4 Temmuz 2026 Cumartesi

Bu Şelale Bizi Nereye Taşır? / Mehmet Taştan

 

Ülkemizde, sosyal paylaşım sitelerinin, yeni yeni boy gösterdiği yıllarda, facebook hesabı çalınan genç bir kadın, yaşlı savcının odasına girip, elindeki dilekçeyi uzatır:

Facebook hesabım çalındı. Çalandan şikayetçiyim.

Kırk yıllık meslek hayatında facebook lafını ilk kez duyan yaşlı savcı, gözlüğünün üst tarafından yadırgayan gözlerle bakarak sorar:

– Neyin çalındı, neyin çalındı?

Genç kadın, ayıp bir şey yapıyormuşçasına utana sıkıla cevap verir.

– Şey efendim… Facebook sosyal medya hesabım çalındı. Profilime giremiyorum.

Savcı oralı bile değildir. “Tamam, tamam anladık” diyerek, genç kadını başından savar. Hemen ardından, şikâyetin konusunu hiç anlamadığını gösteren şu kararla kaydı kapatır: “Facebook hesabının ekonomik değeri yoktur. Bu nedenle hesabın ele geçirilmesi hırsızlık suçunu oluşturmaz.” Verdiği kararla “bilişim sistemine girme” suçunun varlığından bile haberdar olmadığını gösteren savcı, bu hadiseden kısa bir süre sonra yaş haddinden emekli olur ve anlamakta zorlandığı dünyanın dışına çıkar.

Savcıyı o yanlışa götüren şey, hayatın değişim hızına yetişememesidir. Ama değişimin gerisine düştüğü için arkaik hale gelen tek kişi o değildir… Büyük dönüşümlere ayak uydurmadığı için hayatın kıyısına itilenlere, dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hem de çokça…  

Otomobil fabrikası kurmak için kredi başvurusunda bulunan Henry Ford’a, “atlar her zaman var olacaktır, otomobil sadece geçici bir hevestir, böyle bir maceraya girme” diye akıl veren banka müdürü bunlardan biridir.

ABD Patent Dairesi Başkanı Charles Duell, 1889’da söylediği şu sözle, kaydını tuttuğu dünyaya ne kadar yabancı olduğunu göstermiştir: “İcat edilecek her şey icat edildi, geriye hiçbir şey kalmadı, artık burayı kapatmalıyız.”

Söylemek gerekir ki, bireysel körlüklerin bazılarının olumsuz etkisi, muhatapların sayısıyla sınırlı kalır. Ancak gelişmeye karşı gösterilen direnç, toplumu yönlendirme gücüne sahip kişilerden geldiğinde, yaydığı olumsuz etki çok daha büyük olur. Direncin hangi sebeplerden kaynaklandığının da pek bir önemi yoktur. Çünkü sebep ne olursa olsun, sonuç aynıdır: Toplumsal değişim hızının yavaşlaması ya da durması…

Örneğin, İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth, loncaları rahatsız edeceği endişesiyle pazara yeni giren örgü makinelerinin satışını yasaklamıştı. 16. Yüzyılda getirilen bu yasağı, loncaların çeşitli şehirlerde kullanıma giren yeni nesil dokuma tezgahlarını parçalamaları takip etti. Bu direnç, ülke genelinde, dokumacılığın gelişmesini geciktirdi. Seri üretimin önünü keserek hem tekstil üretiminin artmasını hem de fiyatların düşmesini engeldi.

18. yüzyılda matbaanın getirdiği değişimi reddederek, divitlerini tabuta koyup, İstanbul sokaklarında “divit öldü… divit öldü” diye slogan atan yazıcı protestolarını, işsiz kalma ve itibarsızlaşma korkusu tetiklemişti. Bu tavır, matbaanın gelişip yaygınlaşmasını engellemiş, devletin asli unsurunu oluşturan Türklerin kendini geliştirmesine mâni olmuş; üç yüz sene öncesinden matbaa eserlerini okuma imkanına kavuşan azınlıklar karşısındaki dezavantajlı durumun sürüp gitmesine yol açmıştı.

Değişime karşı olan direncin başarıya ulaşabilmesi için, sonuç almaya elverişli her araç kullanılabiliyordu. Mesela, Osmanlı’da köleliğin kaldırılmasına kişisel menfaatleri gereği karşı çıkan köle tacirleri, “sen şer’i şerife karşı mı geliyorsun” şeklindeki dini referanslı protestolarla Abdulmecit’i bu kararından vazgeçirmeye çalışmışlardı.

19. yüzyıl, yalnız Osmanlı’da değil, tüm dünyada kölelerin yüzünün güldüğü yüzyıl olmuştu. ABD’nin kuzey eyaletleri de aynı dönemde köleliği yasaklamıştı. Ama yüz binlerce köleyi pamuk ve tütün tarlalarında zorla çalıştıran güney eyaletleri, köleliğin kaldırılmasını istemiyorlardı. Çünkü para ve statü hırsları buna engel oluyordu. Ne var ki korktukları başlarına geldi. 1860 başkanlık seçimlerini, köleliği kaldırmasına kesin gözüyle bakılan Lincoln kazandı. Bu sonuçtan telaşlanan güney eyaletleri, birleşik devletlerden ayrılıp, Amerikan Konfedere Devletini kurunca, dört yıl sürecek olan Amerikan iç savaşı patlak verdi. Sonunda özgürlüğün kazandığı bu savaşta, direncin bedelini 35 bin kişi hayatıyla ödedi. 

