13 Eylül 2026 Pazar

Konferans

 


İki Dünya Bir Kutsal: Zeytin Ağacı / Mehmet Taştan

 

Atina ve Kudüs, Akdeniz’in iki kadim şehridir… Biri Antik Yunan Felsefesinin, diğeri Hristiyanlığın doğum yeri… Biri filozoflar şehri, öbürü peygamberler diyarı… Biri aklın yükseldiği, öbürü vahyin indiği yerdir. Her iki yerdeki mesaj da sokağa hâkim güçler tarafından hoş karşılanmamış; insanlık belleğinde kalıcı hasar bırakan yöntemlerle imha edilmek istenmiştir.  Atina’da, kurulu düzene aykırı fikirler söylemek Sokrates’i idama götürmüş; Kudüs’te genç peygamber Hz. İsa, kendisine vahyedilen dini tebliğ ettiği için Hristiyan kaynaklarına göre çarmıha gerilerek öldürülmüştür.

Ancak iki şehrin benzerliği burada başlamaz. Zeytin ağaçlarının kutsandığı devirlere kadar geriye gider. Ki o zaman yeryüzünde ne Atina diye bir şehir vardır; ne de Kudüs’te İsa’nın geleceği bilinmektedir.

Atina’nın, zeytin ağacını kutsal sayması mitolojik bir öyküye dayanır. Anlatıya göre, Ege’nin karşı kıyısında Attika Bölgesine yeni bir şehir kurulur. Şehir yeni kurulduğu için henüz kalıcı bir ismi yoktur. Denizler tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena şehre kendi adlarını vermek istemektedirler. Her iki tarafın da çok istekli olduğunu gören Zeus, taraflar arasında kavga çıkmaması için meselenin bir yarışmayla halline karar verir. Her ikisinin de şehre birer armağan sunmasını, en güzel armağanı sunanın şehre isim verme hakkını kazanacağını söyler.

Halkın gözü önünde gerçekleşen yarışmada, meydana ilk önce Poseidon çıkar. Elindeki üç dişli mızrağı toprağa saplayıverir. Toprak yarılır ve içinden bir at çıkar. İzleyiciler arasından “zafer” diye bir ses duyulur.

Sıranın kendisine geldiğini gören Athena, meydanın ortasına kadar endamlı bir şekilde yürür. Diz çöker ve toprağa bir şey eker. Herkes sükûnet içinde sonucu beklerken, dikilen şey, bir anda kocaman bir zeytin ağacına dönüşür. Onu, halkın uğultulu bir alkış tufanı izler. Ardından Zeus konuşur: “Elbette ki at önemlidir. Onunla ülkeler dolaşıp zaferler kazanabilirsiniz. Ama bir şehir için zeytin ağacı daha değerlidir.  Zira o varlığıyla şehri güzelleştirir. Gölgesiyle serinletir. Meyvesiyle insanı besler, yağıyla ışık olur, ağacıyla ısıtır” der ve Athena’yı yarışmanın galibi ilan ederek şehre “Atina” ismini verir.

Masalsı zamandan ölçeksi zamana geçişle birlikte Atina’da çok şey değişti. Mucit ruhlu insanların kurulu düzene isyanı, Olimpos’un tahtını sallanmaya başladı. Antik Atina Agorasında “sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” diyen Sokrates, o sarsıntının başlangıcı oldu. Onu, Platon ve Aristo gibi filozoflar takip etti. Onların açtığı bu yol, düşünce dünyasında o kadar kalıcı bir etki bıraktı ki, değişik ülkelerde farklı yüzyıllarda yaşamış önemli düşünce adamlarını bir tuvalde buluşturan Rafael, eserine “Atina Okulu” adını verdi.

Bu büyük değişime karşın, o yerde zeytin ağacına atfedilen kutsallık hep aynı kaldı. Şehir içi yerleşim alanlarında ilk zamanlar sadece yargıçların, senatörlerin ve avukatların evlerinin önüne dikilen bu ağaçları her geçen saygıyla selamlıyordu. Ölümsüzlüğün, bereketin ve barışın sembolü sayılan zeytin ağacının izinsiz sökülmesi ya da kesilmesi idamlık suç sayılıyordu.

Zeytin ağaçlarının sembolleşmesine ilişkin Kudüs’teki anlatımlar ise doğrudan kutsal metinlerde yer alıyordu. Nuh Tufanının devam ettiği sırada, suların çekilmeye başlayıp başlamadığını anlamak isteyen Hz. Nuh, geminin penceresini açıp güvercini eliyle dışarı saldı. Uçup giden beyaz güvercin, akşama doğru gagasında taze bir zeytin dalıyla geri döndü.[1] Bu zeytin dalı, suların çekilmeye başladığının ve bir yerlerde zeytin ağaçlarının su üstüne çıktığının müjdecisi olmuştu. Gemidekilere bayram sevinci yaşatan bu haber, Allah’ın, bir güvercinin gagasında insanlığa gönderdiği merhamet mektubu olarak okunmuş; her bakanın başka bir anlam yüklediği zeytin dalı barışın evrensel sembolü olmuştu.

İnsanlığın ikinci başlangıcı kabul edilen Nuh Tufanının ne zaman ve nerede yaşandığı sorusunun cevabı bugüne kadar bulunamadı. Ancak Tevrat’taki zeytine dair anlatımlar da o kıssayla sınırlı kalmadı. MÖ 14. yüzyılda Mısır’da başlayan hayatının son kırk yılını Tih Vadisinde sürdüren Musa’nın, İsrailoğullarını götürmeye çalıştığı Kenan Elleri, “zeytinyağı ve bal diyarı” olmakla övüldü.[2] Mabetteki “kandillerin sürekli yanıp ışık vermesi için saf zeytinyağı getirmelerini söyle.”[3] “Zeytin yağı karışımlı mukaddes mesh yağı hazırla.”[4] şeklindeki buyruklarla anıldı.

Kudüs’ü aldıktan sonra Sion Tepesine yerleşen Davut Peygamber’in, “Ben Tanrı'nın evinde yeşeren bir zeytin ağacı gibiyim”[5] dediği yazılıdır. Aynı metinde, “Rab, Sion’u seçti. Kendisine mesken olarak onu istedi. Rahat yerim ebediyen budur. Burada oturacağım. Çünkü bunu istedim”[6] şeklindeki ifadeler de bulunmaktadır.  Birbirini tamamlayan bu anlatımlardan, Sion tepesinde bulunan tanrının evindeki peygamber ile zeytin ağacının aynı seviyede kutsal sayıldığı sonucu çıkmaktadır.

