5 Mart 2026 Perşembe

İçimde Dalgalanan Bir Tören / Mehmet Taştan

Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a, Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti. Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır” sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.

Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da 1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti.  2007’de faaliyete geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu.  Yıllar bu şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.” 

Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk.  Irmak, Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…

Nizamiye girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce soğuk, yağmursa iyice artmıştı.

Önümüzde yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,  izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a… Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar… Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim, Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa… 

Zihnim, bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle kendime geldim.

         “Her şey vatan için… Her şey vatan için

Yaklaştıkça gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde tüten bir buhara dönüşüyordu.

Töreni izleyenler arasında, toplumun her kesiminden insanlar vardı.  Seküleri, liberali, dindarı bir aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.

Tören bittiğinde, kucaklaşma ve fotoğraf çekilme faslı başladı. Aralarında oğlumun da bulunduğu askerlerin terhis işlemlerinin tamamlanıp yanımıza gelmeleri için biraz daha beklemek gerekecekti. O yüzden bizi nizamiye girişindeki bekleme salonuna yönlendirdiler. O yer, çelik ve sacdan yapılmış, tek katlı, upuzun bir yapıydı. Havanın yağışlı olması nedeniyle içi loştu. Yağmurdan kaçarak o yeri dolduran insanların yüzlerindeki ıslaklık, üst-başlarındaki dağınıklık Sirkeci tren garını andırıyordu. Bir asır önce Sirkeci’den bir yakınını cepheye uğurlayan ya da dönüşünü bekleyen insanların izdüşümü gibiydik. 

O istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı. Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde, vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu. Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin hücrelerine sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000 askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı. 

Muhayyilem geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız çocuğunun heyecanıyla buluştu:

–  Anne, babam geliyor, dedi.

Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler ıslanarak geliyorlardı.

Keşke bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.

 

                (*) Bu yazı, Eddebiyat Ortamı Dergisinin 109. sayısında yayınlanmıştır.

4 Mart 2026 Çarşamba

Şiirlerle Kanatlanan Dilimiz / Mehmet Taştan

Dil bir milletin ortak malıdır. Mensupları sayısınca var olur, onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır. Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır. Kanun dil ile yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.

O nedenledir ki, dilin canlı kalmasında, gelişip yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir işlevi vardır. Ancak bu işlevde, bütün fertlerin eşit olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir çocuğun dilini belirlemede annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla ziyandır. Çünkü çocuğa dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili” vardır ama hiç kimsenin baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin gelişiminde, bazı değer ya da olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu tartışmasızdır.

Bu manada, lisanın şekillenmesinde, din dilinin çok güçlü bir etkiye sahip olduğu bir vakadır. Almanların, İncil dili olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı kabul eden Türkler de Kuran dili olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un 11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün Türkçe-Arapça olması sonucunu doğurmuştur. Dokuz bin Türkçe kelime içeren sözlük adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme oranını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan “Türk” kelimesi dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında Ali Emirî’nin, Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize kazandırdığı o muhteşem eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi kelimeleri okumaksa dilin devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.

Gazneliler zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak Türkçemizi yoğun şekilde etkilemiştir. Öyle ki bu etki, Selçuklu Saraylarında edebiyat ve resmi dil olmaya kadar varmıştır. 13. Yüzyıl Anadolu semalarında bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın birkaç şiir dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi adına talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yapılmış bir sitem gibidir.  Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin Arapça kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dilden kelime alınması değil, dilimizin fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır.

Mevlana’nın dilde bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır. Türkçeyi kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk günkü tazeliğiyle içilmektedir.

Yunus Emre, Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl önce söylediği, "Yaradılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü" şeklindeki sözle günlük hayatımızın estetiği olmuştur. Şiirleriyle dilimizi bir asude bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizlerinde hem özünü anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile getirmiştir. “Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise kullandığı kelimelere bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap yalap” ifadesi, Onun sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah” anlamına gelen “Çalap” ismi de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz Türkçemize yerleşmiştir.

