2 Şubat 2026 Pazartesi

Ruhumda Geri Tepen Bir Tören / Mehmet Taştan

Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Sağ tarafımızdaki dağa gömülü kaya mezarlarını şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Sol tarafımızdaki Bayezid Camii’nden çıkan cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a, Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti. Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihte derin izler bırakan liderlerin yollarının aynı yerde kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır” sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.

Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da 1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılmamıştı. Dış görünüşüne sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti.  2007’de faaliyete geçen ve tamim sürecini bütünü ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat Cebesoy’u bir masa başında çalışırken gösteren heykellere bakarken, “keşke bu dostluk yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Atatürk’ü karşılayan heyetin de balmumu heykelleri yapılmıştı. Onların içinde bir isim dikkatimi çekti: Cemil Cevat Toydemir…. Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu Komutanlığı yapacaktı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetleyecek, savaşa hazır hale getirmeye çalışacaktı. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır birlikleri, gecede iki-üç kez alarm sesiyle yataktan fırlayıp, tam teçhizatlı bir şekilde intikal yerine koşuyorlardı. Bereket, her seferinde bunun bir savaş tatbikatı olduğu sonradan anlaşılıyordu. Tam dört yıl askerlik yapan o nesil, şükür ki harbe girmeyecek ama harbin her bir çilesini çekecekti. O yılların Türkiye’sinde yalnız savaş tehdidi değil aynı zamanda kıtlık da vardı. Bu nedenle siviller, ekmeği ancak karneyle alabiliyorlardı. Askerin karnı da yarı aç yarı toktu.  Yıllar bu şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.”

Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine döndüm. Sanki, o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk.  Irmak, Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…

Nizamiye girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Arabadan indiğimizde havanın epey soğuk olduğunu hissettik. Yağmursa gitgide hızlanıyordu.

Önümüzdeki kalabalığı takip ederek, tören alanına gittik. Alanın iki tarafında tribün vardı ve üzeri kapalı olduğu için yağmur almıyordu. Soğuksa öylesi bir mutluluk için çok da kayda değer sayılmazdı. İçimden, “ama çocuklar yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü: Sarıkamış’a … Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar… Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimaına yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara aldırmadan Bardız Köyündeki karargahında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim, Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa… 

Zihnim, bu hüznü yad ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle kendime geldim.

         “Her şey vatan için… Her şey vatan için

Yaklaştıkça gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi heyecanlandırmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı kefeye koymak mümkün değildi. Ancak, bu disiplin ve coşkuyu, anlamlı kılan da bu cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarını hissettirmeleriydi. Her ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki...? Bu yüzden her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde tüten bir buhara dönüşüyordu.

Töreni izleyenler arasında toplumun her kesiminden insanlar vardı. Genci-ihtiyarı, dindarı-seküleri bir aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin tamamına aynı içtenlik ve aynı coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.

Tören bittiğinde kısa bir fotoğraf çekilme faslı yaşandı. Terhis olan askerlerin, hazırlanıp yanımıza gelmesi için bizi nizamiye girişindeki bekleme salonuna yönlendirdiler. O yer, sacdan yapılmış, tek katlı, upuzun bir yapıydı. Havanın yağışlı olması nedeniyle içi loştu. Yağmurdan kaçarak o yeri dolduran insanların yüzlerindeki ıslaklık, üst-başlarındaki dağınıklık Sirkeci tren garını andırıyordu. Bir asır önce Sirkeci’den bir yakınını cepheye uğurlayan ya da dönüşünü bekleyen insanların izdüşümü gibiydik. 

O istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında giden askerlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene yönelmişlerdi. Balkan Savaşının başladığı 1912’de de yine öyle yapmış, Rumeli’ye trenle gitmişlerdi. Ama ne çare ki sonu hüsrandı. İntikal edilen yerde, vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci gününde elde edilen lokal başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin terzi dükkanlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu. Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin hücrelerine sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000 askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük trenleriyle  Sirkeci'ye ulaştı.

         Muhayyilem zor zamanların izlerinde dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden bir kız çocuğuna ilişti:

  Anne, babam geliyor, dedi.

Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler ıslanarak geliyorlardı. Artık onlar da sivildi. Gözlerim kıtada kalanları aradı. Ve bulmam zor olmadı. Onlara bakarken dudaklarım kıpırdadı:

–  Allah’ım ipliklerini kavi eyle. İşlerini kolay kıl.

17 Ocak 2026 Cumartesi

Kırlangıç Tavanı Dumanlı Şehir / Mehmet Taştan

“Kent” lafına oldum olası alışamadım. Özbek Türkçesinden geldiğini bilsem de köksüz ve ruhsuz yığınları hatırlattı daima. Oysa şehir öyle mi? İç içe geçmiş hayatların, nesiller boyu süren ortak hikayesidir. Geçtiği yollarla, aştığı badirelerle olgunlaşır ve kendine özgü bir derinlik kazanır. O yüzden, kentler tek düze olsa da her şehrin farklı bir tılsımı, başka bir kokusu vardır. 

Hele de bu yer, feleğin çemberinden defalarca geçmiş olan Erzurum'sa... Adı bile nice ateş görüp, suya değdikten sonra kıvama kavuşmuşsa... Farklı medeniyetlerden beslenen üç bin yıllık macerası, her bir kapısının, her bir mahallesinin, hatta birçok yapısının ayrı bir öyküsü varsa... 

Mesela, Filgeçti Köprüsü'nde, beş kulaçlık mesafeyi geçmez, beş asır öncesine gidip gelirsiniz bir anda... Çaldıran'ın ihtişamlı filleri gelir gözünüzün önüne... Gâvur Boğan'da, Ermeni kılavuzların yardımıyla geceleyin, şehre baskın düzenleyen Rus taburlarını, geri püskürten iki mahalle halkının kahramanlığı gelir aklınıza. Yanık Dere’ye vardığınızda burnunuz, Ermeni çeteleri tarafından diri diri yakılan masum insanların ceset kokularıyla kavrulur... Erzurum Kongre binası önünde yürürken, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşa giden onurlu ve destansı yolu arşınlarsınız... O yerlerin adını her söyleyişte o vaka, o hüsran, o zafer düşer aklımıza. Öyle olmasa, “göç göç oldi, göçler yola düzüldi” türküsünü her söyleyişte, kar ile borana karışmış yayla yollarına düşüp, iç bölgelere doğru göç eden binlerce muhacirin o perişan hali gelir miydi gözümüzün önüne? Ya da söylendiği her yerde, bütün dinleyenler hep bir ağızdan, aynı cereyana çarpılmışlık duygusu içinde, sarı gelin türküsüne öyle eşlik eder miydi? "Eledim eledim höllük eledim" şarkısının o evrensel dili olmasa, Spartacus'un sezon finalinde söylenir miydi? 

Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı'yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami'yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi... Biraz daha yürüyünce şehrin kalbine varırsınız. Bir açık hava müzesi olan o yerde, şehri bir İslam beldesi kılan Ulu Cami; “oku” emriyle hayat bulan Çifte Minareler Medresesi; bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı kale, aidiyetinizin iftihar kaynağı olur. 

Ondan fazla işkolunun, müstakil birer çarşısı vardır. Kavaflar, abacılar, kevelciler örneklerinde olduğu gibi yapılan işin adıyla anılan bu çarşılar, İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan şehrin, geçmişindeki ticari yoğunluğu gösterir. Kırkçeşme Hamamı, Hacılar Hanı, Dabakhane Çeşmesi gibi yapılar ise,  erken zamanlarda başlayan medenileşmenin, işlevini günümüze kadar sürdüren sembolleridir.

