Atina ve Kudüs, Akdeniz’in iki kadim şehridir… Biri
Antik Yunan Felsefesinin, diğeri
Hristiyanlığın doğum yeri… Biri filozoflar şehri, öbürü peygamberler diyarı…
Biri aklın yükseldiği, öbürü vahyin indiği yerdir. Her iki yerdeki mesaj da sokağa
hâkim güçler tarafından hoş karşılanmamış; insanlık belleğinde kalıcı hasar
bırakan yöntemlerle imha edilmek istenmiştir. Atina’da, kurulu düzene aykırı fikirler
söylemek Sokrates’i idama götürmüş; Kudüs’te genç peygamber Hz. İsa, kendisine
vahyedilen dini tebliğ ettiği için Hristiyan kaynaklarına göre çarmıha gerilerek
öldürülmüştür.
Ancak iki şehrin benzerliği burada başlamaz. Zeytin
ağaçlarının kutsandığı devirlere kadar geriye gider. Ki o zaman yeryüzünde ne
Atina diye bir şehir vardır; ne de Kudüs’te İsa’nın geleceği bilinmektedir.
Atina’nın, zeytin ağacını kutsal sayması mitolojik bir
öyküye dayanır. Anlatıya göre, Ege’nin karşı kıyısında Attika Bölgesine yeni
bir şehir kurulur. Şehir yeni kurulduğu için henüz kalıcı bir ismi yoktur. Denizler
tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena şehre kendi adlarını vermek
istemektedirler. Her iki tarafın da çok istekli olduğunu gören Zeus, taraflar
arasında kavga çıkmaması için meselenin bir yarışmayla halline karar verir. Her
ikisinin de şehre birer armağan sunmasını, en güzel armağanı sunanın şehre isim
verme hakkını kazanacağını söyler.
Halkın gözü önünde gerçekleşen yarışmada, meydana ilk
önce Poseidon çıkar. Elindeki üç dişli mızrağı toprağa saplayıverir. Toprak
yarılır ve içinden bir at çıkar. İzleyiciler arasından “zafer” diye bir ses duyulur.
Sıranın kendisine geldiğini gören Athena, meydanın ortasına kadar endamlı bir şekilde yürür. Diz çöker ve toprağa bir şey eker. Herkes sükûnet içinde sonucu beklerken, dikilen şey, bir anda kocaman bir zeytin ağacına dönüşür. Onu, halkın uğultulu bir alkış tufanı izler. Ardından Zeus konuşur: “Elbette ki at önemlidir. Onunla ülkeler dolaşıp zaferler kazanabilirsiniz. Ama bir şehir için zeytin ağacı daha değerlidir. Zira o varlığıyla şehri güzelleştirir. Gölgesiyle serinletir. Meyvesiyle insanı besler, yağıyla ışık olur, ağacıyla ısıtır” der ve Athena’yı yarışmanın galibi ilan ederek şehre “Atina” ismini verir.
Masalsı zamandan ölçeksi zamana geçişle birlikte
Atina’da çok şey değişti. Mucit ruhlu insanların kurulu düzene isyanı, Olimpos’un
tahtını sallanmaya başladı. Antik Atina Agorasında “sorgulanmamış bir hayat
yaşamaya değmez” diyen Sokrates, o sarsıntının başlangıcı oldu. Onu, Platon ve
Aristo gibi filozoflar takip etti. Onların açtığı bu yol, düşünce dünyasında o
kadar kalıcı bir etki bıraktı ki, değişik ülkelerde farklı yüzyıllarda yaşamış
önemli düşünce adamlarını bir tuvalde buluşturan Rafael, eserine “Atina Okulu”
adını verdi.
Bu büyük değişime karşın, o yerde zeytin ağacına atfedilen
kutsallık hep aynı kaldı. Şehir içi yerleşim alanlarında ilk zamanlar sadece
yargıçların, senatörlerin ve avukatların evlerinin önüne dikilen bu ağaçları
her geçen saygıyla selamlıyordu. Ölümsüzlüğün, bereketin ve barışın sembolü
sayılan zeytin ağacının izinsiz sökülmesi ya da kesilmesi idamlık suç sayılıyordu.
Zeytin ağaçlarının sembolleşmesine ilişkin Kudüs’teki anlatımlar
ise doğrudan kutsal metinlerde yer alıyordu. Nuh Tufanının devam ettiği sırada,
suların çekilmeye başlayıp başlamadığını anlamak isteyen Hz. Nuh, geminin
penceresini açıp güvercini eliyle dışarı saldı. Uçup giden beyaz güvercin, akşama
doğru gagasında taze bir zeytin dalıyla geri döndü.[1] Bu zeytin dalı, suların
çekilmeye başladığının ve bir yerlerde zeytin ağaçlarının su üstüne çıktığının müjdecisi
olmuştu. Gemidekilere bayram sevinci yaşatan bu haber, Allah’ın, bir güvercinin
gagasında insanlığa gönderdiği merhamet mektubu olarak okunmuş; her bakanın
başka bir anlam yüklediği zeytin dalı barışın evrensel sembolü olmuştu.