16. yüzyılda sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir. “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan anlaşılabilecek berraklıktadır. Mısradaki kullanımından manası tahmin edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü” anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm u nişânımı” mısralarında sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanın yüzyıllardır kullandığı “sınık” kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür. Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel söyleyişidir.

Divan şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça terkiplerle yorduğu Türkçe, 17. yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf ve lirik biçimde şiirleştirilmiştir. Dil nehrimizin ana damarlarından birini oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar gövünür / Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar” şeklindeki dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek, üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek, kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak, güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk lisanında bu denli yetkin olan şair, “Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam zenginliğiyle dil bahçemize ait kılmıştır.

Karacaoğlan’ın başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış, ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin, devletimizin, mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.

18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerini hem de Karacaoğlan’ı hatırlatmıştır.

19. yüzyılın hikemi ustalarından Ziya Paşa, sade ve etkili diliyle, mısraları en çok ezber edilen şairlerden biri olmuştur. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-yi aklı eserinde /…/ Allah'a sığın şahs-ı halimin gazabından / Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir /…/ 
Asaf’ın miktarını bilmez Süleyman olmayan, / Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” mısralarında olduğu üzere, pek çok beyti vecizeye dönüşmüştür.

Dilimizin, iki bin yıldan uzun bir geçmişi var… O uzun ömrünün, sadece Osmanlı döneminde yedi bin civarında şair çıkarmış. 20. Yüzyıl başında, bütün zamanların zirvesine çıkan dilin ihtişamında, her birinin katkısı olduğu kesin… Bu zengin kaynaktan, meramı ifade edebilmek için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkün. Ama okuyacağımız kişiler değişse de varacağımız sonuç değişmez.

Çünkü şiirsiz dil, dilsiz şiir imkânsız.  


15 Şubat 2026 Pazar

Şairlerin Güldüren Yüzü / Mehmet Taştan

Mutluluğun büyük şiiri olmaz. Çünkü yaşanan mutluluğun havuzunda su kalmaz. O yüzden şaire hep acı ve özlemin resmini çizmek kalır. Kendileri de bu durumun farkında olmalı ki, şiirde bıraktıkları bu boşluğu nükteyle doldururlar. Öyle ki en ciddi şairler bile nükteleri ile yüzümüzü güldürürler. 

Yazdıkları ile yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif de öyledir. Hayatı kusursuz bir disiplin içinde yaşayan şair, çocuksu muzipliğini düşündüren nükteleriyle ortaya koyar.

Akif’in, Burdur milletvekili olarak bulunduğu meclisin bir oturumunda, kürsüdeki hatip, memur maaşlarının düşük olduğuna dair bir konuşma yapmaktadır. Ancak eski alfabemize göre yazılışları aynı, okunuşları farklı olan iki kelimeden, memurinin memurlar, memureynin iki memur anlamına geldiğini bilmediği için telaffuzda hata yapar:

–     Memureynin maaşı düşük. Bir an önce artırılması gerekir.

Bir dil ustası olan Akif, oturduğu yerden konuşmacıya cevap verir:

–   Memurin, memureyn olsaydı, onları kuş etiyle kuş sütüyle beslerdik

Dil hakimiyetinin bilgiyle buluştuğu yerde şair nükteleri daha bir katmerli hale gelir. Malum, hava sıcaklığına göre yılın belli günlerinin özel adları vardır. Bunlardan, kocakarı soğukları (berd-el acûz) martta, öküz soğukları (sitte-i sevr) nisanda, boğucu sıcaklar (eyyam-ı bahur) ağustosta yaşanır.

giyim, iç mekan, kişi, şahıs, kostüm tasarımı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

            Şair Fitnat Hanım, kocakarı soğuklarının yaşandığı günlerde Kapalıçarşı’da alışveriş yapmaktadır. Ama ne alışveriş... Nedimeler ve bütün esnaf etrafında pervane... Fitnat Hanımın bu halini kıskanan Koca Ragıp Paşa, berd-el acûzdan söz eder gibi Haşmet’e seslenir: 

“Bu kocakarı ortalığı kasıp kavuruyor.” 