Bir de yalnızca candan bakan gözlere açılan evleri vardır bu şehrin. Çok çile çekerek, kahır abidesine dönüşmüş ihtiyarların göz uçlarına sinen koyu kızarıklık neyse, eski evlerin taş duvarlarından pervazlarına uzanan yorgunluk da işte odur. Sessizce girip, hiçbir şeyi incitmeden izlerseniz, eski bir evde değil, başka bir çağda olduğunuzu hissedersiniz. Ve o evin eski sakinleri, aniden gittikleri yerlerden dönüp yaşadıklarını fısıldarlar size. Tabii, onların ne anlattığı kadar, sizin ne anladığınız da önemlidir. Zira, “söylenen söz, dinleyenin anladığı kadardır.” O yüzden olsa gerek, aynı evin, aynı türkünün birbirine benzemeyen öyküleri dolaşır dillerde. Örneğin “kırmızı gül demet demet” deyince, kiminin aklına, kervancılarla Revan’a gidip orada vefat eden kara yağız delikanlı gelir. Kiminin aklına, seferberlikten dönen eratı taşıyan son trenden de oğlunun inmediğini gören annenin acıklı öyküsü gelir. O üzüntü ve çaresizlik içinde evine dönen anne, gelinin odasından gelen gülüşme seslerini, geliniyle oynaşının zanneder. Tüfeği kaptığı gibi hışımla odaya dalar ve bütün fişekleri yatağa boşaltır. Yorganı kaldırdığında, oğluyla gelininin kanlar içinde yatan, cansız bedenlerini görür. Ve feryat başlar… “Kırmızı gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz.”

Erzurum, duvara asılmış bir resim değil, anlatıldıkça çoğalan bir hikayedir. Bir maceraperest tarafından, zemherinin en sert zamanında, ince mintanlarla Allahuekber Dağlarına sürülen askerleri, soğuktan korumak için seferber olan, on bin askeri tepeden tırnağa giyindirerek, tekalifi milliye kararlarına ilham kaynağı olan şehirdir. “Ölümün zafere doymadığı o faciada” soğuğa, açlığa ve tifüse teslim olan yüz binlerin hüznünü yüreğine, cenazesini koynuna, anılarını hafızasına gömen diyardır. Elindeki peksimeti kuru kuruya yemeye çalışan erin, “öyle gitmez evladım suya batır da ye” diyen subaya “suya batırırsam hemen biter kumandanım, böyle yaparak midemi avutuyorum” şeklindeki can yakan cevabıdır.

93’harbinden 12 Mart’a giden yolda “ölümün mukadder göründüğü bir kazadan kurtulmuş insana benzeyen” Erzurum, yalnızca 25 yıl arayla kazandığı Gâvur Boğan (1854) ve Aziziye Muharebeleriyle (1877–1878) kendisini düşman işgalinden iki kez kurtaran şehir olma ayrıcalığına sahip değildir. Aynı zamanda, milli mücadelenin somutlaştığı ve cumhuriyet fikrinin maya tuttuğu yerdir. Zira, milli mücadelenin bütün ilkeleri ve bu gayeyi gerçekleştirmek için millet iradesine dayalı geçici bir hükümet kurulması Erzurum Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Komuta merkezi Erzurum olan 15. Kolordunun, düşmandan ele geçirdiği ‘istiklal savaşımızı on yıl sürdürmeye yetecek’ silahlar batı cephesine kaydırılmış; o kolordunun, talim ve terbiyesi en yüksek olan 11. Tümeni, Büyük Taarruz için batıya sevk edilmiştir.

Hani şair, “Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler, / Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler” diyor ya… Bir de yurda kurban kadınları vardır bu şehrin. Kimdir onlar? Cepheden ağır yaralı olarak dönen kardeşi Hasan’ın vefat ettiği gecenin sabahında, üç aylık bebeğini evde bırakıp düşmanı kovmak için baltayla Aziziye Tabyalarına koşan Nene Hatun’dur. Komutanı olduğu müfrezeyle İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasına katılan, İnönü savaşlarında, Sakarya Meydan Muharebesinde, Dumlupınar’da yunanla çarpışan Kara Fatma’dır. 

Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor / Ah bu gönül, bu gönül, kendine derd arıyor” diyen Nefi'de yakıcı bir dil; Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyen Ziya Paşa’da bilgeliktir. 

Avam için, Kafkasya Türkçesinin İstanbul’a giderken dinlendiği menzildir. O yüzden teyzeye, kelimenin aslına uygun şekilde “eze” denir bu yerde… Havas için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevat Dursunoğlu’nun ya da Fuat Sezgin’in içinden geçtiği Erzurum Lisesi’dir. 