Her yenilik, zaman nehrinin üzerinden aktığı görkemli bir şelaleyi andırıyordu. Coşkusuyla hayran bırakıyor, derinlik ve girdabıyla ürküntü veriyordu. İşin ucunda, o girdapta boğulmak da vardı, güçlenerek çıkmak da… Yeni olansa, bütün bunlarla hiç ilgilenmiyordu. Getirdiği enerjiyle hayatı dönüştürüyor, köhne olanı tarihin kör kuyusunda öğütüyordu.

20. yüzyılın ikinci yarısında doğan ve kısa sürede tüm dünyada yaygınlık kazanan internet de öyle yaptı. Mektup ve telefon gibi klasik haberleşme araçlarının, gazete ve dergi gibi yayın organlarının, radyo ve televizyon gibi haber kaynaklarının oluşturduğu ezberleri bozdu. Matbaanın pabucunu dama attı. Onlarca ciltten oluşan ansiklopediler, külliyatlar, sözlükler, hatta her çeşit eser okurun bir tuşa dokunmakla erişebileceği kadar yakınlaştı.

Ulusal sınırlara takılmadan, her türlü bilgi ve düşüncenin alenen paylaşılmasına ve bütün kullanıcılar tarafından görülmesine izin veren bu mecra, kısa zamanda hayatın kalbinin attığı yere dönüştü. Şairin, “bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihân” şeklindeki yakarışı kabul olmuşçasına, toplumsal ilgi uyandıran her bilgi ya da görüş tüm dünyaya servis edilir oldu.  Böylece, Bergson’un “açık toplum” düşüncesi, Platon’un “ideler aleminde” hayat bulmuş; adına da internet denmişti.

Zihin dünyamız tam da buna alışmışken, tıpkı Charles Duell gibi interneti, ideler aleminde varılacak son nokta zannederken, gözlerimiz yapay zekanın doğumuna ilişkin haberle fal taşı gibi açıldı. Meğer internet bir varış noktası değil, başat unsuru yapay zekâ olan teknolojiler için bir tramplenmiş. Kullanıcıların, 25-30 yıllık zaman dilimi içinde internete aktardıkları milyarlarca sayfayı bulan her türlü bilgi ve haber, yapay zekâ için sadece birer veriymiş. Karşısına çıkan her meselede o verileri, birkaç saniyede işleyip yeni bir bilgiye dönüştürüyormuş.

İnsan bu tabloyu görünce sormadan edemiyor. Acaba bu zekâ, facebook’u bilmediği için yanlış karar veren ve hayatın kıyısına itilen o savcının yanına kaç bin insanı daha gönderecek? Gidenlerin yerine kendisi geçip, dava dosyalarını hızlı ve eksiksiz bir şekilde inceleyerek, kusursuz kararlar mı verecek? Matbaanın, hayatını divitle kazananları işsiz bıraktığı gibi yapay zekâ da yazarları işsiz mi bırakacak? Köleliğin kaldırılması, bütün köleleri sevindirirken, yapay zekanın hayatımıza girmesi, geçimini emekle sağlayan milyonlarca insanı hüzne mi boğacak? Elizabeth'ın yaptığı gibi birileri çıkıp, alışılmışı tarumar etmeye gelen gelişmenin önüne bent mi kuracak? “Şu gelen Frankeştayn” mı diyecek?

Kuşkusuz insanlık bu soruların cevaplarını öğrenmek için çok fazla beklemeyecek. Çünkü tarih tekeri her zamankinden hızlı dönüyor. Ama geçmişe bakarak şu denebilir ki, tarihin gördüğü, hiçbir gerçek devrim kendisini gerçekleştirmeden hayatımızdan çıkıp gitmiyor.  Yapay zekâ da öyle yapacak. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünya sunacak bize. Bu gelişmeye karşı durmak, ertelemek mümkün. Ama ortadan kaldırılması imkânsız olan bu dönüşümü reddetmenin, insanlık yarışında geriye düşmekten başka bir işe yaramayacağı kesin. O halde yapılması gereken, şizofren hastası olduğunu kabullenip, onu kontrol altında tutarak zirveye çıkan matematikçi John Nash’ın yaptığı gibi “yapay zekanın” getireceği komplikasyonları en aza indirerek bu dönüşümü hızlıca sahiplenmektir.

Elbette, henüz yüzleşmediğimiz bir durum karşısında, ileri sürülen bir görüşün “mutlak doğru” olduğunu söylemek zor… Ama geç kalınmış bir yüzleşmede hangi cevabın doğru olduğunu bilmenin de hiçbir önemi kalmayabilir.

O yüzden gelmekte olanı, bir an önce ehlileştirip korkulu rüya olmaktan çıkarmak lazım.