Zeytin dalı, Hristiyanlarca da barışın sembolü kabul edilmektedir. Ancak zeytin ağacına yüklenen anlam geçmişten devralınandan başka bir noktaya taşınmıştır.  Şöyle ki, onların inanışına göre, Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Zeytindağı’nda dua edip gözyaşı dökmüştür. Bu nedenle peygamberin ayak bastığı ve gözyaşının aktığı o mekân kutsallaşmıştır. Hz. İsa, insanların kurtuluşu için çarmıha gerilmeyi bilinçli ve gönüllü bir fedakârlık olarak kabul etmiş ve zeytin ağacından yapılan bir çarmıha gerilmiştir. O, çarmıhta öldükten sonra yeniden dirildiği için, zeytin ağacı “yeniden doğuşun” sembolü sayılmıştır. Ortodokslar ise vaftiz ve takdis suyuna zeytin yağı damlatılmasını ritüelin geçerlilik şartlarından biri olarak görmüşlerdir.

Son semavi din olan İslam, Allah’ın, Sion Tepesinde ikamet ettiği inancını reddettiği gibi Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği iddiasını da reddeder.  Ancak önceki semavi dinlerin zeytin ağacına yönelik hürmetini genel anlamda sürdürür. İslam’ın doğduğu Mekke-Medine bölgesinde hiç yetişmeyen zeytin ağacından Kuran’da hep olumlu anlamda söz edilmesi bunun en açık delilidir. Hz. Muhammed’in, "zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın; çünkü o, mübarek bir ağaçtandır" şeklindeki hadisi, zeytin ağacının kutsallığını tartışmasız kılmaktadır. Allah’ın “incir ve zeytin üzerine yemin etmesi”[7] ve onu “mübarek zeytin ağacı”[8] diye övmesi, verilen değerin vardığı nihai noktayı göstermektedir.

Kutsal metinlerin zeytine verdiği bu değer teoride kalmamış, zeytinin asli vatanı olan Akdeniz havzasını bir zeytin ağacı cennetine dönüştürmüştür. İspanya’nın açık ara dünya birincisi olduğu zeytin yetiştiriciliğinde, yüzyıllardan beri İslam'ın bayraktarlığını yapan Türkiye ikinci, Mitolojiler diyarı Yunanistan üçüncü, Hristiyanlığın merkezi olan İtalya dördüncü sıradadır. Ve bugün dünyada her zamankinden daha fazla zeytin ağacı var. Bu semavi dinlere inanan ya da mitolojik öykülere anlam yükleyen insanlar için kıvanç verici… Ancak zeytin ağacının temsil ettiği barışın, yeniden doğuşun, bilgeliğin ve bereketin neresindeyiz?

Herhalde işin bu yanı insanlık adına esef verici… Zira soykırımların devam ettiği ve güçlünün zayıfı ezdiği bir dünyadan geçiyoruz ne yazık ki… 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Tevrat, Tekvin 8/11

[2] Tevrat, Tesniye 8/8

[3] Tevrat, Çıkış 27/20

[4] Tevrat, Çıkış 30/23

[5] Eski Ahit, Mezmurlar 52/8

[6] Eski Ahit, Mezmurlar 132/13

[7] Kur’an-ı Kerim, Tin Suresi-1

[8] Kur’an-ı Kerim, Nur Suresi-35


20 Temmuz 2026 Pazartesi

Hiç Bitmeyen Batı Yolculuğumuz / Mehmet Taştan

Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. 2. Mahmut da bu işin miladı sayılır. Zira O, batıdan aldığı ilhamla, modern okullar açmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Avrupa’ya öğrenci göndermiş, kılık kıyafette yenilikler yapmıştır. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının devletle olan bağını kesmiştir. Bu icraatlarından dolayı “gavur padişah” diye anılan 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan padişah olarak girmiştir.

Oysa “batı” kişinin bulunduğu yere göre değişen bir yön ifadesidir. Bu açıdan baktığımızda, Türklerin iki bin yıl boyunca hep doğudan batıya doğru gittiğini görürüz. Akınları ve göçleri hep doğudan batıya doğru olmuştur. Tarih sırasına göre birbirini takip eden Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar doğudan batıya doğru uzanan bir silsile halinde dizilmişlerdir eski kıtaya... Doğu nostaljidir, batı gelecek… Selçuklunun eserleriyle ihya ettiği Anadolu'yu, Osmanlının ihmal ettiği iddiasının sırrı da burada gizlidir. Çünkü o devletler, eserlerin çoğunu hâkim oldukları coğrafyanın batısına inşa etmişlerdir. Selçuklu, kendi egemenlik sahasının batısı olan Anadolu'yu eserleriyle ihya ederken, aynı ufka sahip olan Osmanlı da imar ve inşada Balkanlara ağırlık vermiştir. Balkanlara yani Rumeli’ye… O seyir devam edebilseydi, geç dönem Türk eserleri Rumeli’de değil, Almanya topraklarında yükselecekti.

Batıya yönelme, sadece coğrafya değişikliğinden ibaret değildir. İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Farabi, bedenen Türkistan'dan batıya doğru yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Gazneliler ve Selçuklar, göç yollarında karşılaştığı İran’ın bürokratik yapılarından, dil ve edebiyatından yoğun şekilde etkilenmiştir. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize Farsçadan geçmiştir. Osmanlıyı da kendi batısında kalan Roma’nın kurumları etkilemiştir. Bu durum, ruhunu İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.

Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de batılı… Arap ya da Fars kızı değil…

Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması düşünülmemiştir. Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır. 

Batının sembolik değeri yüksek şehirleri bize daima cazip gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Kadim şehir İznik, bir süre de Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu. Doğumuzda kalan şehirler değil.

Bu tercihlerin onlara benzeme iradesiyle değil, o yerleri İslam beldesi kılma ve halkın Müslüman olmasının önündeki engelleri kaldırma amacıyla yapıldığında kuşku yoktur. Ancak her ilişki, karşılıklı etkileşimi doğurmaktadır. Bu etkileşim, güçlü olduğumuz zamanlarda lehimize işlerken, zayıf olduğumuz dönemlerde tersine dönmüştür. Ayasoyfa’yı kiliseden camiye dönüştüren Fatih’in, Venedikli ressam Gentile Bellini'ye resmini çizdirmesi, yükselme dönemindeki etkileşime çarpıcı bir örnektir. Gücümüzün dibe vurduğu zamanlardaki görüntü ise bundan tamamen farklıdır. Ulus devlet idealini hayata geçiren Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı 19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar, gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum, batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır. İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850, 1858), memuriyete girişte din ayrımına son verilmesi (1856), nizamiye (laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876) takip etmiştir. Yaşanan süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”

Bireysel göçlerin de aynı yöne doğru olduğunu görürüz. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani... Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip, hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan yedi asır sonra Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır. Eğitim için yurt dışına giden gençler de genellikle batıdaki ünversitelere yönelmektedir.

Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı seyrin başka bir yansımasıdır. 

Ülke içinde bile, doğu illerinden göç edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz. Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.

Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce suretini putperest olur” mısralarını yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist ama etkileyici...

Zalim çehresine karşı, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün badireleri aşarak bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir. O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle harmanlayarak sahiplenme yolunu seçmiştir.

