icat edilen barutun, şatoları yıkıp derebeylikleri merkezi hükümetlerin emrine vermesi gibi sanal dünya da inanç ve düşünce içeren kapalı kutuları kırıp, evrensel tartışma zeminine taşıyor.
Bu tablo, sanal dünyada rekabet şansı olmayan lokal ve kapalı devre telkinlerin, yeni nesilleri etkileme gücünü günden güne zayıflatıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile ihtiyacımız var. Bu söylemin, inandırıcı olabilmesi için, o dili kullananların söylemi ile eyleminin birbiriyle uyumlu olması, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalıp hayatın her alanına nüfuz etmesi gerekiyor.
"Kökü mazide olan bir âti" inşa edebilmek için buna emek vermeliyiz. Yoksa kimliğimizin içi
boşalır, geriye sadece adımız kalır.
(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 111. sayısında yayınlanmııştır.