Fitnat Hanım hiç bozuntuya vermeden geriye döner ve sitte-i sevri kasteder gibi şu cevabı verir:
           “Arkadan öküz geliyor.” 

Bazı şairlerimiz ise, şiirleriyle olduğu kadar fıkralarıyla da meşhurdur. Namık Kemal böyledir mesela. Kendisine mal edilen fıkra sayısının çokluğu karşısında, uydurma olanlarla gerçek olanları ayırmak bile çoğu zaman mümkün değildir. Ancak, eski dostu Ziya Paşa’yı iğnelemek için yazdığı bir beytin O’na ait olduğunda tereddüt yoktur.

Hadise şudur: Erzurumlu bir babanın oğlu olarak İstanbul’da doğan Ziya Paşa, “Harabat” adlı eserinde, Erzurumlu Nefi’nin, yanlışlıkla Vanlı olduğunu yazar. Namık Kemal, onu dillere düşürecek şu beyitle karşılık verir:

Ey vâkıf-ı her mekân-ı Rum’un
           Bir adı da Van mı Erzurum’un” 

Şairler arasındaki rekabet eski zamanlarda da aynıdır. 16. yüzyıl Bağdat şairlerinden Ruhi ile Fuzuli, bir asma altında şiir üzerine hararetli bir tartışmaya tutuşurlar. Fuzulî’nin derin bilgisi karşısında kendini kötü hisseden Ruhi, parmağıyla yakındaki bir evi işaret ederek şöyle der: 

“Üstat,
            Şu ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama içindeki köpek var ya
            İşte o fuzulî"

İşaret edilen yöne bakan Fuzulî, muhatabına dönerek şu cevabı verir:

            “Madem ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama köpek fuzuli,
            Al köpeği vur duvara,
            Kıçından çıksın ruhî” 

Bazen de şairlerde, ölüme baş eğmeyen bir cesaret görürüz. İbni Rumi bunlardan biridir. Emevîler döneminde vezir olan Ebu'l Hüseyin, kendini hicveden şair İbni Rumi'yi ziyafete çağırır ve yemeğine zehir koydurarak şairi zehirletir. Zehirlendiğini anlayan şair ayağa kalkar ve kapıya doğru yürümeye başlar. Vezir arkasından seslenir:

        – Nereye gidiyorsun?
        – Gönderdiğin yere.
        – Babama selâm söyle.
        Şair, ölüme giderken bile hicivden vazgeçmez:
        – Söyleyemem, çünkü ben cehenneme gitmiyorum. 

Osmanlıda hiciv deyince Nef’î akla gelir. Önüne gelen herkesi hicveden şair, el yükseltip 4. Murat’a dil uzatınca baltayı taşa vurur. Hakkında idam fermanı çıkar. Derdest edilip infaz yerine götürülürken zenci saray ağası insafa gelip, şairin affı için padişaha bir arzuhal yazar. Ancak yazarken divitin siyah mürekkebi kâğıda damlar ve kâğıt üzerinde büyük bir leke oluşturur. “Alışmış kudurmuştan beterdir” derler ya, yine öyle olur. Şairin hiciv damarı yine kabarır. Zenci saray ağasına “mübarek teriniz damladı” diyerek dalga geçer. İşte bu onun son hicvi olur. Şairin bu huyundan vazgeçmeyeceğini anlayan ağa onu cellatlara teslim eder.

Bir de işrete müptela şairlerimiz vardır. Şair Eşref onlardan biridir. Sarhoşken evlendiği kadının, çok çirkin olduğunu ayılınca görür ve hemen boşar. Ama borç konusunda titizdir. Acıpayam kaymakamıyken, Buldan’a tayin edilince, halka haber salar. “Kimin benden alacağı varsa gelsin, alsın” der. Hak iddia eden herkese borcunu ödeyip helallik alır. Eşeğine binip ilçeden ayrılırken, önüne çıkan bir kişi:

–   Kaymakam Bey, bana da borcunuz var, der.