Hiç bitmeyen bu yolculukta, şimdi  internet ve yapay zekâ meznilindeyiz. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, mahiyetine ve kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgi ve düşünceyi kayda alıyor ve bunları, bütün kullanıcılarına aynı hızla yayıyor. Üstelik, hiçbir şeyi unutmuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca toplumun öncülerini değil, hayatta olan herkesi muhatap kabul ediyor ve etkileme kapsamına alıyor. Orta çağda icat edilen barutun, şatoları yıkıp derebeylikleri merkezi hükümetlerin emrine vermesi gibi sanal dünya da inanç ve düşünce içeren kapalı kutuları kırıp, evrensel tartışma zeminine taşıyor. 

Bu tablo, sanal dünyada rekabet şansı olmayan lokal ve kapalı devre telkinlerin, yeni nesilleri etkileme gücünü günden güne zayıflatıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile ihtiyacımız var. Bu söylemin, inandırıcı olabilmesi için, o dili kullananların söylemi ile eyleminin birbiriyle uyumlu olması, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalıp hayatın her alanına nüfuz etmesi gerekiyor.

"Kökü mazide olan bir âti" inşa edebilmek için buna emek vermeliyiz. Yoksa kimliğimizin içi boşalır, geriye sadece adımız kalır.

(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 111. sayısında yayınlanmııştır. 

 

3 Haziran 2026 Çarşamba

Hukuk Fakültesi Haydarpaşa'ya Çok Yakışıyordu / Mehmet Taştan

 


                                           Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın,     
                                           hayatın en uzun yarısı ilk yirmi yıldır.
        

                                                                                   (Panin)                                         

        Fakülteye Giden Yol

Zihnimizin bir köşesinde flu halde duran bir düşünce, bazen dışarından atılan küçük bir kıvılcımla patlayıp büyük bir şölene dönüşebiliyor. Benim hukuk yolculuğum da böylesi bir kıvılcımla başladı.

Eylül 1983’te okullar açıldığında Erzurum Lisesi son sınıfa başladım. Matematik öğretmenimiz Erdoğan Sert, aynı zamanda sınıf hocamızdı. O nedenle rehberlik dersimize de giriyordu. Matematikte sadece ders işlerken, rehberlik saatinde bizim için hayatın bütün pencerelerini açık tutardı. Her konunun konuşulmasına izin verir, söz alan öğrencileri sükunetle dinlerdi. Konu belli bir olgunluğa kavuşunca söze girer, hikâyelerle süslediği kanaatini bizimle paylaşırdı. Bunu yaparken, kendi başından geçen hadiseleri, geçmişteki hatalarını, pişmanlıklarını dile getirmekten çekinmezdi. Böylece bize, hem  topluluk önünde konuşabilme hem de hadiselere farklı cephelerden bakabilme yeteneği kazandırırdı.

Rehberlik saatinde, sık sık söz alan öğrencilerden biri de bendim. Bir seferinde hocamın, söylediklerime ilişkin değerlendirme yapmasını beklerken, öyle yapmadı ve hiç ummadığım bir soru sordu:

Mehmet, sen nereyi okumak istiyorsun?

Edebiyat Fakültesini Hocam.

Tebessüm ederek başını salladı:

Hayır Mehmet, sen hukuk ya da siyasal oku, dedi.

İnsan hayatına yön veren ışıltılı anlar var mıdır, bilmiyorum. Şayet varsa, benim hayatıma yön veren ışıltılı anlardan biri budur. Sadece 10-15 saniye süren bu konuşma, benim bütün bir hayatımı biçimlendirdi.

O günden sonra, hocamın vizyonu benim misyonum olmuştu. Görevim hocamın dediği yeri kazanmaktı.

O yılların Türkiye’sinde, her köşe başında bir hukuk fakültesi yoktu. Ülke genelindeki yirmi beş üniversitenin sadece altısında hukuk fakültesi vardı. Puanları da oldukça yüksekti. En eski olanları Ankara ve İstanbul Hukuk’tu. Diğerleri birkaç yıllıktı. Ne tuhaftır ki bu olumlu tablo içinde, önce tercih yapıp sonra sınava girmek gibi akla ziyan bir uygulama da vardı. Fakülteler hakkında önceden bilgi edinme şansımız azdı. Çünkü, internet henüz hayatımıza girmemişti. Radyo ve tek kanallı televizyon devletin tekelindeydi. İstanbul ve Ankara’da gece basılıp öğleye doğru taşraya dağıtılan gazeteler ise, hayatı hep bir gün geriden takip ediyordu. Buralarda, üniversitelerin tanıtıldığına ben hiç rastlamamıştım. Geriye, o fakültede okumuş ya da yolu oradan geçmiş olan birilerini bulup, onlardan bilgi edinmek kalıyordu. Doğrusu ben bunu da yapmamıştım. Sadece filmlerden tanıdığım İstanbul’un büyüsüne ve üniversite isminin cazibesine kapılarak, ilk tercih olarak Marmara Hukuk’u yazdım. Sınavın üzerinden 40-45 gün geçtikten sonra, Temmuz 1984’te yayınlanan gazeteden burayı kazandığımı öğrendim.

Fakülteye kaydolmak için yola çıktığımda, okulun yeri ve geçmişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Sorduğum kişiler fakültenin Göztepe’de olabileceğini söylemişlerdi. O yüzden, Marmara Üniversitesinin Göztepe kampüsü önünde otobüsten indim. Nizamiye görevlisi, hukuk fakültesinin o yaz Haydarpaşa’ya taşındığını söyledi. Bir minibüse atlayıp Kadıköy’e geçtim. Sahil göründüğünde, filmlerden tanıdığım sahnenin içinde buldum kendimi…

Burası, geldiğim yere hiç benzemiyordu. Issızlığın yerini ihtişam, ovanın yerini deniz, sükûnetin yerini telaş almıştı. Herkesin bir acelesi vardı. Kimisi otobüs duraklarına, kimisi iskeleye koşuyordu. Balıkçı teknelerinden yükselen sesler, minibüslerin korna seslerine karışıyordu. Rıhtımdaki vapurdan, gökte uçan martılara kadar, ses çıkaran bütün varlıklar “çabuk yetiş” dercesine ötüyordu. Karşıdan minareler ve Sarayburnu görünüyordu.

Fakültenin bulunduğu Haydarpaşa’daki tarihi binaya yürüyerek gittim. Dışarıdan son derece haşmetli görünen binanın içi yorgundu. Duvar boyaları dökülmüş, devasa kapı ve pencereleri hayli yıpranmıştı. Ama bunların hiçbirine takılmadım. Kaydımın hızlıca yapıldığı binadan, o yere ait olmanın verdiği gururla çıktım.

