13 Eylül 2026 Pazar
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Hiç Bitmeyen Batı Yolculuğumuz / Mehmet Taştan
Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. 2. Mahmut da bu işin miladı sayılır. Zira O, batıdan aldığı ilhamla, modern okullar açmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Avrupa’ya öğrenci göndermiş, kılık kıyafette yenilikler yapmıştır. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının devletle olan bağını kesmiştir. Bu icraatlarından dolayı “gavur padişah” diye anılan 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan padişah olarak girmiştir.
Batıya yönelme, sadece coğrafya
değişikliğinden ibaret değildir. İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Farabi, bedenen Türkistan'dan batıya doğru
yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh
ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Gazneliler ve Selçuklar, göç
yollarında karşılaştığı İran’ın bürokratik yapılarından, dil ve edebiyatından
yoğun şekilde etkilenmiştir. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize
Farsçadan geçmiştir. Osmanlıyı da kendi batısında kalan Roma’nın kurumları etkilemiştir. Bu durum, ruhunu
İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü
batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.
Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha
eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen
kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u
fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir
Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de
batılı… Arap ya da Fars kızı değil…
Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından
seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı
olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması düşünülmemiştir.
Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine
gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak
Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent
yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu
şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır.
Batının sembolik değeri yüksek
şehirleri bize daima cazip gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih
sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin
toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın
temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Kadim şehir İznik, bir süre de
Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı
İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam
edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu.
Doğumuzda kalan şehirler değil.
Bu tercihlerin onlara benzeme iradesiyle
değil, o yerleri İslam beldesi kılma ve halkın Müslüman olmasının önündeki
engelleri kaldırma amacıyla yapıldığında kuşku yoktur. Ancak her ilişki,
karşılıklı etkileşimi doğurmaktadır. Bu etkileşim, güçlü olduğumuz zamanlarda
lehimize işlerken, zayıf olduğumuz dönemlerde tersine dönmüştür. Ayasoyfa’yı
kiliseden camiye dönüştüren Fatih’in, Venedikli ressam Gentile Bellini'ye resmini çizdirmesi, yükselme dönemindeki etkileşime çarpıcı bir örnektir. Gücümüzün dibe vurduğu zamanlardaki görüntü ise
bundan tamamen farklıdır. Ulus devlet idealini hayata geçiren
Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı
19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar,
gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum,
batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır.
İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur
demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın
kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir
mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza
kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850,
1858), memuriyete girişte din ayrımına son verilmesi (1856), nizamiye
(laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876)
takip etmiştir. Yaşanan süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman
ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun
kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme
gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”
Bireysel göçlerin de aynı yöne doğru olduğunu görürüz. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey
göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani...
Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden
bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip,
hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan yedi asır sonra
Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik
hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır.
Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı seyrin başka bir yansımasıdır.
Ülke içinde bile, doğu illerinden göç
edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz
de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz.
Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu
mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.
Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce
suretini putperest olur” mısralarını
yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist
ama etkileyici...
Zalim çehresine karşı, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle
Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren
seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün badireleri aşarak bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir.
O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden
aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle harmanlayarak sahiplenme
yolunu seçmiştir.
Hiç bitmeyen bu yolculukta, şimdi internet ve yapay zekâ meznilindeyiz. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, mahiyetine ve kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgi ve düşünceyi kayda alıyor ve bunları, bütün kullanıcılarına aynı hızla yayıyor. Üstelik, hiçbir şeyi unutmuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca toplumun öncülerini değil, hayatta olan herkesi muhatap kabul ediyor ve etkileme kapsamına alıyor. Orta çağda icat edilen barutun, şatoları yıkıp derebeylikleri merkezi hükümetlerin emrine vermesi gibi sanal dünya da inanç ve düşünce içeren kapalı kutuları kırıp, evrensel tartışma zeminine taşıyor.
Bu tablo, sanal dünyada rekabet şansı olmayan lokal ve kapalı devre telkinlerin, yeni nesilleri etkileme gücünü günden güne zayıflatıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile ihtiyacımız var. Bu söylemin, inandırıcı olabilmesi için, o dili kullananların söylemi ile eyleminin birbiriyle uyumlu olması, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalıp hayatın her alanına nüfuz etmesi gerekiyor.
"Kökü mazide olan bir âti" inşa edebilmek için buna emek vermeliyiz. Yoksa kimliğimizin içi
boşalır, geriye sadece adımız kalır.
(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 111. sayısında yayınlanmııştır.
1 Haziran 2026 Pazartesi
Hukuk Fakültesi Haydarpaşa'ya Çok Yakışıyordu / Mehmet Taştan
Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın,
hayatın en uzun yarısı ilk yirmi yıldır.
(Panin)
Fakülteye Giden Yol
Zihnimizin bir köşesinde flu halde duran bir düşünce, bazen
dışarından atılan küçük bir kıvılcımla patlayıp büyük bir şölene dönüşebiliyor.
Benim hukuk yolculuğum da böylesi bir kıvılcımla başladı.
Eylül 1983’te okullar açıldığında Erzurum Lisesi son
sınıfa başladım. Matematik öğretmenimiz Erdoğan Sert, aynı zamanda sınıf
hocamızdı. O nedenle rehberlik dersimize de giriyordu. Matematikte sadece ders
işlerken, rehberlik saatinde bizim için hayatın bütün pencerelerini açık
tutardı. Her konunun konuşulmasına izin verir, söz alan öğrencileri sükunetle dinlerdi.
Konu belli bir olgunluğa kavuşunca söze girer, hikâyelerle süslediği kanaatini
bizimle paylaşırdı. Bunu yaparken, kendi başından geçen hadiseleri, geçmişteki
hatalarını, pişmanlıklarını dile getirmekten çekinmezdi. Böylece bize, hem topluluk önünde konuşabilme hem de hadiselere farklı cephelerden bakabilme
yeteneği kazandırırdı.
Rehberlik saatinde, sık sık söz alan öğrencilerden
biri de bendim. Bir seferinde hocamın, söylediklerime ilişkin değerlendirme
yapmasını beklerken, öyle yapmadı ve hiç ummadığım bir soru sordu:
— Mehmet, sen nereyi okumak istiyorsun?
— Edebiyat Fakültesini Hocam.
Tebessüm ederek başını salladı:
— Hayır Mehmet, sen hukuk ya da siyasal oku, dedi.
İnsan hayatına yön veren ışıltılı anlar var mıdır,
bilmiyorum. Şayet varsa, benim hayatıma yön veren ışıltılı anlardan biri budur.
Sadece 10-15 saniye süren bu konuşma, benim bütün bir hayatımı biçimlendirdi.