   Sen kimsin, ne borcu?

   Ben kasabada çay ocağı işletiyorum. Burada görev yaptığınız süre zarfında bir kere bile çay ocağıma gelmediniz. Ayda bir kere gelip bir çay içseydiniz 80 kuruş ederdi. Onu istiyorum.

     Gönlü gani Şair Eşref, çaycıya da istediği parayı verip oradan uzaklaşırken, dudaklarından şu mısralar dökülür:
           “Hiç insaf kalmamış ben-i ademde, 
           Anamı bellediler Acıbadem’de.”

Henüz yedi yaşındayken Bodrum’da gördüğü korkunç bir hadise yüzünden bütün hayatı altüst olan Neyzen Tevfik’in nükteleri ise daha bir sevecendir. Neyzen, gece yarısı meyhaneden çıkıp yürüyerek oturduğu mahalleye gelmiş. Ama çok sarhoş olduğu için evini bir türlü bulamamış. Evini bulmak için sokaklarda dolaşırken karşılaştığı mahalle bekçisine sormuş:

– Bekçi baba, Neyzen Tevfik'in evi neresi?
Neyzen’i tanıyan bekçi şaşırmış.       
– Aman efendim Neyzen Tevfik sizsiniz, demiş. 

Bu cevaba canı sıkılan Neyzen şu karşılığı vermiş: 
          – Ben sana, kim olduğumu sormuyorum, Neyzen Tevfik’in evini soruyorum. 

  Ne dersiniz, şair nükteleri de şiirleri kadar güzel değil mi?


(*) Bu yazı, https://ankaraedebiyat.com.tr/sairlerin-gulduren-yuzu/ nde yayınlanmıştır. 
                    Tablo, Osman Hamdi Bey'in İstanbul Hanımefendisi adlı eseridir. 
    




17 Ocak 2026 Cumartesi

Kırlangıç Tavanı Dumanlı Şehir / Mehmet Taştan

“Kent” lafına oldum olası alışamadım. Özbek Türkçesinden geldiğini bilsem de köksüz ve ruhsuz yığınları hatırlattı daima. Oysa şehir öyle mi? İç içe geçmiş hayatların, nesiller boyu süren ortak hikayesidir. Geçtiği yollarla, aştığı badirelerle olgunlaşır ve kendine özgü bir derinlik kazanır. O yüzden, kentler tek düze olsa da her şehrin farklı bir tılsımı, başka bir kokusu vardır. 

Hele de bu yer, feleğin çemberinden defalarca geçmiş olan Erzurum'sa... Adı bile nice ateş görüp, suya değdikten sonra kıvama kavuşmuşsa... Farklı medeniyetlerden beslenen üç bin yıllık macerası, her bir kapısının, her bir mahallesinin, hatta birçok yapısının ayrı bir öyküsü varsa... 

Mesela, Filgeçti Köprüsü'nde, beş kulaçlık mesafeyi geçmez, beş asır öncesine gidip gelirsiniz bir anda... Çaldıran'ın ihtişamlı filleri gelir gözünüzün önüne... Gâvurboğan'da, Ermeni kılavuzların yardımıyla geceleyin, şehre baskın düzenleyen Rus taburlarını, geri püskürten iki mahalle halkının kahramanlığı gelir aklınıza. Yanıkdere’ye vardığınızda burnunuz, Ermeni çeteleri tarafından diri diri yakılan masum insanların ceset kokularıyla kavrulur... Erzurum Kongre binası önünde yürürken, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşa giden onurlu ve destansı yolu arşınlarsınız... O yerlerin adını her söyleyişte o vaka, o hüsran, o zafer düşer aklımıza. Öyle olmasa, “göç göç oldi, göçler yola düzüldi” türküsünü her söyleyişte, kar ile borana karışmış yayla yollarına düşüp, iç bölgelere doğru göç eden binlerce muhacirin o perişan hali gelir miydi gözümüzün önüne? Ya da söylendiği her yerde, bütün dinleyenler hep bir ağızdan, aynı cereyana çarpılmışlık duygusu içinde, sarı gelin türküsüne öyle eşlik eder miydi? "Eledim eledim höllük eledim" şarkısının o evrensel dili olmasa, Spartacus'un sezon finalinde söylenir miydi? 

Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı'yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami'yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi... Biraz daha yürüyünce şehrin kalbine varırsınız. Bir açık hava müzesi olan o yerde, şehri bir İslam beldesi kılan Ulu Cami; “oku” emriyle hayat bulan Çifte Minareler Medresesi; bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı kale, aidiyetinizin iftihar kaynağı olur. 

Ondan fazla işkolunun, müstakil birer çarşısı vardır. Kavaflar, abacılar, kevelciler örneklerinde olduğu gibi yapılan işin adıyla anılan bu çarşılar, İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan şehrin, geçmişindeki ticari yoğunluğu gösterir. Kırkçeşme Hamamı, Hacılar Hanı, Dabakhane Çeşmesi gibi yapılar ise,  erken zamanlarda başlayan medenileşmenin, işlevini günümüze kadar sürdüren sembolleridir.

Bir de yalnızca candan bakan gözlere açılan evleri vardır bu şehrin. Çok çile çekerek, kahır abidesine dönüşmüş ihtiyarların göz uçlarına sinen koyu kızarıklık neyse, eski evlerin taş duvarlarından pervazlarına uzanan yorgunluk da işte odur. Sessizce girip, hiçbir şeyi incitmeden izlerseniz, eski bir evde değil, başka bir çağda olduğunuzu hissedersiniz. Ve o evin eski sakinleri, aniden gittikleri yerlerden dönüp yaşadıklarını fısıldarlar size. Tabii, onların ne anlattığı kadar, sizin ne anladığınız da önemlidir. Zira, “söylenen söz, dinleyenin anladığı kadardır.” O yüzden olsa gerek, aynı evin, aynı türkünün birbirine benzemeyen öyküleri dolaşır dillerde. Örneğin “kırmızı gül demet demet” deyince, kiminin aklına, kervancılarla Revan’a gidip orada vefat eden kara yağız delikanlı gelir. Kiminin aklına, seferberlikten dönen eratı taşıyan son trenden de oğlunun inmediğini gören annenin acıklı öyküsü gelir. O üzüntü ve çaresizlik içinde evine dönen anne, gelinin odasından gelen gülüşme seslerini, geliniyle oynaşının zanneder. Tüfeği kaptığı gibi hışımla odaya dalar ve bütün fişekleri yatağa boşaltır. Yorganı kaldırdığında, oğluyla gelininin kanlar içinde yatan, cansız bedenlerini görür. Ve feryat başlar… “Kırmızı gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz.”

Erzurum, duvara asılmış bir resim değil, anlatıldıkça çoğalan bir hikayedir. Bir maceraperest tarafından, zemherinin en sert zamanında, ince mintanlarla Allahuekber Dağlarına sürülen askerleri, soğuktan korumak için seferber olan, on bin askeri tepeden tırnağa giyindirerek, tekalifi milliye kararlarına ilham kaynağı olan şehirdir. “Ölümün zafere doymadığı o faciada” soğuğa, açlığa ve tifüse teslim olan yüz binlerin hüznünü yüreğine, cenazesini koynuna, anılarını hafızasına gömen diyardır. Elindeki peksimeti kuru kuruya yemeye çalışan erin, “öyle gitmez evladım suya batır da ye” diyen subaya “suya batırırsam hemen biter kumandanım, böyle yaparak midemi avutuyorum” şeklindeki can yakan cevabıdır.