Bir ay sonra fakülteye başlamak için geldiğimde ilk şoku yaşadım. Beş çocuklu, düşük gelirli bir ailenin, üniversiteye giden tek çocuğu olmama rağmen yurt çıkmamıştı. Buna hiç ihtimal vermemiştim. Yurt çıkacağına kesin gözüyle bakıyordum. “Yanlış mı gördüm” diye listeyi birkaç kez kontrol ettim. Hayır, yurda yerleştirilenler arasında ismim yoktu. Üzüldüm, kendimi yalnız hissettim. Birkaç gün bocaladıktan sonra, bir akrabamın yardımıyla Göztepe’de bir öğrenci evi buldum. Kadıköy’den birkaç parça eşya alıp o eve beşinci öğrenci olarak yerleştim.

        Fakültede İlk Sene

Fakültede dersler, 1 Ekim 1984 Pazartesi günü başladı. Sınıf mevcudumuz 120 kişiydi. Köklü hukuk fakültelerinin onda biri kadar olan bu sayının, ders dinleme, hocaya ulaşma ve kantinden yaralanma konusunda büyük bir avantaj sağladığını henüz bilmiyorduk. Hepimizde bir ürkeklik vardı. Birbirimizle birer ikişer tanışıp yakınlaşmaya başladık.

Dersleri dikkatle dinliyorduk. Hocalarımızın bazıları kendi yazdığı kitabı okutuyordu. Kültürel arka planları çok güçlüydü. O yüzden zaman ve mekânın farklı boyutlarında rahatça dolaşıyorlardı. Bir derste Roma İmparatoru Jüstinyen’i öğrenirken, bir başkasında, Londra’daki bir barda birasını yudumlayan sıradan birinin hikâyesini dinliyorduk.

Anayasa Hukuku Hocamız Bakır Çağlar, yalnız ve mağrur bir adamdı. Bronz yüzüne tebessüm nadiren uğrardı. Özne ya da yüklemi eksik kalmış devrik cümleler kurar, kelimeleri vurgulayarak telaffuz ederdi. Kavramlarla konuşur, onlar arasındaki bağlantıları kurma işini bizden isterdi. Ama biz bunu çoğu zaman başaramazdık. “İdeolojilerin kurşuni sessizliğinden farklı bir müziğe geçiş” yapmayı çok iyi bilirdi. Konuyu pekiştirmek için anlattığı hikâyelerle bizi ne zaman nereye götüreceği belli olmazdı. Soljenistsin’in, Gulak Takım Adaları’na atıf yaparak başladığı bir dersin sonunda İngiltere’nin yüzkarası olan Talidomid Çocukları skandalını anlatabilirdi. Bütün sınavlarında defter-kitap serbest, konuşmak yasaktı.

Medeni Hukuku Hocamız Mustafa Dural, kürsüde aynı tempoyla gide gele ders anlatırdı. Şarkı söyleyen bir sanatçı gibi dersine konsantre olurdu. Arada bir bize dönüp soru sorardı. Verdiğimiz cevap doğru olsa bile kullandığımız kelimelerden dolayı ters köşeye yatabilirdik. Bir seferinde, şöyle bir örnek vermişti: “Adam devesini kiraya verir. Kiracı devenin üzerinde, sahibi devenin yularından tutarak çölde giderken bir yerde mola verirler. Mola yerinde, devenin gölgesinde kimin dinleneceği konusunda aralarında tartışma çıkar” dedi ve şunu sordu: “Ne dersiniz, devenin gölgesinde oturma hakkı hangisinindir”

Söz aldım:

— Kira sözleşmesiyle yolculuk boyunca deve üzerindeki tüm kullanma hakları kiracıya geçtiğine göre dinlenme yerinde devenin gölgesinden yararlanma hakkı da onundur, dedim.

— Gölge, devenin üzerindeki bir hak değil altındaki bir haktır, dedi. Karşılık veremedim. Susup kaldım.

Bir başka gün, derse geç giren iki öğrenciye saati sordu. Saatin niçin sorulduğunu anlayan öğrencilerden biri mahcup bir edayla “hocam, biraz geç kaldık” dedi. Hoca, aynı alaycı tavrını sürdürerek:

Hayır efendim geç kalmadınız. Yarınki derse geldiyseniz, çok erken geldiniz, diye karşılık verdi.

Roma Hukuku Hocamız Bülent Tahiroğlu renkli bir simaydı. Omzundaki deri çantası mütemmim cüzüydü. İri gözlükleri ve mat bakışlarıyla Romalıları andırdı. Öğrencilere laf atmayı severdi. Sürekli Romalıları andığı için öğrencileri ona “Bülentus Tahirus” lakabını takmışlardı. Hoca da bir üst sınıftan İsmail’in adını Berbero koyarak bizden tatlı bir intikam almıştı. Bu lakap da İsmail’in üzerine yapışıp kalmıştı.

İktisat Hocamız İlhan Uludağ, güzel ve zarif bir hanımdı. İktisat tarihinin öncü isimlerini ve o disiplinin temel kavramlarını yıllar boyunca unutamayacağımız bir şekilde anlattı. Bakanlık yapmış bir aşığının onu görmek için fakülteye geldiği, bu görüşmeyi istemeyen İlhan Hoca’nın görevliler tarafından başka bir kapıdan çıkarılıp arabasına bindirildiği fısıltı halinde konuşulurdu.

Zorunlu derslerin tamamı yıllıktı. Her dersten dört vize bir final sınavı yapılırdı. Bir dersin, final sınavına girebilmek için, dört vize ortalamasının en az 40 olması gerekirdi. Bunun altına düşen öğrenci o dersten vizesiz kalmış sayılır, haziran ayında yapılan final sınavına giremezdi. Vize ortalaması ne olursa olsun bir dersten geçmek içinse finalde en az 50 almak gerekirdi. Finalde başarısız olan öğrencilere bir de bütünleme sınavı hakkı tanınırdı. Yani sınıf geçme değil, ders geçme sistemi uygulanıyordu. Ancak bir dersten iki sene üst üste başarısız olan öğrenci okuldan atılırdı. Medeni Hukuk dersinden üst üste iki kez başarısız olan İsa Tanrıverdi okuldan atıldığı için intihar etmiş, bu haber hepimizi fena halde üzmüştü.

İşte bu sistemin geçerli olduğu fakülteyi, lisedeki çalışma temposuyla başarabileceğimi zannediyordum. Birinci sınıfın ilk vize sonuçları açıklandığında, bunun boş bir hayal olduğunu anladım. Çünkü dokuz dersin, beşinden 40’ın altında not almıştım. Bu notlara göre, ana derslerin tamamından vizesiz kalıyordum. Bereket, aldığım kötü notlar gözümü korkutmadı. Aksine uyanıp kendime gelmemi sağladı. Çalışma tempomu iki-üç kat artırdım. Derslerde düzenli şekilde not tutuyor, tuttuğum notları her akşam temize çekiyor ve sık sık tekrar ediyordum. İkinci vizelerde kayda değer bir ilerleme sağlayamasam da üçüncü vizelerden itibaren aldığım yüksek notlarla fark edilir hale geldim.