O günden sonra, hocamın vizyonu benim misyonum
olmuştu. Görevim hocamın dediği yeri kazanmaktı.
O yılların Türkiye’sinde, her köşe başında bir hukuk
fakültesi yoktu. Ülke genelindeki yirmi beş üniversitenin sadece altısında hukuk
fakültesi vardı. Puanları da oldukça yüksekti. En eski olanları Ankara ve
İstanbul Hukuk’tu. Diğerleri birkaç yıllıktı. Ne tuhaftır ki bu olumlu tablo
içinde, önce tercih yapıp sonra sınava girmek gibi akla ziyan bir uygulama da vardı.
Fakülteler hakkında önceden bilgi edinme şansımız azdı. Çünkü, internet henüz hayatımıza
girmemişti. Radyo ve tek kanallı televizyon devletin tekelindeydi. İstanbul ve
Ankara’da gece basılıp öğleye doğru taşraya dağıtılan gazeteler ise, hayatı hep
bir gün geriden takip ediyordu. Buralarda, üniversitelerin tanıtıldığına ben hiç
rastlamamıştım. Geriye, o fakültede okumuş ya da yolu oradan geçmiş olan
birilerini bulup, onlardan bilgi edinmek kalıyordu. Doğrusu ben bunu da
yapmamıştım. Sadece filmlerden tanıdığım İstanbul’un büyüsüne ve üniversite
isminin cazibesine kapılarak, ilk tercih olarak Marmara Hukuk’u yazdım. Sınavın
üzerinden 40-45 gün geçtikten sonra, Temmuz 1984’te yayınlanan gazeteden burayı
kazandığımı öğrendim.
Fakülteye kaydolmak için yola çıktığımda, okulun yeri
ve geçmişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Sorduğum kişiler fakültenin
Göztepe’de olabileceğini söylemişlerdi. O yüzden, Marmara Üniversitesinin
Göztepe kampüsü önünde otobüsten indim. Nizamiye görevlisi, hukuk fakültesinin
o yaz Haydarpaşa’ya taşındığını söyledi. Bir minibüse atlayıp Kadıköy’e geçtim. Sahil
göründüğünde, filmlerden tanıdığım sahnenin içinde buldum kendimi…
Burası, geldiğim yere hiç benzemiyordu. Issızlığın
yerini ihtişam, ovanın yerini deniz, sükûnetin yerini telaş almıştı. Herkesin
bir acelesi vardı. Kimisi otobüs duraklarına, kimisi iskeleye koşuyordu.
Balıkçı teknelerinden yükselen sesler, minibüslerin korna seslerine
karışıyordu. Rıhtımdaki vapurdan, gökte uçan martılara kadar, ses çıkaran bütün
varlıklar “çabuk yetiş” dercesine ötüyordu. Karşıdan minareler ve Sarayburnu
görünüyordu.
Fakültenin bulunduğu Haydarpaşa’daki tarihi binaya
yürüyerek gittim. Dışarıdan son derece haşmetli görünen binanın içi yorgundu.
Duvar boyaları dökülmüş, devasa kapı ve pencereleri hayli yıpranmıştı. Ama
bunların hiçbirine takılmadım. Kaydımın hızlıca yapıldığı binadan, o yere ait
olmanın verdiği gururla çıktım.
Bir ay sonra fakülteye başlamak için geldiğimde ilk
şoku yaşadım. Beş çocuklu, düşük gelirli bir ailenin, üniversiteye giden tek
çocuğu olmama rağmen yurt çıkmamıştı. Buna hiç ihtimal vermemiştim. Yurt
çıkacağına kesin gözüyle bakıyordum. “Yanlış mı gördüm” diye listeyi birkaç kez
kontrol ettim. Hayır, yurda yerleştirilenler arasında ismim yoktu. Üzüldüm,
kendimi yalnız hissettim. Birkaç gün bocaladıktan sonra, bir akrabamın
yardımıyla Göztepe’de bir öğrenci evi buldum. Kadıköy’den birkaç parça eşya
alıp o eve beşinci öğrenci olarak yerleştim.
Fakültede İlk Sene
Fakültede dersler, 1 Ekim 1984 Pazartesi günü başladı.
Sınıf mevcudumuz 120 kişiydi. Köklü hukuk fakültelerinin onda biri kadar olan
bu sayının, ders dinleme, hocaya ulaşma ve kantinden yaralanma konusunda büyük
bir avantaj sağladığını henüz bilmiyorduk. Hepimizde bir ürkeklik vardı. Birbirimizle
birer ikişer tanışıp yakınlaşmaya başladık.
Dersleri dikkatle dinliyorduk. Hocalarımızın bazıları kendi
yazdığı kitabı okutuyordu. Kültürel arka planları çok güçlüydü. O yüzden zaman
ve mekânın farklı boyutlarında rahatça dolaşıyorlardı. Bir derste Roma
İmparatoru Jüstinyen’i öğrenirken, bir başkasında, Londra’daki bir barda
birasını yudumlayan sıradan birinin hikâyesini dinliyorduk.
Anayasa Hukuku Hocamız Bakır Çağlar, yalnız ve
mağrur bir adamdı. Bronz yüzüne tebessüm nadiren uğrardı. Özne ya da yüklemi
eksik kalmış devrik cümleler kurar, kelimeleri vurgulayarak telaffuz ederdi.
Kavramlarla konuşur, onlar arasındaki bağlantıları kurma işini bizden isterdi. Ama
biz bunu çoğu zaman başaramazdık. “İdeolojilerin kurşuni sessizliğinden farklı
bir müziğe geçiş” yapmayı çok iyi bilirdi. Konuyu pekiştirmek için anlattığı hikâyelerle
bizi ne zaman nereye götüreceği belli olmazdı. Soljenistsin’in, Gulak Takım
Adaları’na atıf yaparak başladığı bir dersin sonunda İngiltere’nin yüzkarası
olan Talidomid Çocukları skandalını anlatabilirdi. Bütün sınavlarında
defter-kitap serbest, konuşmak yasaktı.
Medeni Hukuku Hocamız Mustafa Dural, kürsüde
aynı tempoyla gide gele ders anlatırdı. Şarkı söyleyen bir sanatçı gibi dersine
konsantre olurdu. Arada bir bize dönüp soru sorardı. Verdiğimiz cevap doğru
olsa bile kullandığımız kelimelerden dolayı ters köşeye yatabilirdik. Bir
seferinde, şöyle bir örnek vermişti: “Adam devesini kiraya verir. Kiracı devenin
üzerinde, sahibi devenin yularından tutarak çölde giderken bir yerde mola
verirler. Mola yerinde, devenin gölgesinde kimin dinleneceği konusunda
aralarında tartışma çıkar” dedi ve şunu sordu: “Ne dersiniz, devenin gölgesinde
oturma hakkı hangisinindir”
Söz aldım:
— Kira sözleşmesiyle yolculuk boyunca deve üzerindeki
tüm kullanma hakları kiracıya geçtiğine göre dinlenme yerinde devenin
gölgesinden yararlanma hakkı da onundur, dedim.
