“Kent” lafına
oldum olası alışamadım. Özbek Türkçesinden geldiğini bilsem de köksüz ve ruhsuz
yığınları hatırlattı daima. Oysa şehir öyle mi? İç içe geçmiş hayatların, nesiller boyu süren ortak hikayesidir.
Geçtiği yollarla, aştığı badirelerle olgunlaşır ve kendine özgü bir derinlik kazanır. O yüzden, kentler tek düze olsa da her şehrin
farklı bir tılsımı, başka bir kokusu vardır.
Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı'yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami'yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi... Biraz daha yürüyünce şehrin kalbine varırsınız. Bir açık hava müzesi olan o yerde, şehri bir İslam beldesi kılan Ulu Cami; “oku” emriyle hayat bulan Çifte Minareler Medresesi; bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı kale, aidiyetinizin iftihar kaynağı olur.
Ondan fazla işkolunun, müstakil birer çarşısı vardır. Kavaflar, abacılar, kevelciler örneklerinde olduğu gibi yapılan işin adıyla anılan bu çarşılar, İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan şehrin, geçmişindeki ticari yoğunluğu gösterir. Kırkçeşme Hamamı, Hacılar Hanı, Dabakhane Çeşmesi gibi yapılar ise, erken zamanlarda başlayan medenileşmenin, işlevini günümüze kadar sürdüren sembolleridir.
Bir de yalnızca
candan bakan gözlere açılan evleri vardır bu şehrin. Çok çile çekerek, kahır abidesine dönüşmüş ihtiyarların göz uçlarına sinen koyu kızarıklık neyse,
eski evlerin taş duvarlarından pervazlarına uzanan yorgunluk da işte odur.
Sessizce girip, hiçbir şeyi incitmeden izlerseniz, eski bir evde değil, başka
bir çağda olduğunuzu hissedersiniz. Ve o evin eski sakinleri, aniden gittikleri
yerlerden dönüp yaşadıklarını fısıldarlar size. Tabii, onların ne anlattığı
kadar, sizin ne anladığınız da önemlidir. Zira, “söylenen
söz, dinleyenin anladığı kadardır.” O yüzden olsa gerek, aynı evin,
aynı türkünün birbirine benzemeyen öyküleri dolaşır dillerde. Örneğin “kırmızı
gül demet demet” deyince, kiminin aklına, kervancılarla Revan’a gidip
orada vefat eden kara yağız delikanlı gelir. Kiminin aklına, seferberlikten
dönen eratı taşıyan son trenden de oğlunun inmediğini gören annenin acıklı
öyküsü gelir. O üzüntü ve çaresizlik içinde evine dönen anne, gelinin odasından
gelen gülüşme seslerini, geliniyle oynaşının zanneder. Tüfeği kaptığı gibi hışımla
odaya dalar ve bütün fişekleri yatağa boşaltır. Yorganı kaldırdığında, oğluyla
gelininin kanlar içinde yatan, cansız bedenlerini görür. Ve feryat başlar… “Kırmızı
gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz.”
Erzurum, duvara asılmış bir resim değil, anlatıldıkça çoğalan bir hikayedir. Bir maceraperest tarafından, zemherinin en sert zamanında, ince mintanlarla Allahuekber Dağlarına sürülen askerleri, soğuktan korumak için seferber olan, on bin askeri tepeden tırnağa giyindirerek, tekalifi milliye kararlarına ilham kaynağı olan şehirdir. “Ölümün zafere doymadığı o faciada” soğuğa, açlığa ve tifüse teslim olan yüz binlerin hüznünü yüreğine, cenazesini koynuna, anılarını hafızasına gömen diyardır. Elindeki peksimeti kuru kuruya yemeye çalışan erin, “öyle gitmez evladım suya batır da ye” diyen subaya “suya batırırsam hemen biter kumandanım, böyle yaparak midemi avutuyorum” şeklindeki can yakan cevabıdır.
93’harbinden 12 Mart’a giden yolda “ölümün mukadder göründüğü bir kazadan kurtulmuş insana benzeyen” Erzurum, yalnızca 25 yıl arayla kazandığı Gâvur Boğan (1854) ve Aziziye Muharebeleriyle (1877–1878) kendisini düşman işgalinden iki kez kurtaran şehir olma ayrıcalığına sahip değildir. Aynı zamanda, milli mücadelenin somutlaştığı ve cumhuriyet fikrinin maya tuttuğu yerdir. Zira, milli mücadelenin bütün ilkeleri ve bu gayeyi gerçekleştirmek için millet iradesine dayalı geçici bir hükümet kurulması Erzurum Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Komuta merkezi Erzurum olan 15. Kolordunun, düşmandan ele geçirdiği ‘istiklal savaşımızı on yıl sürdürmeye yetecek’ silahlar batı cephesine kaydırılmış; o kolordunun, talim ve terbiyesi en yüksek olan 11. Tümeni, Büyük Taarruz için batıya sevk edilmiştir.
Hani şair, “Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler, / Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler” diyor ya… Bir de yurda kurban kadınları vardır bu şehrin. Kimdir onlar? Cepheden ağır yaralı olarak dönen kardeşi Hasan’ın vefat ettiği gecenin sabahında, üç aylık bebeğini evde bırakıp düşmanı kovmak için baltayla Aziziye Tabyalarına koşan Nene Hatun’dur. Komutanı olduğu müfrezeyle İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasına katılan, İnönü savaşlarında, Sakarya Meydan Muharebesinde, Dumlupınar’da yunanla çarpışan Kara Fatma’dır.
“Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor / Ah bu gönül, bu gönül, kendine derd arıyor” diyen Nefi'de yakıcı bir dil; “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyen Ziya Paşa’da bilgeliktir.
Avam için, Kafkasya Türkçesinin İstanbul’a giderken dinlendiği menzildir. O yüzden teyzeye, kelimenin aslına uygun şekilde “eze” denir bu yerde… Havas için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevat Dursunoğlu’nun ya da Fuat Sezgin’in içinden geçtiği Erzurum Lisesi’dir.
Geçmişi bilenlerin gözünde ise, Türkiye’nin en yüksek rakımlı şehri olmanın nazarına gelmişçesine sürekli irtifa kaybeden yerdir Erzurum. Bir zamanlar, Beş Şehir’den biriyken şimdilerde ilk elliye girememektir. Hayatın merkezinde aktığı zamanları özlemle yad etmektir.
(*) Bu yazı, Ocak 2026 tarihinde Edebiyat Ortamı Dergisinin 108. sayısında yayınlamıştır.