        Kelimelerle Başım Hep Dertteydi

Finalde, Roma Hukukundan geçemedim ve bütünlemeye kaldım. Bütünlemede sorulan sorulardan biri şuydu: Romalı köle, efendisinden izinsiz şekilde meyveliği satmıştır. Kölenin yaptığı bu satış işlemi geçerli midir? Malum, Roma Hukukunda taşınırlar ve taşınmazlara ilişkin tasarruf usulleri birbirinden farklıydı. O nedenle, satılan şeyin taşınır olup olmamasına göre cevap değişecekti. Sorudaki “meyvelik” kelimesi “meyve kabı” anlamına gelen bir taşınır mıydı yoksa “meyve bahçesi” anlamında bir taşınmaz mıydı? Ben bunun üzerinde düşünürken Bülent Hoca sınıfa girdi. Bana doğru yaklaşınca “Hocam, bu meyvelik taşınır mı taşınmaz mı” diye sordum. Hocamın soruma cevap vermesini beklerken, çok abes bir şey sormuşum gibi yadırgayan gözlerle yüzüme baktı. Hiçbir şey demeden kapıya yöneldi. Tam çıkacakken geriye dönüp nereli olduğumu sordu. “Erzurumluyum” dedim ve çıkıp gitti. Bütünlemede geçtim ama o hadiseyi kırk yıldır unutamadım. Hoca, Türkçemin yetersizliğini ima etmişti ama benim düştüğüm hataya Türk Dil Kurumunun Sözlüğü de düşmüş, “meyvelik” kelimesini aynen şöyle tanımlamıştı: (1) Meyve ağacı dikili, belirli büyüklükte yer; yemişlik. (2) Meyve konulan kap, yemişlik.

Kelimelerle olan sınavım orada bitmedi. İkinci sınıfta da bir başkasını yaşadım. Tüm sınıflarda zorunlu olan Türk Dili dersine o sene Leyla Nimet Başak giriyordu. Leyla Hoca 60 yaşlarında, etine dolgun, kısa boylu bir hanımdı. Gençliğinde çok güzel olduğu ve ünlü bir hukukçunun O’na gönlünü kaptırdığı söylenirdi.

Leyla Hoca, ilk derslerin birinde, seviyemizi ölçmek için bir kompozisyon sınavı yaptı. Ben de bildiğim eski kelimeleri kâğıda boca ettim. Sonraki derste, kâğıtlarımızı okuduğunu söyledi. Seviyemizle ilgili genel bir değerlendirme yaptıktan sonra “Mehmet Taştan kim” diye sordu. Amfinin arka sıralarından elimi kaldırdım. “Evladım bu ne? Ziya Paşa’ya mektup mu yazıyorsun? Kâğıdın yüz. Dilden on puan kırdım, doksan” dedi. Bu hadise, Leyla Hoca’nın beni tanımasını sağladı ve aramızdaki yakınlaşmanın başlangıcı oldu. Ziya Paşa’nın birçok beytini O’nun sayesinde ezberledim.

Hukuk Felsefesi Hocamız Ömer Yörükoğlu’ydu. Konuyu anlatırken önemli bulduğu ifadeleri tahtaya yazardı. Yine bir gün ders anlatırken, “izlemek nedir” diye sordu. Söz alarak, “takip etmek, ardı sıra gitmektir” dedim. Hoca, cevabımı beğenmemiş olacak ki, “sen televizyonun ardı sıra mı gidiyorsun” dedi ve yüzünü tahtaya döndü. Arkası bize dönük olduğu için mecburen söz almadan konuştum: “Hocam, televizyon izlenmez, seyredilir. İzlenen programdır” dedim. Hoca geri döndü. Bana baktı. “Bu konuda seninle anlaşamıyoruz” dedi ve derse devam etti. Üçüncü sınıfta yaşadığım bu hadise, aldığım eğitime uygun biçimde, öne sürdüğüm görüşleri savunma konusunda mesafe aldığımı gösteriyordu.

        İkinci Sınıf Bana Çok İyi Geldi

Her insanın hayatında başarı ya da mutlulukların yoğunlaştığı yıllar vardır. Benim için ikinci sınıf öyle bir yıl oldu. 1985’in güzünde, ikinci sınıfa başlamak için geldiğimiz fakültenin yüzü tamamen değişmişti. Amfilerimiz yapılmış, görünür yerlerin restorasyonu tamamlanmıştı. Artık sobalı sınıflarda kolçaklı sandalyelere oturarak ders dinlemeyecektik. Pencerelerin kırık camlarından içeri kuşlar girmeyecekti. Kürsüye doğru meyilli yeni amfilerimiz görülmeye değerdi. İnsana ferahlık veren muhteşem tasarımları vardı. O amfileri ilk kez biz kullanacaktık. Kalorifer sistemi yenilendiği için kışın üşüme derdimiz de olmayacaktı. Fakülteye aidiyet duygumuz güçlenmiş, hukuk mantığına uygun düşünmenin kapısını aralamıştık. Kuruluşunun dördüncü yılına giren fakülte, o sene sonunda ilk mezunlarını verecekti.

O yıl, çalışma tempomu artırarak devam ettirdim. Neredeyse tüm derslere giriyor, düzenli şekilde not tutuyordum. Derse devam eden öğrenci sayısı az olduğu ve dinlediğim derslerde söz aldığım için birçok hocam bana ismen hitap ediyordu. İdare Hukuku Hocam Yıldızhan Yayla, Ceza Hukuku Hocam Mehmet Emin Artuk, Türk Hukuk Tarihi Hocam Mehmet Akif Aydın böyleydi mesela. Bir akşam, ders bittikten sonra kürsüye yaklaşıp Yıldızhan Yayla’ya sorular sormuştuk. Cevabını alan öğrenci ayrılıyordu. En son ikimiz kaldık. “Mehmet, sen nerede oturuyorsun” diye sordu. “Göztepe’de” dedim. “Gel seni evine bırakayım” dedi. Hocanın arabasına binip onunla sohbet ederek eve gitmek büyük bir mutluluktu.

Evimiz, iki odalı küçük bir daireydi. Kirası düşüktü ama kaloriferi yoktu. Yemek ve bulaşık işlerini sırayla, evin genel temizliğini birlikte yapıyorduk. Odun-kömüre verecek paramız ve sobayla ilgilenecek vaktimiz olmadığı için elektrikli ocakla idare ediyorduk. Yüklü faturalar gelmesin diye ocağı da az yakıyorduk. Soğuğa alışkın olduğum için ben bu durumdan şikayetçi değildim ama alt kattaki soba borusunun geçtiği yere sırtını dayayıp ısınmaya çalışan arkadaşlarımız olurdu.

Aynı yıl evden ayrılıp yeni açılan Altunizade Erkek Öğrenci Yurduna yerleştim. Yurt binamız gibi içindeki eşyalar da yeniydi. Kalorifer sistemi çok iyiydi. Odalar altışar kişilikti. Etüt salonları her zaman, kantin ise gece geç saatlere kadar açıktı. Haftanın belli günleri sıcak su verilirdi ama yurtta yemek çıkmazdı. Bu nedenle, her akşam ücretsiz yemek verilen Aziz Mahmut Hudâyi Vakfına sık sık giderdik.