İnsanlığın ikinci başlangıcı kabul edilen Nuh
Tufanının ne zaman ve nerede yaşandığı sorusunun cevabı bugüne kadar bulunamadı.
Ancak Tevrat’taki zeytine dair anlatımlar da o kıssayla sınırlı kalmadı. MÖ 14.
yüzyılda Mısır’da başlayan hayatının son kırk yılını Tih Vadisinde sürdüren Musa’nın,
İsrailoğullarını götürmeye çalıştığı Kenan Elleri, “zeytinyağı ve bal diyarı” olmakla
övüldü.[2] Mabetteki “kandillerin
sürekli yanıp ışık vermesi için saf
zeytinyağı getirmelerini söyle.”[3] “Zeytin yağı karışımlı
mukaddes mesh yağı hazırla.”[4] şeklindeki buyruklarla
anıldı.
Hz. Davut’un, “ben Tanrı'nın evinde yeşeren
bir zeytin ağacı gibiyim”[5] dediği kayıtlıdır. Davut Peygamber’in, Kudüs’ü aldıktan sonra Sion
Tepesine yerleştiği ve Mezmurlar’da “Rab, Sion’u seçti. Kendisine mesken olarak
onu istedi. Rahat yerim ebediyen budur. Burada oturacağım. Çünkü bunu istedim”[6] şeklindeki anlatımın
bulunduğu gözetildiğinde, Hz. Davut’a izafe edilen bu benzetmeyle, zeytin
ağacına yoğun bir kutsallık yüklendiği sonucu çıkmaktadır.
Zeytin dalı, Hristiyanlarca da barışın sembolü kabul
edilmektedir. Ancak zeytin ağacına yüklenen anlam geçmişten devralınandan başka
bir noktaya taşınmıştır. Şöyle ki,
onların inanışına göre, Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Zeytindağı’nda dua
edip gözyaşı dökmüştür. Bu nedenle peygamberin ayak bastığı ve gözyaşının
aktığı o mekân kutsallaşmıştır. Hz. İsa, insanların kurtuluşu için çarmıha
gerilmeyi bilinçli ve gönüllü bir fedakârlık olarak kabul etmiş ve zeytin
ağacından yapılan bir çarmıha gerilmiştir. O, çarmıhta öldükten sonra yeniden
dirildiği için, zeytin ağacı “yeniden doğuşun” sembolü sayılmıştır. Ortodokslar
ise vaftiz ve takdis suyuna zeytin yağı damlatılmasını ritüelin geçerlilik
şartlarından biri olarak görmüşlerdir.
Son semavi din olan İslam, Allah’ın, Sion Tepesinde
ikamet ettiği inancını reddettiği gibi Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği iddiasını
da reddeder. Ancak önceki semavi
dinlerin zeytin ağacına yönelik hürmetini genel anlamda sürdürür. İslam’ın
doğduğu Mekke-Medine bölgesinde hiç yetişmeyen zeytin ağacından Kuran’da hep
olumlu anlamda söz edilmesi bunun en açık delilidir. Hz. Muhammed’in, "zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın; çünkü o,
mübarek bir ağaçtandır" şeklindeki hadisi, zeytin ağacının kutsallığını tartışmasız
kılmaktadır. Allah’ın “incir ve zeytin üzerine yemin etmesi”[7] ve onu “mübarek zeytin
ağacı”[8] diye övmesi, verilen
değerin vardığı nihai noktayı göstermektedir.
Kutsal metinlerin zeytine verdiği bu değer teoride
kalmamış, zeytinin asli vatanı olan Akdeniz havzasını bir zeytin ağacı cennetine
dönüştürmüştür. İspanya’nın açık ara dünya
birincisi olduğu zeytin yetiştiriciliğinde, yüzyıllardan beri İslam'ın bayraktarlığını yapan Türkiye ikinci, Mitolojiler diyarı Yunanistan üçüncü,
Hristiyanlığın merkezi olan İtalya dördüncü sıradadır. Ve bugün dünyada her
zamankinden daha fazla zeytin ağacı var. Bu semavi dinlere inanan ya da
mitolojik öykülere anlam yükleyen insanlar için kıvanç verici… Ancak zeytin
ağacının temsil ettiği barışın, yeniden doğuşun, bilgeliğin ve bereketin neresindeyiz?
Herhalde işin bu yanı insanlık adına esef verici… Zira soykırımların devam ettiği ve güçlünün zayıfı ezdiği bir dünyadan geçiyoruz ne yazık ki…
[1] Tevrat, Tekvin 8/11
[2] Tevrat, Tesniye 8/8
[3] Tevrat,
Çıkış 27/20
[4] Tevrat,
Çıkış 30/23
[5] Eski
Ahit, Mezmurlar 52/8
[6] Eski
Ahit, Mezmurlar 132/13
[7] Kur’an-ı
Kerim, Tin Suresi-1
[8] Kur’an-ı
Kerim, Nur Suresi-35