— Gölge, devenin üzerindeki bir hak değil altındaki
bir haktır, dedi. Karşılık veremedim. Susup kaldım.
Bir başka gün, derse geç giren iki öğrenciye saati
sordu. Saatin niçin sorulduğunu anlayan öğrencilerden biri mahcup bir edayla
“hocam, biraz geç kaldık” dedi. Hoca, aynı alaycı tavrını sürdürerek:
— Hayır efendim geç
kalmadınız. Yarınki derse geldiyseniz, çok erken geldiniz, diye karşılık verdi.
Roma Hukuku Hocamız Bülent Tahiroğlu renkli bir
simaydı. Omzundaki deri çantası mütemmim cüzüydü. İri gözlükleri ve mat
bakışlarıyla Romalıları andırdı. Öğrencilere laf atmayı severdi. Sürekli
Romalıları andığı için öğrencileri ona “Bülentus Tahirus” lakabını takmışlardı.
Hoca da bir üst sınıftan İsmail’in adını Berbero koyarak bizden tatlı bir
intikam almıştı. Bu lakap da İsmail’in üzerine yapışıp kalmıştı.
İktisat Hocamız İlhan Uludağ, güzel ve zarif
bir hanımdı. İktisat tarihinin öncü isimlerini ve o disiplinin temel
kavramlarını yıllar boyunca unutamayacağımız bir şekilde anlattı. Bakanlık
yapmış bir aşığının onu görmek için fakülteye geldiği, bu görüşmeyi istemeyen
İlhan Hoca’nın görevliler tarafından başka bir kapıdan çıkarılıp arabasına
bindirildiği fısıltı halinde konuşulurdu.
Zorunlu derslerin tamamı yıllıktı. Her dersten dört
vize bir final sınavı yapılırdı. Bir dersin, final sınavına girebilmek için,
dört vize ortalamasının en az 40 olması gerekirdi. Bunun altına düşen öğrenci o
dersten vizesiz kalmış sayılır, haziran ayında yapılan final sınavına
giremezdi. Vize ortalaması ne olursa olsun bir dersten geçmek içinse finalde en
az 50 almak gerekirdi. Finalde başarısız olan öğrencilere bir de bütünleme
sınavı hakkı tanınırdı. Yani sınıf geçme değil, ders geçme sistemi
uygulanıyordu. Ancak bir dersten iki sene üst üste başarısız olan öğrenci
okuldan atılırdı. Medeni Hukuk dersinden üst üste iki kez başarısız olan İsa
Tanrıverdi okuldan atıldığı için intihar etmiş, bu haber hepimizi fena
halde üzmüştü.
İşte bu sistemin geçerli olduğu fakülteyi, lisedeki
çalışma temposuyla başarabileceğimi zannediyordum. Birinci sınıfın ilk vize
sonuçları açıklandığında, bunun boş bir hayal olduğunu anladım. Çünkü dokuz
dersin, beşinden 40’ın altında not almıştım. Bu notlara göre, ana derslerin
tamamından vizesiz kalıyordum. Bereket, aldığım kötü notlar gözümü korkutmadı.
Aksine uyanıp kendime gelmemi sağladı. Çalışma tempomu iki-üç kat artırdım.
Derslerde düzenli şekilde not tutuyor, tuttuğum notları her akşam temize çekiyor
ve sık sık tekrar ediyordum. İkinci vizelerde kayda değer bir ilerleme
sağlayamasam da üçüncü vizelerden itibaren aldığım yüksek notlarla fark edilir
hale geldim.
Kelimelerle Başım Hep Dertteydi
Finalde, Roma Hukukundan geçemedim ve bütünlemeye
kaldım. Bütünlemede sorulan sorulardan biri şuydu: Romalı köle, efendisinden
izinsiz şekilde meyveliği satmıştır. Kölenin yaptığı bu satış işlemi geçerli
midir? Malum, Roma Hukukunda taşınırlar ve taşınmazlara ilişkin tasarruf usulleri birbirinden farklıydı. O nedenle, satılan şeyin taşınır olup olmamasına göre
cevap değişecekti. Sorudaki “meyvelik” kelimesi “meyve kabı” anlamına gelen bir
taşınır mıydı yoksa “meyve bahçesi” anlamında bir taşınmaz mıydı? Ben bunun
üzerinde düşünürken Bülent Hoca sınıfa girdi. Bana doğru yaklaşınca “Hocam, bu
meyvelik taşınır mı taşınmaz mı” diye sordum. Hocamın soruma cevap vermesini
beklerken, çok abes bir şey sormuşum gibi yadırgayan gözlerle yüzüme baktı.
Hiçbir şey demeden kapıya yöneldi. Tam çıkacakken geriye dönüp nereli olduğumu
sordu. “Erzurumluyum” dedim ve çıkıp gitti. Bütünlemede geçtim ama o hadiseyi
kırk yıldır unutamadım. Hoca, Türkçemin yetersizliğini ima etmişti ama benim
düştüğüm hataya Türk Dil Kurumunun Sözlüğü de düşmüş, “meyvelik” kelimesini
aynen şöyle tanımlamıştı: (1) Meyve ağacı dikili, belirli büyüklükte yer;
yemişlik. (2) Meyve konulan kap, yemişlik.
Kelimelerle olan sınavım orada bitmedi. İkinci sınıfta bir başkasını yaşadım. Tüm sınıflarda zorunlu olan Türk Dili dersine o sene Leyla
Nimet Başak giriyordu. Leyla Hoca 60 yaşlarında, etine dolgun, kısa boylu
bir hanımdı. Gençliğinde çok güzel olduğu ve ünlü bir hukukçunun O’na gönlünü
kaptırdığı söylenirdi.
Leyla Hoca, ilk derslerin birinde, seviyemizi ölçmek
için bir kompozisyon sınavı yaptı. Ben de bildiğim eski kelimeleri kâğıda boca
ettim. Sonraki derste, kâğıtlarımızı okuduğunu söyledi. Seviyemizle ilgili
genel bir değerlendirme yaptıktan sonra “Mehmet Taştan kim” diye sordu. Amfinin
arka sıralarından elimi kaldırdım. “Evladım bu ne? Ziya Paşa’ya mektup mu
yazıyorsun? Kâğıdın yüz. Dilden on puan kırdım, doksan” dedi. Bu hadise, Leyla
Hoca’nın beni tanımasını sağladı ve aramızdaki yakınlaşmanın başlangıcı oldu.