Ailemin, benim için katlandığı fedakârlığa uygun davranır; fuzulî masraf yapmaz, fakülteye genellikle yaya gidip gelirdim. İşte bu şekilde geçen sene sonunda, tüm dersleri finalde vererek bir üst sınıfa doğrudan geçme sevincini yaşadım.

İkinci sınıf hocalarının en kıdemlisi Ceza Hukuku Hocamız Ordinaryüs Profesör Sulhi Dönmezer’di. Yalnız ceza hukuku alanında değil, sosyoloji ve kriminoloji dallarında da yetkin bir isimdi. Öğrenciler bir yana, hocalar da ona özel bir saygı gösterirdi. İlk derse gelişine, dekanımız refakat edip, “hocaların hocası” diye takdim etmişti. Bu takdimi ziyadesiyle hak ediyordu. Çok yönlü birikimi nedeniyle onun derslerini dinlemek çok sesli bir müziği dinlemek gibiydi. Anlatırken yalnız hukukta kalmaz, kültürel birikimi ve anılarıyla dersi süslerdi. Bir seferinde, “çocuklar kısa yazın, meselenin özünü anlatın bırakın” dedi ve devam etti. “2. Dünya savaşında, müttefik ülkeler Normandiya Çıkarması yapmaya karar vermişler. Bu iş, İngiltere başbakanı Churchill’in emir ve görüşleri doğrultusunda gerçekleşecektir. Bu nedenle, çıkarmayı yapacak olan komutan Eisenhower, hazırladığı 50 sayfalık çıkarma planını Churchill’a takdim eder. Raporun elli sayfa olduğunu gören Churchill, metni okumadan oturduğu büyük vernikli masadan kaydırarak yere düşürür. Eisenhower eğilip yerdeki dosyayı alırken, Churchill, “benim bu kadar uzun bir metni okumaya vaktim yok. Git kısalt getir” der. Eisenhower çıkıp gider ve beş sayfaya düşürdüğü yeni metni Churchill’a takdim eder. Başbakan bakar. Rapor beş sayfa. Yine aynı sözleri söyler. Eisenhower üçüncü gelişinde bir buçuk sayfalık bir rapor sunar. Churchill, o metni okur ve “evet, buna göre çıkarmayı yapabilirsin” der. Hoca hikâyeyi bitirdikten sonra vermek istediği mesaja geçti: “Çocuklar 2. Dünya Savaşının sonucunu belirleyen rapor bir buçuk sayfayken, siz neyi anlatacaksınız ki bundan daha uzun yazasınız” dedi. Bu anekdot, kulağıma küpe oldu. Meslek hayatım boyunca kısa yazmaya özen gösterdim.

İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla, tam bir İstanbul beyefendisiydi. Derste bizi kasmaz, rahat davranırdı. Ama onun asil duruşu karşısında laubalilik yapmak aklımızdan bile geçmezdi. Şiiri severdi. Denk geldikçe birkaç mısra okurdu. Teorik kalıpları hayatla sürekli yüzleştirerek ders anlatırdı. Sınav sorularını da hayatın aktığı her yerde hukukun var olduğunu görmemizi sağlayacak şekilde hazırlardı. Final sınavının beylik soruları, genelevde açılan bir büfeye ilişkindi ve her adımında dikkat gerektiren hususlar vardı.

Çevre Hukuku Dersimize de o gelmişti. Sınava hazırlandığımız 26 Nisan 1986 gecesi, Rusya’da Çernobil Patlaması olmuş, sabahleyin girdiğimiz sınavda bu kez beylik soru oradan gelmişti. Bizden sonra Galatasaray Üniversitesinin kurucu rektörü olan hocamı rahmetle anıyorum.

Borçlar Hukuku Hocamız Teoman Akünal’dı. Kırk yaşlarında, uzun boylu yakışıklı bir adamdı. Sahneye çıkan yıldızlar gibi amfiye hızlı adımlarla girerdi. Bunu derse geç kaldığı için değil, taşıdığı enerjiyi sınıfa yaymak için yaptığını hissederdik. Notlarını çıkarırken bizimle kısa bir hasbihal eder, dersle aramızdaki buz dağını eritirdi. Mütebessim bir yüzü vardı. Konuşmasına jest ve mimikleri eşlik ederdi. Dili, duru ve akıcıydı. Her kelimeyi, eski TRT spikerlerinin gösterdiği titizlikle telaffuz ederdi. Anlattığı kavramların başka hukuk sistemlerindeki karşılıklarını da verirdi. Bu çeşitlilik, evrensel hukuk bilincine giden yolun işaret levhaları gibiydi. En uzak olduğu şey sıradanlıktı. Öyle ki örnek verirken bile çok seçicisi davranır; gitmediğimiz yerlerin, olmadığımız teraslarında yaşayan insanların hikayeleriyle buluştururdu bizi.

Öğrenci yorumlarına kayıtsız kalmaz; ikna edici ve aydınlatıcı karşılıklar verirdi. Teoriyle birlikte uygulamaya da hâkim olduğu için, değişik ülkelerde benzer olaylar hakkında verilen farklı içtihatları mukayeseli şekilde irdelerdi. Böylelikle, her olaya değişik yerlerden bakılabileceğini görmemizi sağlar; hukuksal gerçekliğin, bakanın durduğu yere göre değişebileceğini gösterirdi. Hukukta izafiyet teorisi diyebileceğimiz bu anlayışın sanatsal bir öyküye kavuştuğunu öğrenebilmek içinse hocanın yıllar sonra yazacağı “Anılarda Yaşayan Porteler” adlı eserini okumak gerekecekti. Hikâye, Said Halim Paşa Köşkünde bulunan “Çölde Av” adlı büyük tablodaki bir atın gözlerinin kime baktığı tartışmasıyla başlıyordu. Tabloya bulunduğu yerden gören tüm akademisyenler atın kendisine baktığını söylüyordu. Atın gözleri perspektif tekniğiyle çizildiği için herkes söylediği doğruydu ama bu doğrular mutlak değildi. Çünkü ata bakılan yer değiştikçe doğru da yer değiştiriyordu. İsviçre Delegasyonu Başkanı Hayoz tam da orada devreye girip şöyle diyordu: “Hukuki gerçekler de bu tablodaki gibi değişkendir! Taraflardan birisi, atın gözlerinin kendisine baktığından emin olduğu için karşısındakinin yalan söylediğini düşünür. Karşısındaki için de durum aynıdır. Oysa her ikisi de [yalnızca] kendi bakış açılarından gördüğü doğruyu söylemektedir. Hukuk, Flaman ressamların tablolarında olduğu gibi çok perspektiflidir.”