Geçmişi bilenlerin gözünde ise, Türkiye’nin en yüksek rakımlı şehri olmanın nazarına gelmişçesine sürekli irtifa kaybeden yerdir Erzurum. Bir zamanlar, Beş Şehir’den biriyken şimdilerde ilk elliye girememektir. Hayatın merkezinde aktığı zamanları özlemle yad etmektir.

Bu düşüşün bir dönüşü olur mu? Olur elbet.
Yeter ki, kırlangıç tavanında sıkışan dumanın dışarı çıkması için bacasının kapakları açılsın.

 (*) Bu yazı, Ocak 2026 tarihinde Edebiyat Ortamı Dergisinin 108. sayısında yayınlamıştır.

15 Ocak 2026 Perşembe

Cumhuriyet Hukukunun Yerleşmesinde Ebül’ulâ Mardin’in Rolü / Mehmet Taştan

Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.

Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve çalışkanlık…  Ailenin geçmişinde çok sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881 doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor. Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]

Cumhuriyetin getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan Medresetü’l-Kudât’dan yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor. İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold, Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]

Bir kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.

1840’lara kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum yapar ve bir yavrusu olur? Bu tayın mülkiyeti kimin olur. Kiracının mı yoksa kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”

Bu şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi (1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.

Bunun sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.

Bu tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.

Mardin, 1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar, Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmiştir. 

Yüksek şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş, siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.

Yeni medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır. Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon sağlamıştır.

Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.

Mardin, Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin, öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.

1923-1946 yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, "Ebül'ulâ Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi içerisindeki rolünü özetlemiştir.

1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.  


[1] İsmet Sungurbey, Ebû’l-ulâ Mardin, Mardin Valiliği, 2. Baskı 2011, sayfa 17
[2] Cemil Bilsel, “Öğrenirken ve Öğretirken Beraber” Ebül’ulâ Mardin’e Armağan İstanbul, Kenan Matbaası, 1944, sayfa 80-81
[3] Cemil Bilsel, age. sayfa 41

[4] İsmet Sungurbey, age, sayfa 39


(*) Bu yazı Sebiürreşad Dergisinin 1 Ocak 2026 tarihli 120. sayısında yayınlanmıştır.

 

24 Aralık 2025 Çarşamba

15 Aralık 2025 Pazartesi

17 Kasım 2025 Pazartesi

İnsan Hakları Düşünün Aşamadığı Duvar / Mehmet Taştan

İnsanlık, ikinci dünya savaşında kıyameti gördü. Savaş bittiğinde 60 milyon insan bir daha evine dönemedi. Çünkü hepsi ölmüştü. Geriye dönebilenlerin büyük bir kısmı da vücut bütünlüğünü kaybetmişti.

Yaşananlardan ders çıkarılmış gibi bir hava vardı. Böylesi savaşlar ve soykırımlar bir daha yaşanmasın diye çareler aranıyordu. Bu hava, Avrupa ülkelerini de etkiledi. Yedi milyon, Yahudi, Polonyalı ve özürlünün öldürüldüğü Nazi Soykırımına benzer vahşetlerin kökünü kazımak ve insan haklarını korumak için bir araya gelen on ülke, Avrupa Konseyini kurdu. Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiydi.

Sovyetlerin, boğazlarımızı ve iki şehrimizi istemesinin itici etkisiyle batıya yönelen Türkiye de konseye erken dönemde üye oldu.

Nazi kampından sağ çıkmayı başaran Wiessel, “tarih hatırlanmazsa o çaresizlikler bir daha yaşanır” demişti. Sözleşme, buna bir basamak daha ekliyor, o acıların yeniden yaşanmaması için etkili bir adres gösteriyordu. O adres, üye devletlerde, hakları ihlal edilenlerin çalacağı son kapı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiydi. Bulunduğu şehirden dolayı Strazburg Mahkemesi diye anılan bu mahkemenin kararları üye ülkeler için bağlayıcıydı.