Ziya Paşa’nın birçok beytini O’nun sayesinde ezberledim.
Hukuk Felsefesi Hocamız Ömer Yörükoğlu’ydu.
Konuyu anlatırken önemli bulduğu ifadeleri tahtaya yazardı. Yine bir gün ders
anlatırken, “izlemek nedir” diye sordu. Söz alarak, “takip etmek, ardı sıra
gitmektir” dedim. Hoca, cevabımı beğenmemiş olacak ki, “sen televizyonun ardı
sıra mı gidiyorsun” dedi ve yüzünü tahtaya döndü. Arkası bize dönük olduğu için
mecburen söz almadan konuştum: “Hocam, televizyon izlenmez, seyredilir. İzlenen
programdır” dedim. Hoca geri döndü. Bana baktı. “Bu konuda seninle anlaşamıyoruz”
dedi ve derse devam etti. Üçüncü sınıfta yaşadığım bu hadise, aldığım eğitime
uygun biçimde, öne sürdüğüm görüşleri savunma konusunda mesafe aldığımı
gösteriyordu.
İkinci Sınıf Bana Çok İyi Geldi
Her insanın hayatında başarı ya da mutlulukların yoğunlaştığı yıllar vardır. Benim için ikinci sınıf öyle bir yıl oldu. 1985’in güzünde, ikinci sınıfa başlamak için geldiğimiz fakültenin yüzü tamamen değişmişti. Amfilerimiz yapılmış, görünür yerlerin restorasyonu tamamlanmıştı. Artık sobalı sınıflarda kolçaklı sandalyelere oturarak ders dinlemeyecektik. Pencerelerin kırık camlarından içeri kuşlar girmeyecekti. Kürsüye doğru meyilli yeni amfilerimiz görülmeye değerdi. İnsana ferahlık veren muhteşem tasarımları vardı. O amfileri ilk kez biz kullanacaktık. Kalorifer sistemi yenilendiği için kışın üşüme derdimiz de olmayacaktı. Fakülteye aidiyet duygumuz güçlenmiş, hukuk mantığına uygun düşünmenin kapısını aralamıştık. Kuruluşunun dördüncü yılına giren fakülte, o sene sonunda ilk mezunlarını verecekti.
O yıl, çalışma tempomu artırarak devam ettirdim.
Neredeyse tüm derslere giriyor, düzenli şekilde not tutuyordum. Derse devam
eden öğrenci sayısı az olduğu ve dinlediğim derslerde söz aldığım için birçok
hocam bana ismen hitap ediyordu. İdare Hukuku Hocam Yıldızhan Yayla, Ceza
Hukuku Hocam Mehmet Emin Artuk, Türk Hukuk Tarihi Hocam Mehmet Akif Aydın böyleydi
mesela. Bir akşam, ders bittikten sonra kürsüye yaklaşıp Yıldızhan Yayla’ya
sorular sormuştuk. Cevabını alan öğrenci ayrılıyordu. En son ikimiz kaldık.
“Mehmet, sen nerede oturuyorsun” diye sordu. “Göztepe’de” dedim. “Gel seni
evine bırakayım” dedi. Hocanın arabasına binip onunla sohbet ederek eve gitmek
büyük bir mutluluktu.
Evimiz, iki odalı küçük bir daireydi.
Kirası düşüktü ama kaloriferi yoktu. Yemek ve bulaşık işlerini sırayla, evin
genel temizliğini birlikte yapıyorduk. Odun-kömüre verecek paramız ve sobayla
ilgilenecek vaktimiz olmadığı için elektrikli ocakla idare ediyorduk. Yüklü
faturalar gelmesin diye ocağı da az yakıyorduk. Soğuğa alışkın olduğum için ben
bu durumdan şikayetçi değildim ama alt kattaki soba borusunun geçtiği yere
sırtını dayayıp ısınmaya çalışan arkadaşlarımız olurdu.
Aynı yıl evden ayrılıp yeni açılan Altunizade Erkek
Öğrenci Yurduna yerleştim. Yurt binamız gibi içindeki eşyalar da yeniydi. Kalorifer
sistemi çok iyiydi. Odalar altışar kişilikti. Etüt salonları her zaman, kantin
ise gece geç saatlere kadar açıktı. Haftanın belli günleri sıcak su verilirdi
ama yurtta yemek çıkmazdı. Bu nedenle, her akşam ücretsiz yemek verilen Aziz
Mahmut Hudâyi Vakfına sık sık giderdik.
Ailemin, benim için katlandığı fedakârlığa uygun davranır;
fuzulî masraf yapmaz, fakülteye genellikle yaya gidip gelirdim. İşte bu şekilde
geçen sene sonunda, tüm dersleri finalde vererek bir üst sınıfa doğrudan geçme
sevincini yaşadım.
İkinci sınıf hocalarının en kıdemlisi Ceza Hukuku
Hocamız Ordinaryüs Profesör Sulhi Dönmezer’di. Yalnız ceza hukuku
alanında değil, sosyoloji ve kriminoloji dallarında da yetkin bir isimdi.
Öğrenciler bir yana, hocalar da ona özel bir saygı gösterirdi. İlk derse
gelişine, dekanımız refakat edip, “hocaların hocası” diye takdim etmişti. Bu
takdimi ziyadesiyle hak ediyordu. Çok yönlü birikimi nedeniyle onun derslerini
dinlemek çok sesli bir müziği dinlemek gibiydi. Anlatırken yalnız hukukta
kalmaz, kültürel birikimi ve anılarıyla dersi süslerdi. Bir seferinde, “çocuklar
kısa yazın, meselenin özünü anlatın bırakın” dedi ve devam etti. “2. Dünya
savaşında, müttefik ülkeler Normandiya Çıkarması yapmaya karar vermişler. Bu
iş, İngiltere başbakanı Churchill’in emir ve
görüşleri doğrultusunda gerçekleşecektir. Bu nedenle, çıkarmayı yapacak olan
komutan Eisenhower, hazırladığı 50 sayfalık çıkarma
planını Churchill’a takdim eder. Raporun elli sayfa olduğunu gören Churchill,
metni okumadan oturduğu büyük vernikli masadan kaydırarak yere düşürür. Eisenhower
eğilip yerdeki dosyayı alırken, Churchill, “benim bu kadar uzun bir metni
okumaya vaktim yok. Git kısalt getir” der. Eisenhower çıkıp gider ve beş sayfaya
düşürdüğü yeni metni Churchill’a takdim eder. Başbakan bakar. Rapor beş sayfa.