(*) Bu yazı TAA Akademi Kürsü Dergisinin 21. sayısında yayınlanmıştır.

29 Mayıs 2026 Cuma

Ankara’da Siyasetin Edebiyata Etkisi / Mehmet Taştan


Devlet hayatında, köklü değişimler yaşanan zamanlarda siyasetin, toplumsal etkisi diğer dönemlere göre çok daha derin ve kapsamlı olur. Bu yalnız bizde değil, başka yerlerde de böyledir.

Örneğin, yaşını başını almış bir botanik profesörü, Bolşevik devriminden sonraki yıllarda Moskova Üniversitesi’ndeki derslerinde, tohumun bitkiye dönüşmesini anlatırken, bilimi ideolojinin emrine vererek şöyle der: “Tohumun bitki olabilmesi için toprağa düşmesi yetmez; toprak altındaki sınıf çatışmasına da katılması gerekir.”

O yıllarda komünist olan Şevket Süreyya Aydemir’i bile şaşkına çeviren bu taassuba rahmet okutacak çılgınlıkları da görmüştür bu dünya… Mesela, İslâm dünyasında, saltanat sistemini başlatan Emevîler, halka yaşattıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştırmak için, “Bizim elimizde bir şey yok, her şey Allah’ın elindedir. Siz, Allah’ın takdir ettiği kaderi yaşıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş, Allah’ın sizin için tayin ettiği kaderi yerine getirmekten ibarettir” şeklinde bir dil kullanmışlardır.

Yeni kurulan cumhuriyetle birlikte doğup büyüyen Modern Ankara Edebiyatını da siyasetten bağımsız olarak okumak mümkün değildir. İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasına kadar İstanbul’da yaşayan ve zafer haberini duyar duymaz, bir vapura atlayıp Mustafa Kemal Paşa’yı kutlamak için İzmir’e giden Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hayat hikayeleri bu gerçeği ortaya koymaktadır. Her iki yazar, hayatlarının sonuna kadar bir daha Atatürk’ten ayrılmamış; Atay liderin tarihçisi, Karaosmanoğlu ise edebiyatçısı olmuştur.

Her siyasal yapı gibi yeni kurulan cumhuriyet de kendi ideallerine hizmet eden edebiyatçıları el üstünde tutmuştur. Ancak, bu çemberin dışında kalan herkese karşı daima hoşgörüsüz davranıldığını söylemek zordur. Bu anlamda, Yahya Kemal dikkat çekici bir isimdir. Zira O, “Ankara’nın nesini seversiniz” sualine “İstanbul’a dönüşünü” diyecek kadar kadim başkente sevdalıdır. Genç Cumhuriyet, Osmanlıyı kötüler; Selçuklu ve öncekileri öne çıkarır. Ama şair, “Burnumuzda Mohaç’ın barut kokuları dururken, Osmanlı’yı bırakıp nereye bakacağız” diye düşünür. Öyle de yapar. Tutar, Mohaç Türküsü’nü yazar, Akıncılar’ı yazar, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazar. Atatürk için övgü şiirleri yazmanın revaçta olduğu o yıllarda, Yavuz Sultan Selim için mersiye yazar. Atatürk için tek mısra bile söylemez. Atatürk tarafından, Dil Devrim Komisyonunda çalışmaya davet edilir. Bu daveti, “efendim benim dil bahsinde ilmim yoktur, vehmim vardır” diyerek nazikçe reddeder. Ama bütün bunlar, onu iktidarın gözünde değersiz kılmaz. Dahası, dilde devrim çalışmalarının devam ettiği günlerde, Atatürk’e, Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz” adlı şiiri okunur. Şiir, “Velhasıl, o rüya duruyor yerli yerinde” mısraıyla bitmektedir. Atatürk, “Öztürkçe, Öztürkçe diyoruz ama mademki Yahya Kemal, ‘velhasıl’ kelimesini şiire sokmuştur. O kelime artık Türkçedir ve kullanıldığı yer itibariyle fevkalade güzeldir” şeklindeki sözlerle takdirini dile getirir.

Akıncı gibi yazıp rind gibi yaşayan Yahya Kemal’e gösterilen bu hoşgörü, yazdıklarıyla yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif’ten maalesef esirgenmiştir. Millî mücadeleye başından sonuna kadar bütün varlığıyla destek olan milli şairimiz elim bir şekilde dışlanmıştır. Ama buna rağmen, Cumhuriyetin dönüştürücü etkisi Akif’i de kapsamına almış, şairin son yıllarındaki en büyük arzusu Safahat’ın yeni harflerle basılması olmuştur. Ne yazık ki bu emelinin gerçekleştiğini göremeden vefat etmiş, Safahat, yeni harflerle ilk kez 1943’te yayınlanmıştır.

Akif’i niyet aşamasında kalmış bir alfabe olarak etkileyen siyaset, başkalarında içerik, dil veya üslup olarak tesirini göstermiştir. Ancak bunlar içinde en çok ses getirenler, sahibinin duruşuyla örtüşmeyen metinler olmuştur.

Arvasi’ye bağlandığı 1934 yılını, “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” mısralarıyla manevi doğum yılı sayan Necip Fazıl’ın, 1943’te şu satırları kaleme alması dikkat çekici bulunmuştur: “Atatürk dirilecektir. Madde ve hakikat dünyasında Atatürk hayata dönecektir. Bir gün Atatürk, Etnografya Müzesindeki taş sandukasının kapağını omuzlarıyla kaldırıp, ufkî vaziyetten şakulî hale geçecek ve sırtında mareşal üniformasıyla Atatürk Bulvarında görünecektir.”

1921 bizim için talihsiz bir yıldır. 10 Temmuz’da saldırıya geçen Yunanlılar, Kütahya ve Eskişehir’i işgal ederek 24 Temmuz’da Polatlı’ya dayanır. Top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır. O sırada Bolu’da öğretmenlik yapan Nazım Hikmet, bu yenilgiden kısa bir süre sonra Ağustos 1921’de görev yerini terk edip gizlice Moskova’ya gider. Cumhuriyet kurulduktan iki yıl sonra geri gelen şairin, 1941 yılında Bursa Cezaevinde yazdığı “Kuva-i Milli Destanı” bu yüzden hep şüpheyle karşılanır. Zor zamanda ülkemizi terk eden şairin, bu eseri, dayısı Ali Fuat Cebesoy’un telkiniyle, cezaevinden çıkabilmek için rüşvet olarak yazdığı söylenir.

Cumhuriyetin getirdiği dil devrimine, toplum genel anlamda mesafeli durmuştur.  Kültürde devamlılıktan yana olanların “uydurukça” adını verdiği o dile sahip çıkmak ise Türk soluna kalmıştır. Onlardan biri olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bu konuda o kadar aşırıya gitmiştir ki, yazdıklarını, ortalama bir okurun bugün bile anlaması mümkün değildir. Hıfzı Veldet’in, hukuk fakültesinden öğrencisi olan ve kendisini “İslam Devrimcisi” olarak tanımlayan Nuri Pakdil’in, halkımızın yüzyıllardır kullandığı kelimelerden uzak durup, hocasının izinden gitmesi Ankara’da siyasetin edebiyata etkisine ilginç bir örnek olmuştur.

Çok partili hayata geçişle yeni bir mevsime giren Ankara Edebiyatı, Hisarcıları ve İkinci Yenicileri birlikte sahneye çıkarmıştır. Bu değişim, siyasetin edebiyat üzerindeki etki gücünü azaltsa da tamamen sonlandıramamıştır. O yüzden, edebi metinlerin mahiyetini kavramada, eser sahibini tanımak ve eserin yazıldığı dönemi bilmek, anahtar rolünü sürdürmektedir.

(*) Bu yazı Ankara Edebiyat Dergisinin Mayıs 2026 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Şiirlerle Kanatlanan Dilimiz / Mehmet Taştan

Dil bir milletin ortak malıdır. O milletin fertleri sayesinde varlığını sürdürür; onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır. Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır. Kanun dil ile yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.

O nedenledir ki, dilin canlı kalmasında, gelişip yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir işlevi vardır. Ancak bu işlevin, bütün bireyler bakımından aynı seviyede olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir çocuğun dilini belirlemede, annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla ziyandır. Çünkü çocuğa dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili” vardır ama hiç kimsenin baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin gelişiminde, bazı değer ya da olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu tartışmasızdır. 

Bu manada, ruhumuzu ısıtan dinin ve hissiyatımızı derinleştiren şiirin, lisanımızın şekillenmesinde çok güçlü bir etkiye sahip oldukları vakıadır. Şöyle ki, Almanların, Vatikan Kilisesindeki İncil’in dili olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı kabul eden Türkler de Kur'an dili olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un 11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün Türkçe-Arapça olması sonucunu doğurmuştur. Dokuz bin Türkçe kelime içeren sözlük adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme oranını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan “Türk” kelimesi dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında Ali Emirî’nin, Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize kazandırdığı o muhteşem eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi kelimeleri okumaksa dilin devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.

Gazneliler zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak Türkçemize derinlemesine nüfuz etmiştir. Öyle ki işi, Selçuklu Saraylarında edebiyat ve resmi dil olmaya kadar vardırmıştır. 13. Yüzyılda, Anadolu semalarında bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın, birkaç şiiri dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi adına tam bir talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yapılmış bir sitem gibidir.  Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin, Arapça ve Farsça kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dillerden kelime alınması değil, dilimizin fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır. 

Mevlana’nın dilde bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır. Türkçeyi bir kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk günkü tazeliğiyle içilmektedir.

Yunus Emre, Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl önce söylediği, "Yaradılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü" şeklindeki sözle, günlük hayatımızın estetiği olmuştur. Şiirleriyle dilimizi asude bir bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizelerinde hem kendi özünü anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile getirmiştir. “Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise kullandığı kelimelere bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap yalap” ifadesi, onun sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah” anlamına gelen “Çalap” ismi de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz kalmadan Türkçemize yerleşmiştir.