Mahkeme, "Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı" olarak tanımladığı sözleşmeyi, içtihatlarıyla güncel ve dinamik kılıyordu. O nedenle kararlarında kullandığı kavram ve ilkeler üye devletlerin, mevzuat ve içtihatlarına yön veriyordu. Öyle ki, yazılı Anayasası olmayan İngiltere bile o ilkeleri içselleştirebilmek için Anayasa Mahkemesi kurmuştu.

Son kırk yıldır, bizi de en azından teorik anlamda etkileyen Strazburg Mahkemesi, ülkemizde karakuşi kararların sonu, yargılama sürecinde kara kalemden yağlı boyaya geçişin başlangıcı olmuştu.

Kavramlar ve ilkeler üzerine bina ettiği öncü kararları adeta birer hukuk manifestosu gibiydi. İnsan haklarının korunmasında, “devletin negatif ve pozitif sorumluluğu vardır” diyordu. Bu tasnif bize, “Benden bir isteğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e, “Gölge etme, başka ihsan istemem” şeklinde karşılık veren Diyojen Sinop’u hatırlatıyordu. Çünkü o cevap, devletin negatif sorumluğunu hatırlatmanın en veciz ifadeydi. Şayet Diyojen Sinop, devletin negatif ve pozitif sorumluluğunu birlikte hatırlatmak isteseydi, o zaman şöyle derdi: “Gölge etme, başkalarının gölge etmesine de engel ol.”

O halde, her insan hakkı ihlali, ilgili devletin bu sorumluluklarını yerinde getirmemesinden kaynaklanıyordu. Kendi geçmişimizden örnek vermek gerekirse, 1961’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimine aday olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, askerler tarafından bir cemseye bindirilip, silah zoruyla adaylıktan vaz geçirilmesi devletin negatif sorumluluğunun ihlaliydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul Üniversitesini işgal edip, öğrenimi engellemeleri karşısında idarenin sessiz kalması, kampüs güvenliğini sağlayamaması, devletin pozitif sorumluluğunun ihlaliydi.

Strazburg Mahkemesinin dediği de buydu. Devlet, fiili hâkimiyet alanındaki insanların haklarına, sebepsiz ve haksız yere müdahale etmesin; başkalarının yapacağı müdahalelere de engel olsun.

Artık birey, devletin kabaran iştahına terk edilmeyecek; ırkına, inancına ve cinsiyetine bakılmaksızın herkesin hakları korunacaktı. Bireyi korumak aslında toplumu korumaktı. Çünkü sağlıklı bir toplum ancak özgüveni gelişmiş bireylerden oluşabilirdi.

İşkence yasağı mutlaktı. Hiçbir nedenle kişiye işkence yapılamazdı. Sözleşmenin 3. Maddesinde yer alan bu yasağın iç hukukumuza etkisi, Picasso’nun hayatındaki 4’ün etkisine benziyordu. 

Şöyle ki Picasso, henüz ilkokul öğrencisiyken matematik dersinde yazdığı 4’ü insan burnuna benzetip resim çizmeye başlarmış. Öğretmeni, “evladım dersimiz resim değil, matematik; resim çizme, işlem yap” dermiş. Picasso, “Öğretmenim, 4'e bakınca insan burnunu görüyorum. Burnunu gördüğüm insanın yüzünü ortaya çıkarma konusunda dayanılmaz bir istek duyuyorum. O nedenle resmi tamamlıyorum. Elimde değil.” 

Yapılan uyarılar bir işe yaramamış, 4’ü görünce insan yüzü çizmeye devam eden Picasso, kübizmin kurucusu olmuştu. Tıpkı bunun gibi Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal ettiğimize ilişkin Strazburg Mahkemesi kararları, iç hukukumuzda köklü bir anlayış değişikliğini doğurmuş, işkence iddiasını ülke gündemimizden düşürmüştü. 