Türk Hukuk Tarihi Hocamız Mehmet Akif Aydın vakur bir insandı. Akıcı ve duru bir Türkçesi vardı. Hukuk ve ilahiyat müktesebatına sahipti. Her iki disiplini bilmenin verdiği avantajla, geçmiş ve günümüz hukuku arasındaki farkları görmemizi sağlayacak bir berraklıkta anlatırdı dersi. İslam Hukukunu işlerken, polemiğe izin vermez, bilimsel disiplinle hareket ederdi. Talak konusunu işlerken, oruçla ilgili soru soran bir öğrenciye, Üsküdar müftülük binasının yerini tarif edip, “bu sorunu müftü beye sorabilirsin” demesi hoşumuza gitmişti.

Bir de hocaların çiçeği burnunda asistanları vardı. Gökhan Antalya ve Turan Yıldırım gibi… Onlar, teorik ders anlatmaz, pratik kur çalışmalarını yürütürlerdi. Yaşları bize yakın olduğu için dersleri eğlenceli geçerdi. Onlar bizden yıllar sonra hukuk dünyasının namlı hocaları oldular.

        Yolun Öbür Yarısı

Üçüncü sınıfa kendimizi daha iyi hissederek başlamıştık. Fakültenin acemileri olmaktan çıkıp kıdemli öğrencileri arasına katılmıştık. Şehri ve fakülteyi tanımış olmanın verdiği rahatlığı yaşıyorduk. Ders dışı zamanlarda bol bol kitap okuyor, tiyatro, konferans, panel gibi kültürel etkinliklere katılıyorduk. Tarihi yerleri geziyorduk. Tanımak istediğimiz şair ve yazarları ziyaret ediyor, onlardan feyz almaya çalışıyorduk. İdarenin kurduğu Kültür Sanat Komisyonun sınıf temsilerinden biri de bendim. Sık sık tiyatro, gezi, konferans gibi programlar tertipliyorduk. Bu komisyonun başkanlığını Türk Dili Hocamız Leyla Nimet Başak yapıyordu. İkinci sınıfın temsilcisi olan Kerami Gürbüz’le samimiyetimiz bu sayede başladı.

O öğrenim yılının ocak ayında, fakülte bünyesinde “tabiat” konulu bir şiir yarışması düzenlendi. Başvuru süresi devam ederken, İstanbul, tarihinin en karlı kışlarından birine teslim oldu. Gazeteler, günlerce yağan kardan dolayı İstanbul’da hayatın felç olduğunu yazıyordu. Bir akşam, yurdun etüt salonunda, pencere kenarında bir masada ders çalışırken kar yağışının yeniden başladığını gördüm. Hem de ne kar… İşte o an ders kitabını bir kenara itip ‘kar taneleri’ adlı şiiri yazdım. Yarışmaya bu şiirle katılıp birinci oldum. Şiir şöyle başlıyordu:

Sükûtu dinliyorum, nefesimi tutarak,

Ağlayan pencereme düşer kar taneleri,

Rüzgârdaki hırçın ritme uyarak,

Kimsesiz çocuklarla koşar kar taneleri.

Son sınıfta şiir kitabı yayınlamak gibi bir maceraya giriştim. Tabii 20 yaşındaki toy bir şairin kitabını hiçbir yayınevi yayınlamayacağı için kitabı kendim bastırdım. Tüm paramı bu işe yatırdığım için ders kitaplarını dahi alamamıştım. Allah’tan arkadaşlarım beni yalnız bırakmadılar. Her biri satış işine dört elle sarılıp beni büyük bir hezimetten kurtardılar. Fakülte koridorlarında kitaplı şair olarak dolaşmak güzeldi. Ama şimdiki aklımla böyle bir maceraya atılmazdım.

Fakültemizin kurucu dekanı Ergun Önen, aynı zamanda medeni usul hukuku ve icra iflas hukuku hocamızdı. Disiplinli bir adamdı. Öğrencilerin yalnız derslere devam durumuna değil, kılık kıyafetine de dikkat ederdi. Devam konusundaki titizliği neyse de erkek öğrencilerin derse traşlı, ceket ve kravatlı gelmesini zorunlu tutmasını anlamakta zorlanır, kendisine içten içe kızardık. Yıllar geçip, adliye koridorlarında meslek ciddiyetinden uzak kıyafetlerle dolaşan hukukçuları gördükçe, o disiplinin ancak o yaşlarda kazanabildiğini anlar olduk.

Ceza Özel Hükümleri dersimize giren Köksal Bayraktar’ın çakır gözlerinden enerji fışkırırdı. “Siyasi suç” diye bilinen netameli konulara girmekten çekinmez, ateşli tartışmalarımızı bilgece bir hoşgörüyle yönetirdi. Anlattığı konuları, uygulamadan çıkardığı çarpıcı örneklerle zihnimizde kalıcı hale getirirdi. Bir defasında, “çocuklar, bir tiyatronun kulisinde yaşanan bir olayı doğru anlamak için önceden kulisi tanımalısınız” demişti. Hocamın sözünü tuttum. Bir tiyatronun kulisini gezdim.

İş Hukuku dersimize Turhan Esener girerdi. İlerlemiş yaşına rağmen çok şık giyinir, babacan bir üslupla ders anlatırdı. Geçmişte bakanlık da yapmış olan hocamız, yürüdüğü uzunca yolun imbiğinden süzülen ufuk açıcı anlarını bizim kulağımıza birer küpe gibi takardı. Aynı özellikler İdari Yargı dersimize giren Vakur Versan ve Mukayeseli Hukuk hocamız Selahattin Sulhi Tekinay için de geçerliydi. Onlar fakültemizin duayen hocalarıydı.

Üniversite rektörümüz Orhan Oğuz’un, fakültenin ilk mezuniyet töreninde söylediği, “çocuklar, gücünüzü oturduğunuz koltuktan almayın, oturduğunuz koltuğa güç verin” cümlesi aradan geçen bunca yıla rağmen ilk günkü tazeliğiyle hafızamdadır. Bu söz, “yaptığınız işe ehil ve layık olun” cümlesinin hocanın dilindeki karşılığıydı.

Öğrenciliğin güzel taraflarından biri, başarının bilgiyle ölçülmesiydi. Hocanın dünya görüşü sizinkinden farklı olsa bile kâğıdınızın hak ettiği notu alırdınız. Sizin notunuz başkasına, başkasının notu size verilmezdi. Yani bilgiyle başarı arasında kopmaz bir bağ vardı. Ama varlık nedeni, herkese adalet dağıtmak olan yargı teşkilatında bile ehliyet ve liyakat ile yükselme arasında böyle bir ilişki yoktur. Gücü elinde bulunduranlar, kendilerinden olanları kayırıp diğerlerini dışladıkları için, meslekî yeterlilikle yükselme arasında doğru orantıdan söz etmek mümkün değildir.

        Sınıf Arkadaşlarım

120 kişilik sınıfımızın beşte biri kızdı. Sınıf arkadaşlarımızdan sadece 20-25 kişinin ailesi İstanbul’da oturuyordu. Geriye kalanların tamamı, tıpkı benim gibi taşradan gelmişlerdi. Dersler başladıktan birkaç ay sonra arkadaş grupları oluşmaya başladı. Herkes kendine benzeyenlerle yakınlaştığı için gruplar, dünya görüşüne ve içinden gelinen sosyal çevreye göre şekillendi. Bu durum, dört yıl boyunca önemli bir değişim geçirmeden sürüp gitti.