16. yüzyılda sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir. “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan anlaşılabilecek berraklıktadır. Mısradaki kullanımından, manası tahmin edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü” anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm u nişânımı” mısralarında sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanının yüzyıllardır kullandığı “sınık” kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür. Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel söyleyişidir.

Divan şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça terkiplerle yorduğu Türkçe, 17. yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf ve lirik biçimde akıtılmıştır. Dil nehrimizin ana damarlarından birini oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar gövünür / Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar” şeklindeki dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek, üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek, kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak, güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk lisanında bu denli yetkin olan şair, “Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam zenginliğiyle dil bahçemize ait kılmıştır.

Karacaoğlan’ın başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış, ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin, devletimizin, mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.

18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerine hem de Karacaoğlan’a selam göndermiştir.

19. yüzyılın hikemi ustalarından Ziya Paşa, sade ve etkili diliyle, mısraları en çok ezber edilen şairlerden biri olmuştur. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde /…/ Allah'a sığın şahs-ı halimin gazabından / Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir /…/ Asaf’ın miktarını bilmez Süleyman olmayan, / Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” mısralarında olduğu üzere, pek çok beyti vecizeye dönüşmüştür.

Dilimiz, dokuz bin yıla yakın bir geçmişe sahiptir. O uzun ömrün, sadece Osmanlı döneminde yedi bin civarında şair çıkarmıştır. 20. Yüzyıl başında, bütün zamanların zirvesine çıkan Türkçenin ihtişamında, her birinin az yada çok katkısı olmuştur. Bu zengin kaynaktan, meramı ifade edebilmek için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkündür. Ama okuyacağımız kişiler değişse bile varacağımız sonuç değişmeyecektir.

Çünkü bizim dilimiz, felsefeden yukarıda dinden aşağıda olan şiirle kanatlanmaktadır.

(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 110. sayısında yayınlanmıştır.

7 Mart 2026 Cumartesi

İçimde Dalgalanan Bir Tören / Mehmet Taştan

Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a, Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti. Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır” sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.

Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da 1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti.  2007’de faaliyete geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu.  Yıllar bu şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.” 

Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk.  Irmak, Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…

Nizamiye girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce soğuk, yağmursa iyice artmıştı.

Önümüzde yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,  izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a… Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar… Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim, Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa… 

Zihnim, bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle kendime geldim.

         “Her şey vatan için… Her şey vatan için

Yaklaştıkça gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde tüten bir buhara dönüşüyordu.

Töreni izleyenler arasında, toplumun her kesiminden insanlar vardı.  Seküleri, liberali, dindarı bir aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu. 


Tören bittiğinde, kucaklaşma ve fotoğraf çekilme faslı başladı. Aralarında oğlumun da bulunduğu askerlerin terhis işlemlerinin tamamlanıp yanımıza gelmeleri için biraz daha beklemek gerekecekti. O yüzden bizi nizamiye girişindeki bekleme salonuna yönlendirdiler. O yer, çelik ve sacdan yapılmış, tek katlı, upuzun bir yapıydı. Havanın yağışlı olması nedeniyle içi loştu. Yağmurdan kaçarak o yeri dolduran insanların yüzlerindeki ıslaklık, üst-başlarındaki dağınıklık Sirkeci tren garını andırıyordu. Bir asır önce Sirkeci’den bir yakınını cepheye uğurlayan ya da dönüşünü bekleyen insanların izdüşümü gibiydik. 

O istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı. Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde, vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu. Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin hücrelerine kadar sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000 askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı. 

Muhayyilem geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız çocuğunun heyecanıyla buluştu:

–  Anne!... Babam geliyor, dedi.

Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler, ıslanarak geliyorlardı.

Keşke, bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.


         
 (*) Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin 109. sayısında yayınlanmıştır.

 


15 Şubat 2026 Pazar

Şairlerin Güldüren Yüzü / Mehmet Taştan

Mutluluğun büyük şiiri olmaz. Çünkü yaşanan mutluluğun havuzunda su kalmaz. O yüzden şaire hep acı ve özlemin resmini çizmek kalır. Kendileri de bu durumun farkında olmalı ki, şiirde bıraktıkları bu boşluğu nükteyle doldururlar. Öyle ki en ciddi şairler bile nükteleri ile yüzümüzü güldürürler. 

Yazdıkları ile yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif de öyledir. Hayatı kusursuz bir disiplin içinde yaşayan şair, çocuksu muzipliğini düşündüren nükteleriyle ortaya koyar.

Akif’in, Burdur milletvekili olarak bulunduğu meclisin bir oturumunda, kürsüdeki hatip, memur maaşlarının düşük olduğuna dair bir konuşma yapmaktadır. Ancak eski alfabemize göre yazılışları aynı, okunuşları farklı olan iki kelimeden, memurinin memurlar, memureynin iki memur anlamına geldiğini bilmediği için telaffuzda hata yapar:

–     Memureynin maaşı düşük. Bir an önce artırılması gerekir.

Bir dil ustası olan Akif, oturduğu yerden konuşmacıya cevap verir:

–   Memurin, memureyn olsaydı, onları kuş etiyle kuş sütüyle beslerdik

Dil hakimiyetinin bilgiyle buluştuğu yerde şair nükteleri daha bir katmerli hale gelir. Malum, hava sıcaklığına göre yılın belli günlerinin özel adları vardır. Bunlardan, kocakarı soğukları (berd-el acûz) martta, öküz soğukları (sitte-i sevr) nisanda, boğucu sıcaklar (eyyam-ı bahur) ağustosta yaşanır.

giyim, iç mekan, kişi, şahıs, kostüm tasarımı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

            Şair Fitnat Hanım, kocakarı soğuklarının yaşandığı günlerde Kapalıçarşı’da alışveriş yapmaktadır. Ama ne alışveriş... Nedimeler ve bütün esnaf etrafında pervane... Fitnat Hanımın bu halini kıskanan Koca Ragıp Paşa, berd-el acûzdan söz eder gibi Haşmet’e seslenir: 

“Bu kocakarı ortalığı kasıp kavuruyor.” 

Fitnat Hanım hiç bozuntuya vermeden geriye döner ve sitte-i sevri kasteder gibi şu cevabı verir:
           “Arkadan öküz geliyor.” 

Bazı şairlerimiz ise, şiirleriyle olduğu kadar fıkralarıyla da meşhurdur. Namık Kemal böyledir mesela. Kendisine mal edilen fıkra sayısının çokluğu karşısında, uydurma olanlarla gerçek olanları ayırmak bile çoğu zaman mümkün değildir. Ancak, eski dostu Ziya Paşa’yı iğnelemek için yazdığı bir beytin O’na ait olduğunda tereddüt yoktur.

Hadise şudur: Erzurumlu bir babanın oğlu olarak İstanbul’da doğan Ziya Paşa, “Harabat” adlı eserinde, Erzurumlu Nefi’nin, yanlışlıkla Vanlı olduğunu yazar. Namık Kemal, onu dillere düşürecek şu beyitle karşılık verir:

Ey vâkıf-ı her mekân-ı Rum’un
           Bir adı da Van mı Erzurum’un” 

Şairler arasındaki rekabet eski zamanlarda da aynıdır. 16. yüzyıl Bağdat şairlerinden Ruhi ile Fuzuli, bir asma altında şiir üzerine hararetli bir tartışmaya tutuşurlar. Fuzulî’nin derin bilgisi karşısında kendini kötü hisseden Ruhi, parmağıyla yakındaki bir evi işaret ederek şöyle der: 

“Üstat,
            Şu ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama içindeki köpek var ya
            İşte o fuzulî"

İşaret edilen yöne bakan Fuzulî, muhatabına dönerek şu cevabı verir:

            “Madem ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama köpek fuzuli,
            Al köpeği vur duvara,
            Kıçından çıksın ruhî” 

Bazen de şairlerde, ölüme baş eğmeyen bir cesaret görürüz. İbni Rumi bunlardan biridir. Emevîler döneminde vezir olan Ebu'l Hüseyin, kendini hicveden şair İbni Rumi'yi ziyafete çağırır ve yemeğine zehir koydurarak şairi zehirletir. Zehirlendiğini anlayan şair ayağa kalkar ve kapıya doğru yürümeye başlar. Vezir arkasından seslenir:

        – Nereye gidiyorsun?
        – Gönderdiğin yere.
        – Babama selâm söyle.
        Şair, ölüme giderken bile hicivden vazgeçmez:
        – Söyleyemem, çünkü ben cehenneme gitmiyorum. 

Osmanlıda hiciv deyince Nef’î akla gelir. Önüne gelen herkesi hicveden şair, el yükseltip 4. Murat’a dil uzatınca baltayı taşa vurur. Hakkında idam fermanı çıkar. Derdest edilip infaz yerine götürülürken zenci saray ağası insafa gelip, şairin affı için padişaha bir arzuhal yazar. Ancak yazarken divitin siyah mürekkebi kâğıda damlar ve kâğıt üzerinde büyük bir leke oluşturur. “Alışmış kudurmuştan beterdir” derler ya, yine öyle olur. Şairin hiciv damarı yine kabarır. Zenci saray ağasına “mübarek teriniz damladı” diyerek dalga geçer. İşte bu onun son hicvi olur. Şairin bu huyundan vazgeçmeyeceğini anlayan ağa onu cellatlara teslim eder.

Bir de işrete müptela şairlerimiz vardır. Şair Eşref onlardan biridir. Sarhoşken evlendiği kadının, çok çirkin olduğunu ayılınca görür ve hemen boşar. Ama borç konusunda titizdir. Acıpayam kaymakamıyken, Buldan’a tayin edilince, halka haber salar. “Kimin benden alacağı varsa gelsin, alsın” der. Hak iddia eden herkese borcunu ödeyip helallik alır. Eşeğine binip ilçeden ayrılırken, önüne çıkan bir kişi:

–   Kaymakam Bey, bana da borcunuz var, der.

   Sen kimsin, ne borcu?

   Ben kasabada çay ocağı işletiyorum. Burada görev yaptığınız süre zarfında bir kere bile çay ocağıma gelmediniz. Ayda bir kere gelip bir çay içseydiniz 80 kuruş ederdi. Onu istiyorum.

     Gönlü gani Şair Eşref, çaycıya da istediği parayı verip oradan uzaklaşırken, dudaklarından şu mısralar dökülür:
           “Hiç insaf kalmamış ben-i ademde, 
           Anamı bellediler Acıbadem’de.”

Henüz yedi yaşındayken Bodrum’da gördüğü korkunç bir hadise yüzünden bütün hayatı altüst olan Neyzen Tevfik’in nükteleri ise daha bir sevecendir. Neyzen, gece yarısı meyhaneden çıkıp yürüyerek oturduğu mahalleye gelmiş. Ama çok sarhoş olduğu için evini bir türlü bulamamış. Evini bulmak için sokaklarda dolaşırken karşılaştığı mahalle bekçisine sormuş:

– Bekçi baba, Neyzen Tevfik'in evi neresi?
Neyzen’i tanıyan bekçi şaşırmış.       
– Aman efendim Neyzen Tevfik sizsiniz, demiş. 

Bu cevaba canı sıkılan Neyzen şu karşılığı vermiş: 
          – Ben sana, kim olduğumu sormuyorum, Neyzen Tevfik’in evini soruyorum. 

  Ne dersiniz, şair nükteleri de şiirleri kadar güzel değil mi?


(*) Bu yazı, https://ankaraedebiyat.com.tr/sairlerin-gulduren-yuzu/ nde yayınlanmıştır. 
                    Tablo, Osman Hamdi Bey'in İstanbul Hanımefendisi adlı eseridir. 
    




17 Ocak 2026 Cumartesi

Kırlangıç Tavanı Dumanlı Şehir / Mehmet Taştan

“Kent” lafına oldum olası alışamadım. Özbek Türkçesinden geldiğini bilsem de köksüz ve ruhsuz yığınları hatırlattı daima. Oysa şehir öyle mi? İç içe geçmiş hayatların, nesiller boyu süren ortak hikayesidir. Geçtiği yollarla, aştığı badirelerle olgunlaşır ve kendine özgü bir derinlik kazanır. O yüzden, kentler tek düze olsa da her şehrin farklı bir tılsımı, başka bir kokusu vardır. 

Hele de bu yer, feleğin çemberinden defalarca geçmiş olan Erzurum'sa... Adı bile nice ateş görüp, suya değdikten sonra kıvama kavuşmuşsa... Farklı medeniyetlerden beslenen üç bin yıllık macerası, her bir kapısının, her bir mahallesinin, hatta birçok yapısının ayrı bir öyküsü varsa... 

Mesela, Filgeçti Köprüsü'nde, beş kulaçlık mesafeyi geçmez, beş asır öncesine gidip gelirsiniz bir anda... Çaldıran'ın ihtişamlı filleri gelir gözünüzün önüne... Gâvurboğan'da, Ermeni kılavuzların yardımıyla geceleyin, şehre baskın düzenleyen Rus taburlarını, geri püskürten iki mahalle halkının kahramanlığı gelir aklınıza. Yanıkdere’ye vardığınızda burnunuz, Ermeni çeteleri tarafından diri diri yakılan masum insanların ceset kokularıyla kavrulur... Erzurum Kongre binası önünde yürürken, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşa giden onurlu ve destansı yolu arşınlarsınız... O yerlerin adını her söyleyişte o vaka, o hüsran, o zafer düşer aklımıza. Öyle olmasa, “göç göç oldi, göçler yola düzüldi” türküsünü her söyleyişte, kar ile borana karışmış yayla yollarına düşüp, iç bölgelere doğru göç eden binlerce muhacirin o perişan hali gelir miydi gözümüzün önüne? Ya da söylendiği her yerde, bütün dinleyenler hep bir ağızdan, aynı cereyana çarpılmışlık duygusu içinde, sarı gelin türküsüne öyle eşlik eder miydi? "Eledim eledim höllük eledim" şarkısının o evrensel dili olmasa, Spartacus'un sezon finalinde söylenir miydi? 

Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı'yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami'yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi... Biraz daha yürüyünce şehrin kalbine varırsınız. Bir açık hava müzesi olan o yerde, şehri bir İslam beldesi kılan Ulu Cami; “oku” emriyle hayat bulan Çifte Minareler Medresesi; bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı kale, aidiyetinizin iftihar kaynağı olur. 

Ondan fazla işkolunun, müstakil birer çarşısı vardır. Kavaflar, abacılar, kevelciler örneklerinde olduğu gibi yapılan işin adıyla anılan bu çarşılar, İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan şehrin, geçmişindeki ticari yoğunluğu gösterir. Kırkçeşme Hamamı, Hacılar Hanı, Dabakhane Çeşmesi gibi yapılar ise,  erken zamanlarda başlayan medenileşmenin, işlevini günümüze kadar sürdüren sembolleridir.

Bir de yalnızca candan bakan gözlere açılan evleri vardır bu şehrin. Çok çile çekerek, kahır abidesine dönüşmüş ihtiyarların göz uçlarına sinen koyu kızarıklık neyse, eski evlerin taş duvarlarından pervazlarına uzanan yorgunluk da işte odur. Sessizce girip, hiçbir şeyi incitmeden izlerseniz, eski bir evde değil, başka bir çağda olduğunuzu hissedersiniz. Ve o evin eski sakinleri, aniden gittikleri yerlerden dönüp yaşadıklarını fısıldarlar size. Tabii, onların ne anlattığı kadar, sizin ne anladığınız da önemlidir. Zira, “söylenen söz, dinleyenin anladığı kadardır.” O yüzden olsa gerek, aynı evin, aynı türkünün birbirine benzemeyen öyküleri dolaşır dillerde. Örneğin “kırmızı gül demet demet” deyince, kiminin aklına, kervancılarla Revan’a gidip orada vefat eden kara yağız delikanlı gelir. Kiminin aklına, seferberlikten dönen eratı taşıyan son trenden de oğlunun inmediğini gören annenin acıklı öyküsü gelir. O üzüntü ve çaresizlik içinde evine dönen anne, gelinin odasından gelen gülüşme seslerini, geliniyle oynaşının zanneder. Tüfeği kaptığı gibi hışımla odaya dalar ve bütün fişekleri yatağa boşaltır. Yorganı kaldırdığında, oğluyla gelininin kanlar içinde yatan, cansız bedenlerini görür. Ve feryat başlar… “Kırmızı gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz.”

Erzurum, duvara asılmış bir resim değil, anlatıldıkça çoğalan bir hikayedir. Bir maceraperest tarafından, zemherinin en sert zamanında, ince mintanlarla Allahuekber Dağlarına sürülen askerleri, soğuktan korumak için seferber olan, on bin askeri tepeden tırnağa giyindirerek, tekalifi milliye kararlarına ilham kaynağı olan şehirdir. “Ölümün zafere doymadığı o faciada” soğuğa, açlığa ve tifüse teslim olan yüz binlerin hüznünü yüreğine, cenazesini koynuna, anılarını hafızasına gömen diyardır. Elindeki peksimeti kuru kuruya yemeye çalışan erin, “öyle gitmez evladım suya batır da ye” diyen subaya “suya batırırsam hemen biter kumandanım, böyle yaparak midemi avutuyorum” şeklindeki can yakan cevabıdır.

93’harbinden 12 Mart’a giden yolda “ölümün mukadder göründüğü bir kazadan kurtulmuş insana benzeyen” Erzurum, yalnızca 25 yıl arayla kazandığı Gâvurboğan (1854) ve Aziziye Muharebeleriyle (1877–1878) kendisini düşman işgalinden iki kez kurtaran şehir olma ayrıcalığına sahip değildir. Aynı zamanda, milli mücadelenin somutlaştığı ve cumhuriyet fikrinin maya tuttuğu yerdir. Zira, milli mücadelenin bütün ilkeleri ve bu gayeyi gerçekleştirmek için millet iradesine dayalı geçici bir hükümet kurulması Erzurum Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Komuta merkezi Erzurum olan 15. Kolordunun, düşmandan ele geçirdiği ‘istiklal savaşımızı on yıl sürdürmeye yetecek’ silahlar batı cephesine kaydırılmış; o kolordunun, talim ve terbiyesi en yüksek olan 11. Tümeni, Büyük Taarruz için batıya sevk edilmiştir.

Hani şair, “Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler, / Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler” diyor ya… Bir de yurda kurban kadınları vardır bu şehrin. Kimdir onlar? Cepheden ağır yaralı olarak dönen kardeşi Hasan’ın vefat ettiği gecenin sabahında, üç aylık bebeğini evde bırakıp düşmanı kovmak için baltayla Aziziye Tabyalarına koşan Nene Hatun’dur. Komutanı olduğu müfrezeyle İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasına katılan, İnönü savaşlarında, Sakarya Meydan Muharebesinde, Dumlupınar’da yunanla çarpışan Kara Fatma’dır. 

Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor / Ah bu gönül, bu gönül, kendine derd arıyor” diyen Nefi'de yakıcı bir dil; Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyen Ziya Paşa’da bilgeliktir. 

Avam için, Kafkasya Türkçesinin İstanbul’a giderken dinlendiği menzildir. O yüzden teyzeye, kelimenin aslına uygun şekilde “eze” denir bu yerde… Havas için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevat Dursunoğlu’nun ya da Fuat Sezgin’in içinden geçtiği Erzurum Lisesi’dir. 

Geçmişi bilenlerin gözünde ise, Türkiye’nin en yüksek rakımlı şehri olmanın nazarına gelmişçesine sürekli irtifa kaybeden yerdir Erzurum. Bir zamanlar, Beş Şehir’den biriyken şimdilerde ilk elliye girememektir. Hayatın merkezinde aktığı zamanları özlemle yad etmektir.

Bu düşüşün bir dönüşü olur mu? Olur elbet.
Yeter ki, kırlangıç tavanında sıkışan dumanın dışarı çıkması için bacasının kapakları açılsın.

 (*) Bu yazı, Ocak 2026 tarihinde Edebiyat Ortamı Dergisinin 108. sayısında yayınlamıştır.