93’harbinden 12 Mart’a giden yolda “ölümün mukadder göründüğü bir kazadan kurtulmuş insana benzeyen” Erzurum, yalnızca 25 yıl arayla kazandığı Gâvurboğan (1854) ve Aziziye Muharebeleriyle (1877–1878) kendisini düşman işgalinden iki kez kurtaran şehir olma ayrıcalığına sahip değildir. Aynı zamanda, milli mücadelenin somutlaştığı ve cumhuriyet fikrinin maya tuttuğu yerdir. Zira, milli mücadelenin bütün ilkeleri ve bu gayeyi gerçekleştirmek için millet iradesine dayalı geçici bir hükümet kurulması Erzurum Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Komuta merkezi Erzurum olan 15. Kolordunun, düşmandan ele geçirdiği ‘istiklal savaşımızı on yıl sürdürmeye yetecek’ silahlar batı cephesine kaydırılmış; o kolordunun, talim ve terbiyesi en yüksek olan 11. Tümeni, Büyük Taarruz için batıya sevk edilmiştir.

Hani şair, “Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler, / Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler” diyor ya… Bir de yurda kurban kadınları vardır bu şehrin. Kimdir onlar? Cepheden ağır yaralı olarak dönen kardeşi Hasan’ın vefat ettiği gecenin sabahında, üç aylık bebeğini evde bırakıp düşmanı kovmak için baltayla Aziziye Tabyalarına koşan Nene Hatun’dur. Komutanı olduğu müfrezeyle İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasına katılan, İnönü savaşlarında, Sakarya Meydan Muharebesinde, Dumlupınar’da yunanla çarpışan Kara Fatma’dır. 

Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor / Ah bu gönül, bu gönül, kendine derd arıyor” diyen Nefi'de yakıcı bir dil; Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyen Ziya Paşa’da bilgeliktir. 

Avam için, Kafkasya Türkçesinin İstanbul’a giderken dinlendiği menzildir. O yüzden teyzeye, kelimenin aslına uygun şekilde “eze” denir bu yerde… Havas için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevat Dursunoğlu’nun ya da Fuat Sezgin’in içinden geçtiği Erzurum Lisesi’dir. 

Geçmişi bilenlerin gözünde ise, Türkiye’nin en yüksek rakımlı şehri olmanın nazarına gelmişçesine sürekli irtifa kaybeden yerdir Erzurum. Bir zamanlar, Beş Şehir’den biriyken şimdilerde ilk elliye girememektir. Hayatın merkezinde aktığı zamanları özlemle yad etmektir.

Bu düşüşün bir dönüşü olur mu? Olur elbet.
Yeter ki, kırlangıç tavanında sıkışan dumanın dışarı çıkması için bacasının kapakları açılsın.

 (*) Bu yazı, Ocak 2026 tarihinde Edebiyat Ortamı Dergisinin 108. sayısında yayınlamıştır.

15 Ocak 2026 Perşembe

Cumhuriyet Hukukunun Yerleşmesinde Ebül’ulâ Mardin’in Rolü / Mehmet Taştan

Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.

Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve çalışkanlık…  Ailenin geçmişinde çok sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881 doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor. Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]

Cumhuriyetin getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan Medresetü’l-Kudât’dan yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor. İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold, Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]

Bir kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.

1840’lara kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum yapar ve bir yavrusu olur? Bu tayın mülkiyeti kimin olur. Kiracının mı yoksa kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”

Bu şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi (1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.

Bunun sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.

Bu tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.

Mardin, 1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar, Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmiştir. 

Yüksek şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş, siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.

Yeni medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır. Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon sağlamıştır.

Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.

Mardin, Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin, öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.

1923-1946 yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, "Ebül'ulâ Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi içerisindeki rolünü özetlemiştir.

1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.  


[1] İsmet Sungurbey, Ebû’l-ulâ Mardin, Mardin Valiliği, 2. Baskı 2011, sayfa 17
[2] Cemil Bilsel, “Öğrenirken ve Öğretirken Beraber” Ebül’ulâ Mardin’e Armağan İstanbul, Kenan Matbaası, 1944, sayfa 80-81
[3] Cemil Bilsel, age. sayfa 41

[4] İsmet Sungurbey, age, sayfa 39


(*) Bu yazı Sebiürreşad Dergisinin 1 Ocak 2026 tarihli 120. sayısında yayınlanmıştır.

 

24 Aralık 2025 Çarşamba

15 Aralık 2025 Pazartesi