İfade hürriyeti, bütün hakların merkeziydi. 1990’da Sri Lanka’da yaşanan bir vaka, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Yaptığı bir haberden dolayı öldürülen gazeteci Zoysa'nın annesi, cinayetin aydınlatılması için başlattığı kampanyada elde ettiği bilgileri yetkili makamlara sunmuştu. Acılı anne, oğlunun faillerinin cezalandırılmasını beklerken, evinin posta kutusunda şu notu buldu: "Oğlunuzun yasını tutun. Anne olarak bunu yapmalısınız. Ama atacağınız diğer adımlar, beklenmedik bir zamanda ölümünüze neden olacaktır. Sizi yalnızca sessizlik koruyabilir." Bu dehşet verici olay, ifade özgürlüğünün, acıktığı için ağlayan bebekten, ölüm döşeğinde su isteyen hastaya kadar, herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu gösteriyordu.  

İfade hürriyetinin olmadığı yerde ne serbest seçimden ne de demokrasiden söz edilebilirdi. Öyle ya, zıddıyla yüzleşmeyen bir bilginin doğruluğundan nasıl söz edilebilirdi ki? Her fikrin, kendisini özgürce ifade edemediği yerde, azınlıkta kalan düşünceler nasıl ayakta kalabilirdi? O yüzden, şiddeti teşvik etmeyen ve başkalarına nefret içermeyen her ifadeye özgürlük tanıyordu. Makbul düşünce, menfur düşünce ayrımını reddediyordu. Endoktrinasyonun varlığını demokrasiye aykırı buluyordu. Devletlerin görevi, düşünceler arasında taraf tutmak değil, “düşüncelerin serbest piyasasında” hakemlik yapmaktı. 

Toplum adına siyasi alanı gözetleyen basın, kamunun bekçisiydi. Sağlıklı bir demokrasi için vazgeçilmesi mümkün olmayan dördüncü güçtü. O nedenle ifade hürriyetinin kullanılmasında ayrıcalıklı bir role sahipti. 

Elbette, bu yaklaşım bazı saçmalıkları da koruyordu. Ama çok seslilik, hoşgörü ve açık fikirlilik üzerinde yükselen demokrasi, insanlara saçmalama özgürlüğü de tanıyordu. İfade hürriyetinin sayısız faydası yanında birtakım mahsurlarına da tahammül edilmeliydi. 

Ortaya koyduğu bu ilkeler, çok cazip gelmeli ki başlangıçta 10 olan konseyin üye sayısı 47'ye kadar yükseldi. Gerçi aleyhimize çokça karar veriyordu ama olsundu. İnsan haklarının geliştirilebilmesi ve demokrasinin işler kılınması için bunlara katlanmamız gerekiyordu. 

Türkiye de öyle yaptı. Hukuktaki kırışıklıklarımızı Strazburg ütüsüyle düzeltme yolunu seçti. Ama ne yazık ki o ütüyü elinde tutanların her zaman tarafsız davrandıklarını söylemek mümkün değildi. Örneğin, iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 15 Temmuz 1974’te yapılan Sampson Darbesiyle ortadan kaldırıldığını görmezden gelerek, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek meşru temsilcisi, adanın kuzeyini Türk Birlikleri tarafından işgal edilmiş bölge olarak nitelediği Loizidio-Türkiye Kararı bir gerekçe faciası içeriyordu. 

Sözleşmede, aile hayatının korunacağı belirtilmiş, ancak ailenin tanımı yapılmamıştı. Evrensel nitelikteki yerleşik değerlere göre aile, kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmesiyle kurulan ve çocuklarla genişleyen bir kurumdu. Strazburg Mahkemesi, sözleşme metnini aşarak ve evrensel örfü yok sayarak, insan doğasına aykırı şekildeki eşcinsel birliktelikleri “aile” saymıştı. Bu yanlışı, sözleşmeyi güncel ve dinamik kılma ambalajıyla servis eden mahkeme, Katolik bir tutuculukla, İrlanda’daki boşanmaya yasağına arka çıkmış; “evlenme hakkı, boşanma hakkını kapsamaz” demişti.

Başka örneklerle çoğaltılabilecek bu tür kararlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin insan hakkını eşit şekilde korumakla görevli mahkemenin, bazı davalarda “patika bağımlılığından” kurtulamadığını gösteriyordu. Üstelik bu bağımlılık, yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmayıp, ötekileri ilgilendiren kritik meselelerde konseyi de kapsama alanına alıyordu. 