Her öğrencinin siyasi görüşü vardı ama uçlardaki öğrenci sayısı çok azdı. Uçtakilerin dersleri zayıftı. Kendilerini kurtarmadan memleketi kurtarmak gibi ham bir hayalin peşinde koştukları için, onlar arasında fakülteyi dört yılda bitiren kimseyi görmedim.

Yurdun dört bir köşesinden gelen arkadaşlarım sayesinde, yerel şiveleri, alt kimlikleri, yöresel insani özellikleri, dini ya da siyasi grupları, kültürel ögeleri tanıdım. Her birinden çok şey öğrendim. Kuşkusuz hepsiyle aynı nispette samimiyet kuramadım. Bazıları daha fazla öne çıktı.

Sınıfımızın abisi Halil Paşaoğlu idi. 40 yaşındaydı. Bergamalıydı. Buğulu bir sesi vardı. Kökü, Osmanlı sarayına dayanıyordu. Fakülteye başlamadan önceki hayatında hem zirveyi hem de dibi görmüştü. Çok zenginken kefillikten dolayı dibe vurmuş, hileli iflastan cezaevine düşmüş, oradayken hukuku kazanmıştı. Kendisiyle çok samimi olduk. Her türlü sırrını paylaşırdı benimle. Ne yazık ki mezun olduktan sonra bir daha görüşemedik. Aramızdan erken ayrıldı.

Mehmet Kahraman karizmatik bir delikanlıydı. Trabzonluydu. Adaştık ama ikimizin de ilk ismi kullanılmadığı için bu durum bir karışıklığa yol açmıyordu. O “Kahraman” diye anılıyordu, ben “Üstat” diye... Arkadaşlarımın bana bu şekilde hitap etmeleri, şiir yazmamdan kaynaklanıyordu. Kahraman’la ortak paydamız okumak ve yazmaktı.

Genç yaşta kaybettiğimiz Ali İhsan Kal, Malatyalıydı. Kimseye kolay ısınmaz, ısındığı insanın her türlü kahrını çekerdi. Sıkı bir Müslüm Baba ve futbol tutkunuydu. Suat Keş, Gaziantepli, yakışıklı bir delikanlıydı. Kahkeyi ve “yoorum” sözünün mahalli lehçede bir kalıp olarak kullanıldığını ondan öğrendim. Kayıtsız görünürdü ama arkadaşları için bir sorumluluk alması gerektiğinde sessizce öne atılır ve üzerine düşeni yapardı.

Kızlardan Sibel Kırdar sınavlarda aldığı yüksek notlarla, Filiz Saraç derslere aktif katılımıyla dikkat çekiyordu.

Arada bir arızalı tipler de çıkıyordu. Benimle aynı sınıfta okuyup aynı yurtta kalan bir arkadaş da böyle biriydi. Borcuna sadık değildi. Bu huyunu bilmediğim için, borç para isteyince verdim. Aradan on ay geçmesine rağmen borcunu ödemedi. Üçüncü sınıfın finallerine ailemin yanında çalışmaya karar verdim. Ona, “Ben, Erzurum’a gidiyorum, bir ay yokum, yurt paramı yatır” dedim. İtiraz etmedi. İnandırıcı bir şekilde “tamam” dedi. Meğer sözünde durmamış. Son ödeme günü geçtiği halde yurt paramı yatırmamış. İdare, hoparlörle yurt paralarını ödemeyen öğrencilerin isimlerini anons etmiş. O gün, mesai bitimine kadar, yurt parasını ödemedikleri takdirde, yurttan ilişiklerinin kesileceği bildirilmiş. O isimler arasında ben de varmışım. Bereket, bu anonsu Suat Keş duymuş da benim paramı yatırmış. Döndüğümde bu hadiseyi duydum ve çok canım sıkıldı. Suat’ın parasını ödeyip teşekkür ettim. Borcunu ödemediği gibi verdiği sözde durmayarak beni zor duruma düşüren o kişiden alacağımı tahsil edip alakamı kestim.

        İstanbul Bir Taşına Acem Mülkü Fedadır

Yüzyıllar boyunca içinden geçen herkesi büyüleyen İstanbul bizi de kendine meftun etmişti. Nüfusu 6 milyondu. Şairin dediği gibi güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyardı. Türkçesi bülbül kokuyordu. İstanbullu olmayan herkesi “taşralı” sayan rafine insanların sayısı hiç de az değildi. Taşradan aldığı göçü kendisine benzetme kabiliyetini henüz kaybetmemişti. Tren ya da vapurla seyahat eden insanların üçte birinin elinde kitap ya da gazete olurdu.

Vapurla karşıya geçerken, yeşillikler içindeki tarihi yarımadanın üzerinden yükselen kubbe ve minarelere hayran kalırdım. Sirkeci’den Sahaflar Çarşısına doğru yürürken, bütün zamanlara ait eserleri aynı anda görmenin sürurunu yaşardım. Denizle gökyüzünün, Beyazıt’la Beyoğlu’nun, Selatin Camilerle Kadim Kiliselerin zıtlıktaki uyumunu izlerken bu şehri bize ait kılanlara karşı şükran duygularım kabarırdı. Şehrin bütün sırlarını saklayan ulu çınarlar bilgece susar, parklardaki laleler günlük hayatın estetiğinde dalgalanırdı. Boğazda bir gerdanlık gibi asılı duran Boğaziçi Köprüsü, geçmişi geleceğe kavuştururdu.

1988’in eylülünde mezun oldum. Buna çok sevindim ama tutkuyla bağlandığım şehirden ayrılmanın burukluğunu da üzerimden atamadım.

Mezun olduktan sonra fakültemle ilgili duyduğum en acı haber, Haydarpaşa binasından tahliye edilip Göztepe’ye taşınmasıydı. Ölülerin hatıralarına saygı duyduğunu söyleyerek fakülte binamızı elimizden alanlar, 35 yıl boyunca o binada hayatının en değerli yıllarını geçiren binlerce dirinin hatıralarını maalesef göz ardı etmişlerdi. Oysa Hukuk Fakültesi Haydarpaşa’ya çok yakışıyordu. Fakültemiz, o binaya bir daha geri döner mi? Bence döner. Peki, ne zaman döner? İşte onu bilmiyorum. Ama inanıyorum ki, günün birinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan taşralı bir delikanlı, kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldiğinde, otobüsten Göztepe Kampüsünde inecek; nizamiye görevlisinin “fakülteniz Haydarpaşa’ya taşındı” demesiyle birlikte minibüse yönelecektir.

Tıpkı 42 yıl önce benim yaptığım gibi…


(*) Bu Yazı, Prof. Dr. Teoman Akünal'a Armağan adlı kitapta yayınlamıştır. (Onikilevha Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2026)