Yine aynı sözleri söyler. Eisenhower üçüncü gelişinde bir buçuk sayfalık bir rapor sunar. Churchill, o metni
okur ve “evet, buna göre çıkarmayı yapabilirsin” der. Hoca hikâyeyi bitirdikten
sonra vermek istediği mesaja geçti: “Çocuklar 2. Dünya Savaşının sonucunu
belirleyen rapor bir buçuk sayfayken, siz neyi anlatacaksınız ki bundan daha
uzun yazasınız” dedi. Bu anekdot, kulağıma küpe oldu. Meslek hayatım boyunca
kısa yazmaya özen gösterdim.
İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla, tam bir
İstanbul beyefendisiydi. Derste bizi kasmaz, rahat davranırdı. Ama onun asil
duruşu karşısında laubalilik yapmak aklımızdan bile geçmezdi. Şiiri severdi.
Denk geldikçe birkaç mısra okurdu. Teorik kalıpları hayatla sürekli yüzleştirerek
ders anlatırdı. Sınav sorularını da hayatın aktığı her yerde hukukun var
olduğunu görmemizi sağlayacak şekilde hazırlardı. Final sınavının beylik soruları,
genelevde açılan bir büfeye ilişkindi ve her adımında dikkat gerektiren hususlar
vardı.
Çevre Hukuku Dersimize de o gelmişti. Sınava
hazırlandığımız 26 Nisan 1986 gecesi, Rusya’da Çernobil Patlaması olmuş, sabahleyin
girdiğimiz sınavda bu kez beylik soru oradan gelmişti. Bizden sonra Galatasaray
Üniversitesinin kurucu rektörü olan hocamı rahmetle anıyorum.
Borçlar Hukuku Hocamız Teoman Akünal’dı. Kırk
yaşlarında, uzun boylu yakışıklı bir adamdı. Sahneye çıkan yıldızlar gibi
amfiye hızlı adımlarla girerdi. Bunu derse geç kaldığı için değil, taşıdığı
enerjiyi sınıfa yaymak için yaptığını hissederdik. Notlarını çıkarırken bizimle
kısa bir hasbihal eder, dersle aramızdaki buz dağını eritirdi. Mütebessim bir
yüzü vardı. Konuşmasına jest ve mimikleri eşlik ederdi. Dili, duru ve akıcıydı.
Her kelimeyi, eski TRT spikerlerinin gösterdiği titizlikle telaffuz ederdi. Anlattığı
kavramların başka hukuk sistemlerindeki karşılıklarını da verirdi. Bu
çeşitlilik, evrensel hukuk bilincine giden yolun işaret levhaları gibiydi. En
uzak olduğu şey sıradanlıktı. Öyle ki örnek verirken bile çok seçicisi
davranır; gitmediğimiz yerlerin, olmadığımız teraslarında yaşayan insanların
hikayeleriyle buluştururdu bizi.
Öğrenci yorumlarına kayıtsız kalmaz; ikna edici ve
aydınlatıcı karşılıklar verirdi. Teoriyle birlikte uygulamaya da hâkim olduğu
için, değişik ülkelerde benzer olaylar hakkında verilen farklı içtihatları
mukayeseli şekilde irdelerdi. Böylelikle, her olaya değişik yerlerden bakılabileceğini
görmemizi sağlar; hukuksal gerçekliğin, bakanın durduğu yere göre değişebileceğini
gösterirdi. Hukukta izafiyet teorisi diyebileceğimiz bu anlayışın sanatsal bir
öyküye kavuştuğunu öğrenebilmek içinse hocanın yıllar sonra yazacağı “Anılarda
Yaşayan Porteler” adlı eserini okumak gerekecekti. Hikâye, Said Halim Paşa
Köşkünde bulunan “Çölde Av” adlı büyük tablodaki bir atın gözlerinin kime
baktığı tartışmasıyla başlıyordu. Tabloya bulunduğu yerden gören tüm
akademisyenler atın kendisine baktığını söylüyordu. Atın gözleri perspektif
tekniğiyle çizildiği için herkesin söylediği doğruydu ama bu doğrular mutlak
değildi. Çünkü ata bakılan yer değiştikçe doğru da yer değiştiriyordu. İsviçre
Delegasyonu Başkanı Hayoz tam da orada devreye girip şöyle diyordu: “Hukuki
gerçekler de bu tablodaki gibi değişkendir! Taraflardan birisi, atın gözlerinin
kendisine baktığından emin olduğu için karşısındakinin yalan söylediğini
düşünür. Karşısındaki için de durum aynıdır. Oysa her ikisi de [yalnızca] kendi
bakış açılarından gördüğü doğruyu söylemektedir. Hukuk, Flaman ressamların
tablolarında olduğu gibi çok perspektiflidir.”
Türk Hukuk Tarihi Hocamız Mehmet Akif Aydın vakur bir insandı. Akıcı ve duru bir Türkçesi vardı. Hukuk ve ilahiyat müktesebatına sahipti. Her iki disiplini bilmenin verdiği avantajla, geçmiş ve günümüz hukuku arasındaki farkları görmemizi sağlayacak bir berraklıkta anlatırdı dersi. İslam Hukukunu işlerken, polemiğe izin vermez, bilimsel disiplinle hareket ederdi. Talak konusunu işlerken, oruçla ilgili soru soran bir öğrenciye, Üsküdar müftülük binasının yerini tarif edip, “bu sorunu müftü beye sorabilirsin” demesi hoşumuza gitmişti.
Hukuk Sosyolojisi dersine Hayrettin Ökçesiz girerdi. Bize
eşit göz hizasından bakar, taleplerimize olumlu yaklaşırdı. Herkesin bildiği kelimelerden uzak durur; dil devrimiyle gelen sözcükleri kullanırdı. Ben o dile mesafeli olduğum için, derslerde ve sınavlarda
yerleşik Türkçeyi tercih ederdim. Hoca da bunu mesele yapmaz; her seferinde
kağıdımın hak ettiği puanı verirdi.
Bir sınav sonrası, koridorda hocanın etrafını
saran bir grup öğrenci, soruların zor olduğundan yakınıyordu. İşin tuhafı, o
öğrencilerin tamamı, hocayla aynı dili konuşan devrimci gençlerdi. Ben de bu
tartışmayı biraz geriden izliyor, derste anlatılan konularla uyumlu olan sorulara
niçin itiraz edildiğini anlamaya çalışıyordum. Öğrencileri sabırla dinleyen hoca,
bana döndü.
— Mehmet, sorular zor muydu, dedi.
Saygılı bir üslupla cevap verdim:
— Bu sorunuza cevap verirsem arkadaşlara ayıp olur Hocam.
Öğrenciler şaşkınlık içinde yüzüme baktılar. Hiçbir şey demeden dağılıp gittiler.
Bir de hocaların çiçeği burnunda asistanları vardı. Gökhan
Antalya ve Turan Yıldırım gibi… Onlar, teorik ders anlatmaz, pratik
kur çalışmalarını yürütürlerdi. Yaşları bize yakın olduğu için dersleri
eğlenceli geçerdi. Onlar bizden yıllar sonra hukuk dünyasının namlı hocaları
oldular.
Yolun Öbür Yarısı
Üçüncü sınıfa kendimizi daha iyi hissederek başlamıştık. Fakültenin acemileri olmaktan çıkıp kıdemli öğrencileri arasına katılmıştık. Şehri ve fakülteyi tanımış olmanın verdiği rahatlığı yaşıyorduk. Ders dışı zamanlarda bol bol kitap okuyor, tiyatro, konferans, panel gibi kültürel etkinliklere katılıyorduk. Tarihi yerleri geziyorduk. Tanımak istediğimiz şair ve yazarları ziyaret ediyor, onlardan feyz almaya çalışıyorduk. İdarenin kurduğu Kültür Sanat Komisyonun sınıf temsilerinden biri de bendim. Sık sık tiyatro, gezi, konferans gibi programlar tertipliyorduk. Bu komisyonun başkanlığını Türk Dili Hocamız Leyla Nimet Başak yapıyordu. İkinci sınıfın temsilcisi olan Kerami Gürbüz’le samimiyetimiz bu sayede başladı.
O öğrenim yılının ocak ayında, fakülte bünyesinde “tabiat” konulu bir şiir yarışması düzenlendi. Başvuru süresi devam ederken, İstanbul, tarihinin en karlı kışlarından birine teslim oldu. Gazeteler, günlerce yağan kardan dolayı İstanbul’da hayatın felç olduğunu yazıyordu. Bir akşam, yurdun etüt salonunda, pencere kenarında bir masada ders çalışırken kar yağışının yeniden başladığını gördüm. Hem de ne kar… İşte o an ders kitabını bir kenara itip ‘kar taneleri’ adlı şiiri yazdım. Yarışmaya bu şiirle katılıp birinci oldum. Şiir şöyle başlıyordu:
Sükûtu dinliyorum, nefesimi tutarak,
Ağlayan
pencereme düşer kar taneleri,
Rüzgârdaki
hırçın ritme uyarak,
Kimsesiz
çocuklarla koşar kar taneleri.
Son sınıfta şiir kitabı yayınlamak
gibi bir maceraya giriştim. Tabii 20 yaşındaki toy bir şairin kitabını hiçbir
yayınevi yayınlamayacağı için kitabı kendim bastırdım. Tüm paramı bu işe
yatırdığım için ders kitaplarını dahi alamamıştım. Allah’tan arkadaşlarım beni
yalnız bırakmadılar. Her biri satış işine dört elle sarılıp beni büyük bir
hezimetten kurtardılar. Fakülte koridorlarında kitaplı şair olarak dolaşmak güzeldi. Ama şimdiki
aklımla böyle bir maceraya atılmazdım.
Fakültemizin kurucu dekanı Ergun Önen, aynı
zamanda medeni usul hukuku ve icra iflas hukuku hocamızdı. Disiplinli bir
adamdı. Öğrencilerin yalnız derslere devam durumuna değil, kılık kıyafetine de
dikkat ederdi. Devam konusundaki titizliği neyse de erkek öğrencilerin derse
traşlı, ceket ve kravatlı gelmesini zorunlu tutmasını anlamakta zorlanır,
kendisine içten içe kızardık. Yıllar geçip, adliye koridorlarında meslek
ciddiyetinden uzak kıyafetlerle dolaşan hukukçuları gördükçe, o disiplinin
ancak o yaşlarda kazanabildiğini anlar olduk.
Ceza Özel Hükümleri dersimize giren Köksal
Bayraktar’ın çakır gözlerinden enerji fışkırırdı. “Siyasi suç” diye bilinen
netameli konulara girmekten çekinmez, ateşli tartışmalarımızı bilgece bir
hoşgörüyle yönetirdi. Anlattığı konuları, uygulamadan çıkardığı çarpıcı
örneklerle zihnimizde kalıcı hale getirirdi. Bir defasında, “çocuklar, bir
tiyatronun kulisinde yaşanan bir olayı doğru anlamak için önceden kulisi
tanımalısınız” demişti. Hocamın sözünü tuttum. Bir tiyatronun kulisini gezdim.
İş Hukuku dersimize Turhan Esener girerdi.
İlerlemiş yaşına rağmen çok şık giyinir, babacan bir üslupla ders anlatırdı.
Geçmişte bakanlık da yapmış olan hocamız, yürüdüğü uzunca yolun imbiğinden
süzülen ufuk açıcı anlarını bizim kulağımıza birer küpe gibi takardı. Aynı
özellikler İdari Yargı dersimize giren Vakur Versan ve Mukayeseli Hukuk
hocamız Selahattin Sulhi Tekinay için de geçerliydi. Onlar fakültemizin duayen
hocalarıydı.
Üniversite rektörümüz Orhan Oğuz’un, fakültenin
ilk mezuniyet töreninde söylediği, “çocuklar, gücünüzü oturduğunuz koltuktan
almayın, oturduğunuz koltuğa güç verin” cümlesi aradan geçen bunca yıla rağmen
ilk günkü tazeliğiyle hafızamdadır. Bu söz, “yaptığınız işe ehil ve layık olun”
cümlesinin hocanın dilindeki karşılığıydı.
Öğrenciliğin güzel taraflarından biri, başarının bilgiyle
ölçülmesiydi. Hocanın dünya görüşü sizinkinden farklı olsa bile kâğıdınızın hak
ettiği notu alırdınız. Sizin notunuz başkasına, başkasının notu size
verilmezdi. Yani bilgiyle başarı arasında kopmaz bir bağ vardı. Ama varlık
nedeni, herkese adalet dağıtmak olan yargı teşkilatında bile ehliyet ve liyakat
ile yükselme arasında böyle bir ilişki yoktur. Gücü elinde bulunduranlar,
kendilerinden olanları kayırıp diğerlerini dışladıkları için, meslekî yeterlilikle
yükselme arasında doğru orantıdan söz etmek mümkün değildir.
Sınıf Arkadaşlarım
120 kişilik sınıfımızın beşte biri kızdı. Sınıf
arkadaşlarımızdan sadece 20-25 kişinin ailesi İstanbul’da oturuyordu. Geriye
kalanların tamamı, tıpkı benim gibi taşradan gelmişlerdi. Dersler başladıktan
birkaç ay sonra arkadaş grupları oluşmaya başladı. Herkes kendine benzeyenlerle
yakınlaştığı için gruplar, dünya görüşüne ve içinden gelinen sosyal çevreye
göre şekillendi. Bu durum, dört yıl boyunca önemli bir değişim geçirmeden sürüp
gitti.
Her öğrencinin siyasi görüşü vardı ama uçlardaki öğrenci sayısı çok azdı. Uçtakilerin dersleri zayıftı. Kendilerini kurtarmadan memleketi kurtarmak gibi ham bir hayalin peşinde koştukları için, onlar arasında fakülteyi dört yılda bitiren kimseyi görmedim.
Yurdun
dört bir köşesinden gelen arkadaşlarım sayesinde, yerel şiveleri, alt
kimlikleri, yöresel insani özellikleri, dini ya da siyasi grupları, kültürel
ögeleri tanıdım. Her birinden çok şey öğrendim. Kuşkusuz hepsiyle aynı nispette
samimiyet kuramadım. Bazıları daha fazla öne çıktı.
Sınıfımızın abisi Halil Paşaoğlu idi. 40
yaşındaydı. Bergamalıydı. Buğulu bir sesi vardı. Kökü, Osmanlı sarayına
dayanıyordu. Fakülteye başlamadan önceki hayatında hem zirveyi hem de dibi
görmüştü. Çok zenginken kefillikten dolayı dibe vurmuş, hileli iflastan
cezaevine düşmüş, oradayken hukuku kazanmıştı. Kendisiyle çok samimi olduk. Her
türlü sırrını paylaşırdı benimle. Ne yazık ki mezun olduktan sonra bir daha
görüşemedik. Aramızdan erken ayrıldı.
Mehmet Kahraman karizmatik bir delikanlıydı. Trabzonluydu. Adaştık
ama ikimizin de ilk ismi kullanılmadığı için bu durum bir karışıklığa yol açmıyordu.
O “Kahraman” diye anılıyordu, ben “Üstat” diye... Arkadaşlarımın bana bu
şekilde hitap etmeleri, şiir yazmamdan kaynaklanıyordu. Kahraman’la ortak
paydamız okumak ve yazmaktı.
Genç yaşta kaybettiğimiz Ali İhsan Kal, Malatyalıydı. Kimseye kolay
ısınmaz, ısındığı insanın her türlü kahrını çekerdi. Sıkı bir Müslüm Baba ve
futbol tutkunuydu. Suat Keş, Gaziantepli,
yakışıklı bir delikanlıydı. Kahkeyi ve “yoorum” sözünün mahalli lehçede bir
kalıp olarak kullanıldığını ondan öğrendim. Kayıtsız görünürdü ama arkadaşları
için bir sorumluluk alması gerektiğinde sessizce öne atılır ve üzerine düşeni
yapardı.
Kızlardan Sibel Kırdar sınavlarda aldığı yüksek
notlarla, Filiz Saraç derslere aktif katılımıyla dikkat çekiyordu.
Arada bir arızalı tipler de çıkıyordu. Benimle aynı
sınıfta okuyup aynı yurtta kalan bir arkadaş da böyle biriydi. Borcuna sadık
değildi. Bu huyunu bilmediğim için, borç para isteyince verdim. Aradan on ay
geçmesine rağmen borcunu ödemedi. Üçüncü sınıfın finallerine ailemin yanında
çalışmaya karar verdim. Ona, “Ben, Erzurum’a gidiyorum, bir ay yokum, yurt
paramı yatır” dedim. İtiraz etmedi. İnandırıcı bir şekilde “tamam” dedi. Meğer
sözünde durmamış. Son ödeme günü geçtiği halde yurt paramı yatırmamış. İdare,
hoparlörle yurt paralarını ödemeyen öğrencilerin isimlerini anons etmiş. O gün,
mesai bitimine kadar, yurt parasını ödemedikleri takdirde, yurttan
ilişiklerinin kesileceği bildirilmiş. O isimler arasında ben de varmışım.
Bereket, bu anonsu Suat Keş duymuş da benim paramı yatırmış. Döndüğümde bu
hadiseyi duydum ve çok canım sıkıldı. Suat’ın parasını ödeyip teşekkür ettim.
Borcunu ödemediği gibi verdiği sözde durmayarak beni zor duruma düşüren o
kişiden alacağımı tahsil edip alakamı kestim.
İstanbul Bir Taşına Acem Mülkü Fedadır
Yüzyıllar boyunca içinden geçen herkesi büyüleyen
İstanbul bizi de kendine meftun etmişti. Nüfusu 6 milyondu. Şairin dediği gibi
güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyardı. Türkçesi bülbül kokuyordu. İstanbullu
olmayan herkesi “taşralı” sayan rafine insanların sayısı hiç de az değildi.
Taşradan aldığı göçü kendisine benzetme kabiliyetini henüz kaybetmemişti. Tren
ya da vapurla seyahat eden insanların üçte birinin elinde kitap ya da gazete olurdu.
Vapurla karşıya geçerken, yeşillikler içindeki tarihi
yarımadanın üzerinden yükselen kubbe ve minarelere hayran kalırdım. Sirkeci’den
Sahaflar Çarşısına doğru yürürken, bütün zamanlara ait eserleri aynı anda
görmenin sürurunu yaşardım. Denizle gökyüzünün, Beyazıt’la Beyoğlu’nun, Selatin
Camilerle Kadim Kiliselerin zıtlıktaki uyumunu izlerken bu şehri bize ait kılanlara
karşı şükran duygularım kabarırdı. Şehrin bütün sırlarını saklayan ulu çınarlar
bilgece susar, parklardaki laleler günlük hayatın estetiğinde dalgalanırdı. Boğazda
bir gerdanlık gibi asılı duran Boğaziçi Köprüsü, geçmişi geleceğe kavuştururdu.
1988’in eylülünde mezun oldum. Buna çok sevindim ama
tutkuyla bağlandığım şehirden ayrılmanın burukluğunu da üzerimden atamadım.
Mezun olduktan sonra fakültemle ilgili duyduğum en acı
haber, Haydarpaşa binasından tahliye edilip Göztepe’ye taşınmasıydı. Ölülerin
hatıralarına saygı duyduğunu söyleyerek fakülte binamızı elimizden alanlar, 35
yıl boyunca o binada hayatının en değerli yıllarını geçiren binlerce dirinin
hatıralarını maalesef göz ardı etmişlerdi. Oysa Hukuk Fakültesi Haydarpaşa’ya
çok yakışıyordu. Fakültemiz, o binaya bir daha geri döner mi? Bence döner. Peki,
ne zaman döner? İşte onu bilmiyorum. Ama inanıyorum ki, günün birinde Marmara
Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan taşralı bir delikanlı, kayıt yaptırmak
için İstanbul’a geldiğinde, otobüsten Göztepe Kampüsünde inecek; nizamiye
görevlisinin “fakülteniz Haydarpaşa’ya taşındı” demesiyle birlikte minibüse
yönelecektir.
Tıpkı 42 yıl önce benim yaptığım gibi…
16 Mayıs 2026 Cumartesi
Şiirlerle Kanatlanan Dilimiz / Mehmet Taştan
Dil bir milletin ortak malıdır. O milletin fertleri sayesinde varlığını
sürdürür; onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır.
Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile
yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır. Kanun dil ile
yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.
O nedenledir ki, dilin canlı kalmasında, gelişip
yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir işlevi vardır. Ancak bu işlevin, bütün bireyler
bakımından aynı seviyede olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir
çocuğun dilini belirlemede, annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla
ziyandır. Çünkü çocuğa dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili”
vardır ama hiç kimsenin baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin
gelişiminde, bazı değer ya da olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu
tartışmasızdır.
Bu manada, ruhumuzu ısıtan dinin ve hissiyatımızı
derinleştiren şiirin, lisanımızın şekillenmesinde çok güçlü bir etkiye sahip
oldukları vakıadır. Şöyle ki, Almanların, Vatikan Kilisesindeki İncil’in dili
olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı kabul eden Türkler de Kur'an dili
olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un
11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün Türkçe-Arapça olması sonucunu
doğurmuştur. Dokuz bin Türkçe kelime içeren sözlük
adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme oranını göstermesi
bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan “Türk” kelimesi
dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında Ali Emirî’nin,
Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize kazandırdığı o muhteşem
eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi kelimeleri okumaksa dilin
devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.
Gazneliler zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak Türkçemize derinlemesine nüfuz etmiştir. Öyle ki işi, Selçuklu Saraylarında edebiyat ve resmi dil olmaya kadar vardırmıştır. 13. Yüzyılda, Anadolu semalarında bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın, birkaç şiiri dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi adına tam bir talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yapılmış bir sitem gibidir. Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin, Arapça ve Farsça kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dillerden kelime alınması değil, dilimizin fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır.
Mevlana’nın dilde bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır. Türkçeyi bir kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk günkü tazeliğiyle içilmektedir.
Yunus Emre, Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl
önce söylediği, "Yaradılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü"
şeklindeki sözle, günlük hayatımızın estetiği olmuştur.
Şiirleriyle dilimizi asude bir bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim
işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizelerinde
hem kendi özünü anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile
getirmiştir. “Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise
kullandığı kelimelere bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap
yalap” ifadesi, onun sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah”
anlamına gelen “Çalap” ismi de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz kalmadan
Türkçemize yerleşmiştir.
16. yüzyılda sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve
Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle
dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir. “Beni candan usandırdı cefâdan yâr
usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime
dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan anlaşılabilecek berraklıktadır.
Mısradaki kullanımından, manası tahmin edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü”
anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin
taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran
olsa nâm u nişânımı” mısralarında sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanının yüzyıllardır kullandığı “sınık” kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür.
Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına
gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel söyleyişidir.
Divan şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça
terkiplerle yorduğu Türkçe, 17. yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf
ve lirik biçimde akıtılmıştır. Dil nehrimizin ana damarlarından birini
oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken
kalbi yanar gövünür / Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim
yıkışır dağlar” şeklindeki dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi
ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek, üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek,
kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak, güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk
lisanında bu denli yetkin olan şair, “Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme
batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an
alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam zenginliğiyle dil bahçemize ait
kılmıştır.
Karacaoğlan’ın başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış, ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin, devletimizin, mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.
18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerine hem de Karacaoğlan’a selam göndermiştir.
19. yüzyılın hikemi ustalarından Ziya Paşa, sade ve etkili diliyle, mısraları en çok ezber edilen şairlerden biri olmuştur. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde /…/ Allah'a sığın şahs-ı halimin gazabından / Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir /…/ Asaf’ın miktarını bilmez Süleyman olmayan, / Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” mısralarında olduğu üzere, pek çok beyti vecizeye dönüşmüştür.
Dilimiz,
dokuz bin yıla yakın bir geçmişe sahiptir. O uzun ömrün, sadece Osmanlı
döneminde yedi bin civarında şair çıkarmıştır. 20. Yüzyıl başında, bütün
zamanların zirvesine çıkan Türkçenin ihtişamında, her
birinin az yada çok katkısı olmuştur. Bu zengin kaynaktan, meramı ifade edebilmek
için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkündür. Ama okuyacağımız kişiler
değişse bile varacağımız sonuç değişmeyecektir.
Çünkü bizim dilimiz, felsefeden yukarıda dinden aşağıda olan şiirle kanatlanmaktadır.
(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 110. sayısında yayınlanmıştır.
7 Mart 2026 Cumartesi
İçimde Dalgalanan Bir Tören / Mehmet Taştan
Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün
ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını
şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan
cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın
kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini
gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a,
Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti.
Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine
asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği
yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler
bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır”
sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.
Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da
1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne
sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti. 2007’de faaliyete
geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı
balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat
Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu
dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir
de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi
çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu
Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar
hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale
getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır
birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam
teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu
iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört
yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de
ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu. Yıllar bu
şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten
sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya
taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne
taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.”
Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine
döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola
düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk. Irmak,
Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…
Nizamiye
girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı
başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce
soğuk, yağmursa iyice artmıştı.
Önümüzde
yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,
izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar
yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni
yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a…
Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi
aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar…
Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına
yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer
kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke
bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara
aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim,
Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa…
Zihnim,
bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle
kendime geldim.
“Her
şey vatan için… Her şey vatan için”
Yaklaştıkça
gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni
takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca
gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü
kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle
yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı
kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu
cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her
ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o
kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden
her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde
tüten bir buhara dönüşüyordu.
Töreni izleyenler arasında, toplumun her
kesiminden insanlar vardı. Seküleri, liberali, dindarı bir
aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin
tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun
her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük
siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.
O
istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında
gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı.
Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle
gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde,
vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü
elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin
orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin
terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını
gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu
yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu
bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne
dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri
çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu.
Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve
medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin
hücrelerine kadar sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz
günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000
askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen
askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu
büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu
katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük
trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı.
Muhayyilem
geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız
çocuğunun heyecanıyla buluştu:
– Anne!... Babam geliyor,
dedi.
Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet
geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler, ıslanarak
geliyorlardı.
Keşke, bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.
(*) Bu yazı, Edebiyat
Ortamı Dergisinin 109.
sayısında yayınlanmıştır.