Varlık nedeni, soykırıma geçit vermemek ve insan haklarını korumak olan Avrupa Konseyi, ilk ciddi sınavını 1990’larda Bosna'da verdi. Konsey üyesi olan Hollandalı bir generalin silahlarını elinden aldığı 10 bin Müslüman-Boşnak, Sırplar tarafından katledildi. Avrupa Konseyi, kendi üyesinin sebep olduğu ve kayıtlara “Srebrenitsa Soykırımı” olarak geçen bu katliam karşısında sadece sustu. 

Fransa, 2015’te şok edici bir haberle uyandı. Bir süreden beri, İslam Peygamberine tahkir içeren karikatürler yayınlayan Charlie Hebdo saldırıya uğramış, 11 çalışanı öldürülmüştü. Saldırıya dünyadan tepki yağdı. Konsey üyesi ülke liderleri, Paris’te buluştu. Failleri telin etti. Üç km’lik bulvarı birlikte yürüyüp teröre karşı ortak duruş sergiledi. Onlar arasında Türkiye ve Filistin liderleri de vardı. Bu hadiseden bir buçuk sene sonra ise ülkemiz, demokratik düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen 15 Temmuz silahlı darbe teşebbüsüne maruz kaldı. FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu kanlı kalkışmada, 252 vatandaşımızı kaybetmemize rağmen, konsey ülkelerinden dayanışma için Ankara’ya gelen olmadı. Oysa onlar kâğıt üzerinde, yaşama hakkı, demokrasi ve teröre karşı fevkalade duyarlı görünüyorlardı. 

Aynı on yıl içinde, Suriye’de kana doymayan Beşar Esad, 600 bin insanı katletti. Ölüm korkusuyla evlerinden kaçan 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Baas rejimi çöktükten sonra açılabilen Sednaya Hapishanesinde 30 binden fazla insanın işkenceyle öldürüldüğü tespit edildi. Bütün bunları, büyük bir soğukkanlılıkla uzaktan izleyen Avrupa Konseyi, insan hakkı ihlallerine değil, Suriye’den gelecek göç dalgasını engellemeye odaklandı. Öyle ki, Ege Denizinden botlarla geçmeye çalışan Suriyeli Mültecilerin, Yunan askerlerince denize dökülmesine bile tepki koymadı. 

Filistin’de yıllardan beri devam eden zulüm, 7 Ekim 2023’ten itibaren, canlı izlenen bir soykırıma dönüştü. Siyonist rejimin, kadın-çocuk demeden, altmış bin insanı katledip iki milyon insanı açlığa mahkûm ettiği Gazze Soykırımı karşısındaki konseyin tavrı ise işin rengini tamamen değiştirecekti. Çünkü burada konseyin bazı ülkeleri, soykırımcılara açıkça arka çıkıyordu. İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’e sattıkları silahlarla daha fazla Gazzeli çocuğun öldürülmesine ortak oluyordu.  Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’yı üyelikten çıkaran konseyin bazı üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırımcı Nethenyahu hakkında verdiği tutuklama kararına bile uymayacaklarını açıklayabiliyordu.

Bütün bu yaşananlar, Konseyi inandırıcılıktan uzaklaştırıp, insan hakları düşünün aşamadığı bir duvara dönüştürüyordu. Kuşkusuz insan hakları düşünün çarpıp düştüğü tek duvar bu değildi. Başkaları da vardı. Ama yetmiş yıllık müktesebatıyla, barış ve hoşgörü idealine çok yakın durduğu izlenimi veren Konseyin ördüğü bu duvar, insanlık adına en büyük hayal kırıklığıydı. Havari kisvesi altında İsa’ya yapılmış bir ihanetti. Ama bu ikiyüzlülüğün dışına kalanlar da var. Üstelik dünyanın her tarafında… Bugün sayıları az olsa da yarının dünyasını onlar kuracaktır. Nasıl aklın ışığı Orta çağ karanlığını aştıysa, insan hakları düşüyle ısınan gönüller de bu kalın duvarı gün gelip aşacaktır.

Belki o gün, Avrupa Konseyi müktesebatı da dipnot olarak bir işe yarayabilir.


(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır.