29 Mayıs 2026 Cuma

Ankara’da Siyasetin Edebiyata Etkisi / Mehmet Taştan


Devlet hayatında, köklü değişimler yaşanan zamanlarda siyasetin, toplumsal etkisi diğer dönemlere göre çok daha derin ve kapsamlı olur. Bu yalnız bizde değil, başka yerlerde de böyledir.

Örneğin, yaşını başını almış bir botanik profesörü, Bolşevik devriminden sonraki yıllarda Moskova Üniversitesi’ndeki derslerinde, tohumun bitkiye dönüşmesini anlatırken, bilimi ideolojinin emrine vererek şöyle der: “Tohumun bitki olabilmesi için toprağa düşmesi yetmez; toprak altındaki sınıf çatışmasına katılması gerekir.”

O yıllarda komünist olan Şevket Süreyya Aydemir’i bile şaşkına çeviren bu taassuba rahmet okutacak çılgınlıkları da görmüştür bu dünya… Mesela, İslâm dünyasında, saltanat sistemini başlatan Emevîler, halka yaşattıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştırmak için, “Bizim elimizde bir şey yok, her şey Allah’ın elindedir. Siz, Allah’ın takdir ettiği kaderi yaşıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş, Allah’ın sizin için tayin ettiği kaderi yerine getirmekten ibarettir” şeklinde bir dil kullanmışlardır.

Yeni kurulan cumhuriyetle birlikte doğup büyüyen Modern Ankara Edebiyatını da siyasetten bağımsız olarak okumak mümkün değildir. İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasına kadar İstanbul’da yaşayan ve zafer haberini duyar duymaz, bir vapura atlayıp Mustafa Kemal Paşa’yı kutlamak için İzmir’e giden Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hayat hikayeleri bu gerçeği ortaya koymaktadır. Her iki yazar, hayatlarının sonuna kadar bir daha Atatürk’ten ayrılmamış; Atay liderin tarihçisi, Karaosmanoğlu ise edebiyatçısı olmuştur.

Her siyasal yapı gibi yeni kurulan cumhuriyet de kendi ideallerine hizmet eden edebiyatçıları el üstünde tutmuştur. Ancak, bu çemberin dışında kalan herkese karşı daima hoşgörüsüz davranıldığını söylemek zordur. Bu anlamda, Yahya Kemal dikkat çekici bir isimdir. Zira O, “Ankara’nın nesini seversiniz” sualine “İstanbul’a dönüşünü” diyecek kadar kadim başkente sevdalıdır. Genç Cumhuriyet, Osmanlıyı kötüler; Selçuklu ve öncekileri öne çıkarır. Ama şair, “Burnumuzda Mohaç’ın barut kokuları dururken, Osmanlı’yı bırakıp nereye bakacağız” diye düşünür. Öyle de yapar. Tutar, Mohaç Türküsü’nü yazar, Akıncılar’ı yazar, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazar. Atatürk için övgü şiirleri yazmanın revaçta olduğu o yıllarda, Yavuz Sultan Selim için mersiye yazar. Atatürk için tek mısra bile söylemez. Atatürk tarafından, Dil Devrim Komisyonunda çalışmaya davet edilir. Bu daveti, “efendim benim dil bahsinde ilmim yoktur, vehmim vardır” diyerek nazikçe reddeder. Ama bütün bunlar, onu iktidarın gözünde değersiz kılmaz. Dahası, dilde devrim çalışmalarının devam ettiği günlerde, Atatürk’e, Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz” adlı şiiri okunur. Şiir, “Velhasıl, o rüya duruyor yerli yerinde” mısraıyla bitmektedir. Atatürk, “Öztürkçe, Öztürkçe diyoruz ama mademki Yahya Kemal, ‘velhasıl’ kelimesini şiire sokmuştur. O kelime artık Türkçedir ve kullanıldığı yer itibariyle fevkalade güzeldir” şeklindeki sözlerle takdirini dile getirir.

Akıncı gibi yazıp rind gibi yaşayan Yahya Kemal’e gösterilen bu hoşgörü, yazdıklarıyla yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif’ten maalesef esirgenmiştir. Millî mücadeleye başından sonuna kadar bütün varlığıyla destek olan milli şairimiz elim bir şekilde dışlanmıştır. Ama buna rağmen, Cumhuriyetin dönüştürücü etkisi Akif’i de kapsamına almış, şairin son yıllarındaki en büyük arzusu Safahat’ın yeni harflerle basılması olmuştur. Ne yazık ki bu emelinin gerçekleştiğini göremeden vefat etmiş, Safahat, yeni harflerle ilk kez 1943’te yayınlanmıştır.

Akif’i niyet aşamasında kalmış bir alfabe olarak etkileyen siyaset, başkalarında içerik, dil veya üslup olarak tesirini göstermiştir. Ancak bunlar içinde en çok ses getirenler, sahibinin duruşuyla örtüşmeyen metinler olmuştur.

Arvasi’ye bağlandığı 1934 yılını, “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” mısralarıyla manevi doğum yılı sayan Necip Fazıl’ın, 1943’te şu satırları kaleme alması dikkat çekici bulunmuştur: “Atatürk dirilecektir. Madde ve hakikat dünyasında Atatürk hayata dönecektir. Bir gün Atatürk, Etnografya Müzesindeki taş sandukasının kapağını omuzlarıyla kaldırıp, ufkî vaziyetten şakulî hale geçecek ve sırtında mareşal üniformasıyla Atatürk Bulvarında görünecektir.”

1921 bizim için talihsiz bir yıldır. 10 Temmuz’da saldırıya geçen Yunanlılar, Kütahya ve Eskişehir’i işgal ederek 24 Temmuz’da Polatlı’ya dayanır. Top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır. O sırada Bolu’da öğretmenlik yapan Nazım Hikmet, bu yenilgiden kısa bir süre sonra Ağustos 1921’de görev yerini terk edip gizlice Moskova’ya gider. Cumhuriyet kurulduktan iki yıl sonra geri gelen şairin, 1941 yılında Bursa Cezaevinde yazdığı “Kuva-i Milli Destanı” bu yüzden hep şüpheyle karşılanır. Zor zamanda ülkemizi terk eden şairin, bu eseri, dayısı Ali Fuat Cebesoy’un telkiniyle, cezaevinden çıkabilmek için rüşvet olarak yazdığı söylenir.

Cumhuriyetin getirdiği dil devrimine, toplum genel anlamda mesafeli durmuştur.  Kültürde devamlılıktan yana olanların “uydurukça” adını verdiği o dile sahip çıkmak ise Türk soluna kalmıştır. Onlardan biri olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bu konuda o kadar aşırıya gitmiştir ki, yazdıklarını, ortalama bir okurun bugün bile anlaması mümkün değildir. Hıfzı Veldet’in, hukuk fakültesinden öğrencisi olan ve kendisini “İslam Devrimcisi” olarak tanımlayan Nuri Pakdil’in, halkımızın yüzyıllardır kullandığı kelimelerden uzak durup, hocasının izinden gitmesi Ankara’da siyasetin edebiyata etkisine ilginç bir örnek olmuştur.

Çok partili hayata geçişle yeni bir mevsime giren Ankara Edebiyatı, Hisarcıları ve İkinci Yenicileri birlikte sahneye çıkarmıştır. Bu değişim, siyasetin edebiyat üzerindeki etki gücünü azaltsa da tamamen sonlandıramamıştır. O yüzden, edebi metinlerin mahiyetini kavramada, eser sahibini tanımak ve eserin yazıldığı dönemi bilmek, anahtar rolünü sürdürmektedir.

(*) Bu yazı Ankara Edebiyat Dergisinin Mayıs 2026 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.


Hukuk Fakültesi Haydarpaşa'ya Çok Yakışıyordu / Mehmet Taştan

 

Hukuk Fakültesinden Borçlar Hukuku Hocam Prof. Dr. Teoman Akünal için Armağan kitabı çıkarılacağını öğrenince, her mevsimi bahar kokan o yıllar tüttü burnumda. Bu yüzden, bilimsel bir makale yerine fakülte anılarımı yazmayı seçtim. Kitabın yayına hazırlandığı haberini alınca da merak eden dostlar için o yazıyı burada paylaşayım dedim.  

 


                                           Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın,     
                                           hayatın en uzun yarısı ilk yirmi yıldır.
        

                                                                                   (Panin)

                                           

        Fakülteye Giden Yol

Zihnimizin bir köşesinde duran flu bir düşünce, bazen dışarından atılan küçük bir kıvılcımla patlayıp büyük bir şölene dönüşebiliyor. Benim hukuk yolculuğum da böylesi bir kıvılcımla başladı.

Eylül 1983’te okullar açıldığında Erzurum Lisesi son sınıfa başladım. Matematik öğretmenimiz Erdoğan Sert, aynı zamanda sınıf hocamızdı. O nedenle rehberlik dersimize de giriyordu. Matematikte sadece ders işlerken, rehberlik saatinde bizim için hayatın bütün pencerelerini açık tutardı. Her konunun konuşulmasına izin verir, söz alan öğrencileri sükunetle dinlerdi. Konu belli bir olgunluğa kavuşunca söze girer, hikâyelerle süslediği kanaatini bizimle paylaşırdı. Bunu yaparken, kendi başından geçen hadiseleri, geçmişteki hatalarını, pişmanlıklarını dile getirmekten çekinmezdi. Böylece bize hem topluluk önünde konuşabilme hem de hadiselere farklı cephelerden bakabilme yeteneği kazandırırdı.

Rehberlik saatinde, sık sık söz alan öğrencilerden biri de bendim. Bir seferinde hocamın, söylediklerime ilişkin değerlendirme yapmasını beklerken, öyle yapmadı ve hiç ummadığım bir soru sordu:

Mehmet, sen nereyi okumak istiyorsun?

Edebiyat Fakültesini Hocam.

Tebessüm ederek başını salladı:

Hayır Mehmet, sen hukuk ya da siyasal oku, dedi.

İnsan hayatına yön veren ışıltılı anlar var mıdır, bilmiyorum. Şayet varsa, benim hayatıma yön veren ışıltılı anlardan biri budur. Sadece 10-15 saniye süren bu konuşma, benim bütün bir hayatımı biçimlendirdi.

O günden sonra, hocamın vizyonu benim misyonum olmuştu. Görevim hocamın dediği yeri kazanmaktı.

O yılların Türkiye’sinde, her köşe başında bir hukuk fakültesi yoktu. Ülke genelindeki yirmi beş üniversitenin sadece altısında hukuk fakültesi vardı. Puanları da oldukça yüksekti. En eski olanları da Ankara ve İstanbul Hukuk’tu. Diğerleri birkaç yıllıktı. Ne tuhaftır ki bu olumlu tablo içinde, önce tercih yapıp sonra sınava girmek gibi akla ziyan bir uygulama da vardı. Fakülteler hakkında önceden bilgi edinme şansımız azdı. Çünkü, internet henüz hayatımıza girmemişti. Radyo ve tek kanallı televizyon devletin tekelindeydi. İstanbul ve Ankara’da gece basılıp öğleye doğru taşraya dağıtılan gazeteler ise, hayatı hep bir gün geriden takip ediyordu. Buralarda, üniversitelerin tanıtıldığına ben hiç rastlamamıştım. Geriye, o fakültede okumuş ya da yolu oradan geçmiş olan birilerini bulup, onlardan bilgi edinmek kalıyordu. Doğrusu ben bunu da yapmamıştım. Sadece filmlerden tanıdığım İstanbul’un büyüsüne ve üniversite isminin cazibesine kapılarak, ilk tercih olarak Marmara Hukuk’u yazdım. Sınavın üzerinden 40-45 gün geçtikten sonra, Temmuz 1984’te yayınlanan gazeteden burayı kazandığımı öğrendim.

Fakülteye kaydolmak için yola çıktığımda, okulun yeri ve geçmişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Sorduğum kişiler fakültenin Göztepe’de olabileceğini söylemişlerdi. O yüzden, Marmara Üniversitesinin Göztepe kampüsü önünde otobüsten indim. Nizamiye görevlisi, hukuk fakültesinin o yaz Haydarpaşa’ya taşındığını söyledi. Bir minibüsle Kadıköy’e geçtim. Sahil göründüğünde, filmlerden tanıdığım sahnenin içinde buldum kendimi…

Burası, geldiğim yere hiç benzemiyordu. Issızlığın yerini ihtişam, ovanın yerini deniz, sükûnetin yerini telaş almıştı. Herkesin bir acelesi vardı. Kimisi otobüs duraklarına, kimisi iskeleye koşuyordu. Balıkçı teknelerinden yükselen sesler, minibüslerin korna seslerine karışıyordu. Rıhtımdaki vapurdan, gökte uçan martılara kadar, ses çıkaran bütün varlıklar “çabuk yetiş” dercesine ötüyordu. Karşıdan minareler ve Sarayburnu görünüyordu.

Fakültenin bulunduğu Haydarpaşa’daki tarihi binaya yürüyerek gittim. Dışarıdan son derece haşmetli görünen binanın içi yorgundu. Duvar boyaları dökülmüş, devasa kapı ve pencereleri hayli yıpranmıştı. Ama bunların hiçbirine takılmadım. Kaydımın hızlıca yapıldığı binadan, o yere ait olmanın verdiği gururla çıktım.

Bir ay sonra fakülteye başlamak için geldiğimde ilk şoku yaşadım. Beş çocuklu, düşük gelirli bir ailenin, üniversiteye giden tek çocuğu olmama rağmen yurt çıkmamıştı. Buna hiç ihtimal vermemiştim. Yurt çıkacağına kesin gözüyle bakıyordum. “Yanlış mı gördüm” diye listeyi birkaç kez kontrol ettim. Hayır, yurda yerleştirilenler arasında ismim yoktu. Üzüldüm, kendimi yalnız hissettim. Birkaç gün bocaladıktan sonra, bir akrabamın yardımıyla Göztepe’de bir öğrenci evi buldum. Kadıköy’den birkaç parça eşya alıp o eve beşinci öğrenci olarak yerleştim.

        Fakültede İlk Sene

Fakültede dersler, 1 Ekim 1984 Pazartesi günü başladı. Sınıf mevcudumuz 120 kişiydi. Köklü hukuk fakültelerinin onda biri kadar olan bu sayının, ders dinleme, hocaya ulaşma ve kantinden yaralanma konusunda büyük bir avantaj sağladığını henüz bilmiyorduk. Hepimizde bir ürkeklik vardı. Birbirimizle birer ikişer tanışıp yakınlaşmaya başladık.

Dersleri dikkatle dinliyorduk. Hocalarımızın bazıları kendi yazdığı kitabı okutuyordu. Kültürel arka planları çok güçlüydü. O yüzden zaman ve mekânın farklı boyutlarında rahatça dolaşıyorlardı. Bir derste Roma İmparatoru Jüstinyen’i öğrenirken, bir başkasında, Londra’daki bir barda birasını yudumlayan sıradan birinin hikâyesini dinliyorduk.

Anayasa Hukuku Hocamız Bakır Çağlar, yalnız ve mağrur bir adamdı. Bronz yüzüne tebessüm nadiren uğrardı. Özne ya da yüklemi eksik kalmış devrik cümleler kurar, kelimeleri vurgulayarak telaffuz ederdi. Kavramlarla konuşur, onlar arasındaki bağlantıları kurma işini bizden isterdi. Ama biz bunu çoğu zaman başaramazdık. “İdeolojilerin kurşuni sessizliğinden farklı bir müziğe geçiş” yapmayı çok iyi bilirdi. Konuyu pekiştirmek için anlattığı hikâyelerle bizi ne zaman nereye götüreceği belli olmazdı. Soljenistsin’in, Gulak Takım Adaları’na atıf yaparak başladığı bir dersin sonunda İngiltere’nin yüzkarası olan Talidomid Çocukları skandalını anlatabilirdi. Bütün sınavlarında defter-kitap serbest, konuşmak yasaktı.

Medeni Hukuku Hocamız Mustafa Dural, kürsüde aynı tempoyla gide gele ders anlatırdı. Şarkı söyleyen bir sanatçı gibi dersine konsantre olurdu. Arada bir bize dönüp soru sorardı. Verdiğimiz cevap doğru olsa bile kullandığımız kelimelerden dolayı ters köşeye yatabilirdik. Bir seferinde, şöyle bir örnek vermişti: “Adam devesini kiraya verir. Kiracı devenin üzerinde, sahibi devenin yularından tutarak çölde giderken bir yerde mola verirler. Mola yerinde, devenin gölgesinde kimin dinleneceği konusunda aralarında tartışma çıkar” dedi ve şunu sordu: “Ne dersiniz, devenin gölgesinde oturma hakkı hangisinindir”

Söz aldım:

— Kira sözleşmesiyle yolculuk boyunca deve üzerindeki tüm kullanma hakları kiracıya geçtiğine göre dinlenme yerinde devenin gölgesinden yararlanma hakkı da onundur, dedim.

— Gölge, devenin üzerindeki bir hak değil altındaki bir haktır, dedi. Karşılık veremedim. Susup kaldım.

Bir başka gün, derse geç giren iki öğrenciye saati sordu. Saatin niçin sorulduğunu anlayan öğrencilerden biri mahcup bir edayla “hocam, biraz geç kaldık” dedi. Hoca, aynı alaycı tavrını sürdürerek:

Hayır efendim geç kalmadınız. Yarınki derse geldiyseniz, çok erken geldiniz, diye karşılık verdi.

Roma Hukuku Hocamız Bülent Tahiroğlu renkli bir simaydı. Omzundaki deri çantası mütemmim cüzüydü. İri gözlükleri ve mat bakışlarıyla Romalıları andırdı. Öğrencilere laf atmayı severdi. Sürekli Romalıları andığı için öğrencileri ona “Bülentus Tahirus” lakabını takmışlardı. Hoca da bir üst sınıftan İsmail’in adını Berbero koyarak bizden tatlı bir intikam almıştı. Bu lakap da İsmail’in üzerine yapışıp kalmıştı.

İktisat Hocamız İlhan Uludağ, güzel ve zarif bir hanımdı. İktisat tarihinin öncü isimlerini ve o disiplinin temel kavramlarını yıllar boyunca unutamayacağımız bir şekilde anlattı. Bakanlık yapmış bir aşığının onu görmek için fakülteye geldiği, bu görüşmeyi istemeyen İlhan Hoca’nın görevliler tarafından başka bir kapıdan çıkarılıp arabasına bindirildiği fısıltı halinde konuşulurdu.

Zorunlu derslerin tamamı yıllıktı. Her dersten dört vize bir final sınavı yapılırdı. Bir dersin, final sınavına girebilmek için, dört vize ortalamasının en az 40 olması gerekirdi. Bunun altına düşen öğrenci o dersten vizesiz kalmış sayılır, haziran ayında yapılan final sınavına giremezdi. Vize ortalaması ne olursa olsun bir dersten geçmek içinse finalde en az 50 almak gerekirdi. Finalde başarısız olan öğrencilere bir de bütünleme sınavı hakkı tanınırdı. Yani sınıf geçme değil, ders geçme sistemi uygulanıyordu. Ancak bir dersten iki sene üst üste başarısız olan öğrenci okuldan atılırdı. Medeni Hukuk dersinden üst üste iki kez başarısız olan İsa Tanrıverdi okuldan atıldığı için intihar etmiş, bu haber hepimizi fena halde üzmüştü.

İşte bu sistemin geçerli olduğu fakülteyi, lisedeki çalışma temposuyla başarabileceğimi zannediyordum. Birinci sınıfın ilk vize sonuçları açıklandığında, bunun boş bir hayal olduğunu anladım. Çünkü dokuz dersin, beşinden 40’ın altında not almıştım. Bu notlara göre, ana derslerin tamamından vizesiz kalıyordum. Bereket, aldığım kötü notlar gözümü korkutmadı. Aksine uyanıp kendime gelmemi sağladı. Çalışma tempomu iki-üç kat artırdım. Derslerde düzenli şekilde not tutuyor, tuttuğum notları her akşam temize çekiyor ve sık sık tekrar ediyordum. İkinci vizelerde kayda değer bir ilerleme sağlayamasam da üçüncü vizelerden itibaren aldığım yüksek notlarla fark edilir hale geldim.

        Kelimelerle Başım Hep Dertteydi

Finalde, Roma Hukukundan geçemedim ve bütünlemeye kaldım. Bütünlemede sorulan sorulardan biri şuydu: Romalı köle, efendisinden izinsiz şekilde meyveliği satmıştır. Kölenin yaptığı bu satış işlemi geçerli midir? Malum, Roma Hukukunda taşınırlar ve taşınmazlara ilişkin tasarruflar birbirinden farklıydı. O nedenle, satılan şeyin taşınır olup olmamasına göre cevap değişecekti. Sorudaki “meyvelik” kelimesi “meyve kabı” anlamına gelen bir taşınır mıydı yoksa “meyve bahçesi” anlamında bir taşınmaz mıydı? Ben bunun üzerinde düşünürken Bülent Hoca sınıfa girdi. Bana doğru yaklaşınca “Hocam, bu meyvelik taşınır mı taşınmaz mı” diye sordum. Hocamın soruma cevap vermesini beklerken, çok abes bir şey sormuşum gibi yadırgayan gözlerle yüzüme baktı. Hiçbir şey demeden kapıya yöneldi. Tam çıkacakken geriye dönüp nereli olduğumu sordu. “Erzurumluyum” dedim ve çıkıp gitti. Bütünlemede geçtim ama o hadiseyi kırk yıldır unutamadım. Hoca, Türkçemin yetersizliğini ima etmişti ama benim düştüğüm hataya Türk Dil Kurumunun Sözlüğü de düşmüş, “meyvelik” kelimesini aynen şöyle tanımlamıştı: (1) Meyve ağacı dikili, belirli büyüklükte yer; yemişlik. (2) Meyve konulan kap, yemişlik.

Kelimelerle olan sınavım orada bitmedi. İkinci sınıfta da bir başkasını yaşadım. Tüm sınıflarda zorunlu olan Türk Dili dersine o sene Leyla Nimet Başak giriyordu. Leyla Hoca 60 yaşlarında, etine dolgun, kısa boylu bir hanımdı. Gençliğinde çok güzel olduğu ve ünlü bir hukukçunun O’na gönlünü kaptırdığı söylenirdi.

Leyla Hoca, ilk derslerin birinde, seviyemizi ölçmek için bir kompozisyon sınavı yaptı. Ben de bildiğim eski kelimeleri kâğıda boca ettim. Sonraki derste, kâğıtlarımızı okuduğunu söyledi. Seviyemizle ilgili genel bir değerlendirme yaptıktan sonra “Mehmet Taştan kim” diye sordu. Amfinin arka sıralarından elimi kaldırdım. “Evladım bu ne? Ziya Paşa’ya mektup mu yazıyorsun? Kâğıdın yüz. Dilden on puan kırdım, doksan” dedi. Bu hadise, Leyla Hoca’nın beni tanımasını sağladı ve aramızdaki yakınlaşmanın başlangıcı oldu. Ziya Paşa’nın birçok beytini O’nun sayesinde ezberledim.

Hukuk Felsefesi Hocamız Ömer Yörükoğlu’ydu. Konuyu anlatırken önemli bulduğu ifadeleri tahtaya yazardı. Yine bir gün ders anlatırken, “izlemek nedir” diye sordu. Söz alarak, “takip etmek, ardı sıra gitmektir” dedim. Hoca, cevabımı beğenmemiş olacak ki, “sen televizyonun ardı sıra mı gidiyorsun” dedi ve yüzünü tahtaya döndü. Arkası bize dönük olduğu için mecburen söz almadan konuştum: “Hocam, televizyon izlenmez, seyredilir. İzlenen programdır” dedim. Hoca geri döndü. Bana baktı. “Bu konuda seninle anlaşamıyoruz” dedi ve derse devam etti. Üçüncü sınıfta yaşadığım bu hadise, aldığım eğitime uygun biçimde, öne sürdüğüm görüşleri savunma konusunda mesafe aldığımı gösteriyordu.

        İkinci Sınıf Bana Çok İyi Geldi

Her insanın hayatında başarı ya da mutlulukların yoğunlaştığı yıllar vardır. Benim için ikinci sınıf öyle bir yıl oldu. 1985’in güzünde, ikinci sınıfa başlamak için geldiğimiz fakültenin yüzü tamamen değişmişti. Amfilerimiz yapılmış, görünür yerlerin restorasyonu tamamlanmıştı. Artık sobalı sınıflarda kolçaklı sandalyelere oturarak ders dinlemeyecektik. Pencerelerin kırık camlarından içeri kuşlar girmeyecekti. Kürsüye doğru meyilli yeni amfilerimiz görülmeye değerdi. İnsana ferahlık veren muhteşem tasarımları vardı. O amfileri ilk kez biz kullanacaktık. Kalorifer sistemi yenilendiği için kışın üşüme derdimiz de olmayacaktı. Fakülteye aidiyet duygumuz güçlenmiş, hukuk mantığına uygun düşünmenin kapısını aralamıştık. Kuruluşunun dördüncü yılına giren fakülte, o sene sonunda ilk mezunlarını verecekti.

O yıl, çalışma tempomu artırarak devam ettirdim. Neredeyse tüm derslere giriyor, düzenli şekilde not tutuyordum. Derse devam eden öğrenci sayısı az olduğu ve dinlediğim derslerde söz aldığım için birçok hocam bana ismen hitap ediyordu. İdare Hukuku Hocam Yıldızhan Yayla, Ceza Hukuku Hocam Mehmet Emin Artuk, Türk Hukuk Tarihi Mehmet Akif Aydın böyleydi mesela. Bir akşam, ders bittikten sonra kürsüye yaklaşıp Yıldızhan Yayla’ya sorular sormuştuk. Cevabını alan öğrenci ayrılıyordu. En son ikimiz kaldık. “Mehmet, sen nerede oturuyorsun” diye sordu. “Göztepe’de” dedim. “Gel seni evine bırakayım” dedi. Hocanın arabasına binip onunla sohbet ederek eve gitmek büyük bir mutluluktu.

Evimiz, iki odalı küçük bir daireydi. Kirası düşüktü ama kaloriferi yoktu. Yemek ve bulaşık işlerini sırayla, evin genel temizliğini birlikte yapıyorduk. Odun-kömüre verecek paramız ve sobayla ilgilenecek vaktimiz olmadığı için elektrik ocağıyla idare ediyorduk. Yüklü faturalar gelmesin diye ocağı da az yakıyorduk. Soğuğa alışkın olduğum için ben bu durumdan şikayetçi değildim ama alt kattaki soba borusunun geçtiği yere sırtını dayayıp ısınmaya çalışan arkadaşlarımız olurdu.

Aynı yıl evden ayrılıp yeni açılan Altunizade Erkek Öğrenci Yurduna yerleştim. Yurt binamız gibi içindeki eşyalar da yeniydi. Kalorifer sistemi çok iyiydi. Odalar altışar kişilikti. Etüt salonları her zaman, kantin ise gece geç saatlere kadar açıktı. Haftanın belli günleri sıcak su verilirdi ama yurtta yemek çıkmazdı. Bu nedenle, her akşam ücretsiz yemek verilen Aziz Mahmut Hudaî Vakfına sık sık giderdik.

Ailemin, benim için katlandığı fedakârlığa uygun davranır; fuzulî masraf yapmaz, fakülteye genellikle yaya gidip gelirdim. İşte bu şekilde geçen sene sonunda, tüm dersleri finalde vererek bir üst sınıfa doğrudan geçme sevincini yaşadım.

İkinci sınıf hocalarının en kıdemlisi Ceza Hukuku Hocamız Ordinaryüs Profesör Sulhi Dönmezer’di. Yalnız ceza hukuku alanında değil, sosyoloji ve kriminoloji dallarında da yetkin bir isimdi. Öğrenciler bir yana, hocalar da ona özel bir saygı gösterirdi. İlk derse gelişine, dekanımız refakat edip, “hocaların hocası” diye takdim etmişti. Bu takdimi ziyadesiyle hak ediyordu. Çok yönlü birikimi nedeniyle onun derslerini dinlemek çok sesli bir müziği dinlemek gibiydi. Anlatırken yalnız hukukta kalmaz, kültürel birikimi ve anılarıyla dersi süslerdi. Bir seferinde, “çocuklar kısa yazın, meselenin özünü anlatın bırakın” dedi ve devam etti. “2. Dünya savaşında, müttefik ülkeler Normandiya Çıkarması yapmaya karar vermişler. Bu iş, İngiltere başbakanı Churchill’in emir ve görüşleri doğrultusunda gerçekleşecektir. Bu nedenle, çıkarmayı yapacak olan komutan Eisenhower, hazırladığı 50 sayfalık çıkarma planını Churchill’a takdim eder. Raporun elli sayfa olduğunu gören Churchill, metni okumadan oturduğu büyük vernikli masadan kaydırarak yere düşürür. Eisenhower eğilip yerdeki dosyayı alırken, Churchill, “benim bu kadar uzun bir metni okumaya vaktim yok. Git kısalt getir” der. Eisenhower çıkıp gider ve beş sayfaya düşürdüğü yeni metni Churchill’a takdim eder. Başbakan bakar. Rapor beş sayfa. Yine aynı sözleri söyler. Eisenhower üçüncü gelişinde bir buçuk sayfalık bir rapor sunar. Churchill, o metni okur ve “evet, buna göre çıkarmayı yapabilirsin” der. Hoca hikâyeyi bitirdikten sonra vermek istediği mesaja geçti: “Çocuklar 2. Dünya Savaşının sonucunu belirleyen rapor bir buçuk sayfayken, siz neyi anlatacaksınız ki bundan daha uzun yazasınız” dedi. Bu anekdot, kulağıma küpe oldu. Meslek hayatım boyunca kısa yazmaya özen gösterdim.

İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla, tam bir İstanbul beyefendisiydi. Derste bizi kasmaz, rahat davranırdı. Ama onun asil duruşu karşısında laubalilik yapmak aklımızdan bile geçmezdi. Şiiri severdi. Denk geldikçe birkaç mısra okurdu. Teorik kalıpları hayatla sürekli yüzleştirerek ders anlatırdı. Sınav sorularını da hayatın aktığı her yerde hukukun var olduğunu görmemizi sağlayacak şekilde hazırlardı. Final sınavının beylik soruları, genelevde açılan bir büfeye ilişkindi ve her adımında dikkat gerektiren hususlar vardı.

Çevre Hukuku Dersimize de o gelmişti. Sınava hazırlandığımız 26 Nisan 1986 gecesi, Rusya’da Çernobil Patlaması olmuş, sabahleyin girdiğimiz sınavda bu kez beylik soru oradan gelmişti. Bizden sonra Galatasaray Üniversitesinin kurucu rektörü olan hocamı rahmetle anıyorum.

Borçlar Hukuku Hocamız Teoman Akünal’dı. Kırk yaşlarında, uzun boylu yakışıklı bir adamdı. Sahneye çıkan yıldızlar gibi amfiye hızlı adımlarla girerdi. Bunu derse geç kaldığı için değil, taşıdığı enerjiyi sınıfa yaymak için yaptığını hissederdik. Notlarını çıkarırken bizimle kısa bir hasbihal eder, dersle aramızdaki buz dağını eritirdi. Mütebessim bir yüzü vardı. Konuşmasına jest ve mimikleri eşlik ederdi. Dili, duru ve akıcıydı. Her kelimeyi, eski TRT spikerlerinin gösterdiği titizlikle telaffuz ederdi. Anlattığı kavramların başka hukuk sistemlerindeki karşılıklarını da verirdi. Bu çeşitlilik, evrensel hukuk bilincine giden yolun işaret levhaları gibiydi. En uzak olduğu şey sıradanlıktı. Öyle ki örnek verirken bile çok seçicisi davranır; gitmediğimiz yerlerin, olmadığımız teraslarında yaşayan insanların hikayeleriyle buluştururdu bizi.

Öğrenci yorumlarına kayıtsız kalmaz; ikna edici ve aydınlatıcı karşılıklar verirdi. Teoriyle birlikte uygulamaya da hâkim olduğu için, değişik ülkelerde benzer olaylar hakkında verilen farklı içtihatları mukayeseli şekilde irdelerdi. Böylelikle, her olaya değişik yerlerden bakılabileceğini görmemizi sağlar; hukuksal gerçekliğin, bakanın durduğu yere göre değişebileceğini gösterirdi. Hukukta izafiyet teorisi diyebileceğimiz bu anlayışın sanatsal bir öyküye kavuştuğunu öğrenebilmek içinse hocanın yıllar sonra yazacağı “Anılarda Yaşayan Porteler” adlı eserini okumak gerekecekti. Hikâye, Said Halim Paşa Köşkünde bulunan “Çölde Av” adlı büyük tablodaki bir atın gözlerinin kime baktığı tartışmasıyla başlıyordu. Tabloya bulunduğu yerden gören tüm akademisyenler atın kendisine baktığını söylüyordu. Atın gözleri perspektif tekniğiyle çizildiği için herkes söylediği doğruydu ama bu doğrular mutlak değildi. Çünkü ata bakılan yer değiştikçe doğru da yer değiştiriyordu. İsviçre Delegasyonu Başkanı Hayoz tam da orada devreye girip şöyle diyordu: “Hukuki gerçekler de bu tablodaki gibi değişkendir! Taraflardan birisi, atın gözlerinin kendisine baktığından emin olduğu için karşısındakinin yalan söylediğini düşünür. Karşısındaki için de durum aynıdır. Oysa her ikisi de [yalnızca] kendi bakış açılarından gördüğü doğruyu söylemektedir. Hukuk, Flaman ressamların tablolarında olduğu gibi çok perspektiflidir.”

Türk Hukuk Tarihi Hocamız Mehmet Akif Aydın vakur bir insandı. Akıcı ve duru bir Türkçesi vardı. Hukuk ve ilahiyat müktesebatına sahipti. Her iki disiplini bilmenin verdiği avantajla, geçmiş ve günümüz hukuku arasındaki farkları görmemizi sağlayacak bir berraklıkta anlatırdı dersi. İslam Hukukunu işlerken, polemiğe izin vermez, bilimsel disiplinle hareket ederdi. Talak konusunu işlerken, oruçla ilgili soru soran bir öğrenciye, Üsküdar müftülük binasının yerini tarif edip, “bu sorunu müftü beye sorabilirsin” demesi hoşumuza gitmişti.

Bir de hocaların çiçeği burnunda asistanları vardı. Gökhan Antalya ve Turan Yıldırım gibi… Onlar, teorik ders anlatmaz, pratik kur çalışmalarını yürütürlerdi. Yaşları bize yakın olduğu için dersleri eğlenceli geçerdi. Onlar bizden yıllar sonra hukuk dünyasının namlı hocaları oldular.

        Yolun Öbür Yarısı

Üçüncü sınıfa kendimizi daha iyi hissederek başlamıştık. Fakültenin acemileri olmaktan çıkıp kıdemli öğrencileri arasına katılmıştık. Şehri ve fakülteyi tanımış olmanın verdiği rahatlığı yaşıyorduk. Ders dışı zamanlarda bol bol kitap okuyor, tiyatro, konferans, panel gibi kültürel etkinliklere katılıyorduk. Tarihi yerleri geziyorduk. Tanımak istediğimiz şair ve yazarları ziyaret ediyor, onlardan feyz almaya çalışıyorduk. İdarenin kurduğu Kültür Sanat Komisyonun sınıf temsilerinden biri de bendim. Sık sık tiyatro, gezi, konferans gibi programlar tertipliyorduk. Bu komisyonun başkanlığını Türk Dili Hocamız Leyla Nimet Başak yapıyordu. İkinci sınıfın temsilcisi olan Kerami Gürbüz’le samimiyetimiz bu sayede başladı.

O öğrenim yılının ocak ayında, fakülte bünyesinde “tabiat” konulu bir şiir yarışması düzenlendi. Başvuru süresi devam ederken, İstanbul, tarihinin en karlı kışlarından birine teslim oldu. Gazeteler, günlerce yağan kardan dolayı İstanbul’da hayatın felç olduğunu yazıyordu. Bir akşam, yurdun etüt salonunda, pencere kenarında bir masada ders çalışırken kar yağışının yeniden başladığını gördüm. Hem de ne kar… İşte o an ders kitabını bir kenara itip ‘kar taneleri’ adlı şiiri yazdım. Yarışmaya bu şiirle katılıp birinci oldum. Şiir şöyle başlıyordu:

Sükûtu dinliyorum, nefesimi tutarak,

Ağlayan pencereme düşer kar taneleri,

Rüzgârdaki hırçın ritme uyarak,

Kimsesiz çocuklarla koşar kar taneleri.

Son sınıfta şiir kitabı yayınlamak gibi bir maceraya giriştim. Tabii 20 yaşındaki toy bir şairin kitabını hiçbir yayınevi yayınlamayacağı için kitabı kendim bastırdım. Tüm paramı bu işe yatırdığım için ders kitaplarını dahi alamamıştım. Allah’tan arkadaşlarım beni yalnız bırakmadılar. Her biri satış işine dört elle sarılıp beni büyük bir hezimetten kurtardılar. Fakülte koridorlarında kitaplı şair olarak dolaşmak güzeldi. Ama şimdiki aklımla böyle bir maceraya girmezdim.

Fakültemizin kurucu dekanı Ergun Önen, aynı zamanda medeni usul hukuku ve icra iflas hukuku hocamızdı. Disiplinli bir adamdı. Öğrencilerin yalnız derslere devam durumuna değil, kılık kıyafetine de dikkat ederdi. Devam konusundaki titizliği neyse de erkek öğrencilerin derse traşlı, ceket ve kravatlı gelmesini zorunlu tutmasını anlamakta zorlanır, kendisine içten içe kızardık. Yıllar geçip, adliye koridorlarında meslek ciddiyetinden uzak kıyafetlerle dolaşan hukukçuları gördükçe, o disiplinin ancak o yaşlarda kazanabildiğini anlar olduk.

Ceza Özel Hükümleri dersimize giren Köksal Bayraktar’ın çakır gözlerinden enerji fışkırırdı. “Siyasi suç” diye bilinen netameli konulara girmekten çekinmez, ateşli tartışmalarımızı bilgece bir hoşgörüyle yönetirdi. Anlattığı konuları, uygulamadan çıkardığı çarpıcı örneklerle zihnimizde kalıcı hale getirirdi. Bir defasında, “çocuklar, bir tiyatronun kulisinde yaşanan bir olayı doğru anlamak için önceden kulisi tanımalısınız” demişti. Hocamın sözünü tuttum. Bir tiyatronun kulisini gezdim.

İş Hukuku dersimize Turhan Esener girerdi. İlerlemiş yaşına rağmen çok şık giyinir, babacan bir üslupla ders anlatırdı. Geçmişte bakanlık da yapmış olan hocamız, yürüdüğü uzunca yolun imbiğinden süzülen ufuk açıcı anlarını bizim kulağımıza birer küpe gibi takardı. Aynı özellikler İdari Yargı dersimize giren Vakur Versan ve Mukayeseli Hukuk hocamız Selahattin Sulhi Tekinay için de geçerliydi. Onlar fakültemizin duayen hocalarıydı.

Üniversite rektörümüz Orhan Oğuz’un, fakültenin ilk mezuniyet töreninde söylediği, “çocuklar, gücünüzü oturduğunuz koltuktan almayın, oturduğunuz koltuğa güç verin” cümlesi aradan geçen bunca yıla rağmen ilk günkü tazeliğiyle hafızamdadır. Bu söz, “yaptığınız işe ehil ve layık olun” cümlesinin hocanın dilindeki karşılığıydı.

Öğrenciliğin güzel taraflarından biri, başarının bilgiyle ölçülmesiydi. Hocanın dünya görüşü sizinkinden farklı olsa bile kâğıdınızın hak ettiği notu alırdınız. Sizin notunuz başkasına, başkasının notu size verilmezdi. Yani bilgiyle başarı arasında kopmaz bir bağ vardı. Ama varlık nedeni, herkese adalet dağıtmak olan yargı teşkilatında bile ehliyet ve liyakat ile yükselme arasında böyle bir ilişki yoktur. Gücü elinde bulunduranlar, kendilerinden olanları kayırıp diğerlerini dışladıkları için, meslekî yeterlilikle yükselme arasında doğru orantıdan söz etmek mümkün değildir.

        Sınıf Arkadaşlarım

120 kişilik sınıfımızın beşte biri kızdı. Sınıf arkadaşlarımızdan sadece 20-25 kişinin ailesi İstanbul’da oturuyordu. Geriye kalanların tamamı, tıpkı benim gibi taşradan gelmişlerdi. Dersler başladıktan birkaç ay sonra arkadaş grupları oluşmaya başladı. Herkes kendine benzeyenlerle yakınlaştığı için gruplar, dünya görüşüne ve içinden gelinen sosyal çevreye göre şekillendi. Bu durum, dört yıl boyunca önemli bir değişim geçirmeden sürüp gitti.

Her öğrencinin siyasi görüşü vardı ama uçlardaki öğrenci sayısı çok azdı. Uçtakilerin dersleri zayıftı. Kendilerini kurtarmadan memleketi kurtarmak gibi ham bir hayalin peşinde koştukları için, onlar arasında dört yılda fakülteyi bitiren kimseyi görmedim.

Yurdun dört bir köşesinden gelen arkadaşlarım sayesinde, yerel şiveleri, alt kimlikleri, yöresel insani özellikleri, dini ya da siyasi grupları, kültürel ögeleri tanıdım. Her birinden çok şey öğrendim. Kuşkusuz hepsiyle aynı nispette samimiyet kuramadım. Bazıları daha fazla öne çıktı.

Sınıfımızın abisi Halil Paşaoğlu idi. 40 yaşındaydı. Bergamalıydı. Buğulu bir sesi vardı. Kökü, Osmanlı sarayına dayanıyordu. Fakülteye başlamadan önceki hayatında hem zirveyi hem de dibi görmüştü. Çok zenginken kefillikten dolayı dibe vurmuş, hileli iflastan cezaevine düşmüş, oradayken hukuku kazanmıştı. Kendisiyle çok samimi olduk. Her türlü sırrını paylaşırdı benimle. Ne yazık ki mezun olduktan sonra bir daha görüşemedik. Aramızdan erken ayrıldı.

Mehmet Kahraman karizmatik bir delikanlıydı. Trabzonluydu. Adaştık ama ikimizin de ilk ismi kullanılmadığı için bu durum bir karışıklığa yol açmıyordu. O “Kahraman” diye anılıyordu, ben “Üstat” diye... Arkadaşlarımın bana bu şekilde hitap etmeleri, şiir yazmamdan kaynaklanıyordu. Kahraman’la ortak paydamız okumak ve yazmaktı.

Genç yaşta kaybettiğimiz Ali İhsan Kal, Malatyalıydı. Kimseye kolay ısınmaz, ısındığı insanın her türlü kahrını çekerdi. Sıkı bir Müslüm Baba ve futbol tutkunuydu. Suat Keş, Gaziantepli, yakışıklı bir delikanlıydı. Kahkeyi ve “yoorum” sözünün mahalli lehçede bir kalıp olarak kullanıldığını ondan öğrendim. Kayıtsız görünürdü ama arkadaşları için bir sorumluluk alması gerektiğinde sessizce öne atılır ve üzerine düşeni yapardı.

Kızlardan Sibel Kırdar sınavlarda aldığı yüksek notlarla, Filiz Saraç derslere aktif katılımıyla dikkat çekiyordu.

Arada bir arızalı tipler de çıkıyordu. Benimle aynı sınıfta okuyup aynı yurtta kalan bir arkadaş da böyle biriydi. Borcuna sadık değildi. Bu huyunu bilmediğim için, borç para isteyince verdim. Aradan on ay geçmesine rağmen borcunu ödemedi. Üçüncü sınıfın finallerine ailemin yanında çalışmaya karar verdim. Ona, “Ben, Erzurum’a gidiyorum, bir ay yokum, yurt paramı yatır” dedim. İtiraz etmedi. İnandırıcı bir şekilde “tamam” dedi. Meğer sözünde durmamış. Son ödeme günü geçtiği halde yurt paramı yatırmamış. İdare, hoparlörle yurt paralarını ödemeyen öğrencilerin isimlerini anons etmiş. O gün, mesai bitimine kadar, yurt parasını ödemedikleri takdirde, yurttan ilişiklerinin kesileceği bildirilmiş. O isimler arasında ben de varmışım. Bereket, bu anonsu Suat Keş duymuş da benim paramı yatırmış. Döndüğümde bu hadiseyi duydum ve çok canım sıkıldı. Suat’ın parasını ödeyip teşekkür ettim. Borcunu ödemediği gibi verdiği sözde durmayarak beni zor duruma düşüren o kişiden alacağımı tahsil edip alakamı kestim.

        İstanbul Bir Taşına Acem Mülkü Fedadır

Yüzyıllar boyunca içinden geçen herkesi büyüleyen İstanbul bizi de kendine meftun etmişti. Nüfusu 6 milyondu. Şairin dediği gibi güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyardı. Türkçesi bülbül kokuyordu. İstanbullu olmayan herkesi “taşralı” sayan rafine insanların sayısı hiç de az değildi. Taşradan aldığı göçü kendisine benzetme kabiliyetini henüz kaybetmemişti. Tren ya da vapurla seyahat eden insanların üçte birinin elinde kitap ya da gazete olurdu.

Vapurla karşıya geçerken, yeşillikler içindeki tarihi yarımadanın üzerinden yükselen kubbe ve minarelere hayran kalırdım. Sirkeci’den Sahaflar Çarşısına doğru yürürken, bütün zamanlara ait eserleri aynı anda görmenin sürurunu yaşardım. Denizle gökyüzünün, Beyazıt’la Beyoğlu’nun, Selatin Camilerle Kadim Kiliselerin zıtlıktaki uyumunu izlerken bu şehri bize ait kılanlara karşı şükran duygularım kabarırdı. Şehrin bütün sırlarını saklayan ulu çınarlar bilgece susar, parklardaki laleler günlük hayatın estetiğinde dalgalanırdı. Boğazda bir gerdanlık gibi asılı duran Boğaziçi Köprüsü, geçmişi geleceğe kavuştururdu.

1988’in eylülünde mezun oldum. Buna çok sevindim ama tutkuyla bağlandığım şehirden ayrılmanın burukluğunu da üzerimden atamadım.

Mezun olduktan sonra fakültemle ilgili duyduğum en acı haber, Haydarpaşa binasından tahliye edilip Göztepe’ye taşınmasıydı. Ölülerin hatıralarına saygı duyduğunu söyleyerek fakülte binamızı elimizden alanlar, 35 yıl boyunca o binada hayatının en değerli yıllarını geçiren binlerce dirinin hatıralarını maalesef göz ardı etmişlerdi. Oysa Hukuk Fakültesi Haydarpaşa’ya çok yakışıyordu. Fakültemiz, o binaya bir daha geri döner mi? Bence döner. Peki, ne zaman döner? İşte onu bilmiyorum. Ama inanıyorum ki, günün birinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan taşralı bir delikanlı, kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldiğinde, otobüsten Göztepe Kampüsünde inecek; nizamiye görevlisinin “fakülteniz Haydarpaşa’ya taşındı” demesiyle birlikte minibüse yönelecektir.

Tıpkı 42 yıl önce benim yaptığım gibi…

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Şiirlerle Kanatlanan Dilimiz / Mehmet Taştan

Dil bir milletin ortak malıdır. O milletin fertleri sayesinde varlığını sürdürür; onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır. Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır. Kanun dil ile yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.

O nedenledir ki, dilin canlı kalmasında, gelişip yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir işlevi vardır. Ancak bu işlevin, bütün bireyler bakımından aynı seviyede olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir çocuğun dilini belirlemede, annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla ziyandır. Çünkü çocuğa dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili” vardır ama hiç kimsenin baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin gelişiminde, bazı değer ya da olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu tartışmasızdır. 

Bu manada, ruhumuzu ısıtan dinin ve hissiyatımızı derinleştiren şiirin, lisanımızın şekillenmesinde çok güçlü bir etkiye sahip oldukları vakıadır. Şöyle ki, Almanların, Vatikan Kilisesindeki İncil’in dili olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı kabul eden Türkler de Kur'an dili olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un 11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün Türkçe-Arapça olması sonucunu doğurmuştur. Dokuz bin Türkçe kelime içeren sözlük adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme oranını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan “Türk” kelimesi dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında Ali Emirî’nin, Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize kazandırdığı o muhteşem eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi kelimeleri okumaksa dilin devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.

Gazneliler zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak Türkçemize derinlemesine nüfuz etmiştir. Öyle ki işi, Selçuklu Saraylarında edebiyat ve resmi dil olmaya kadar vardırmıştır. 13. Yüzyılda, Anadolu semalarında bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın, birkaç şiiri dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi adına tam bir talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yapılmış bir sitem gibidir.  Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin, Arapça ve Farsça kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dillerden kelime alınması değil, dilimizin fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır. 

Mevlana’nın dilde bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır. Türkçeyi bir kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk günkü tazeliğiyle içilmektedir.

Yunus Emre, Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl önce söylediği, "Yaradılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü" şeklindeki sözle, günlük hayatımızın estetiği olmuştur. Şiirleriyle dilimizi asude bir bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizelerinde hem kendi özünü anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile getirmiştir. “Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise kullandığı kelimelere bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap yalap” ifadesi, onun sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah” anlamına gelen “Çalap” ismi de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz kalmadan Türkçemize yerleşmiştir.

16. yüzyılda sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir. “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan anlaşılabilecek berraklıktadır. Mısradaki kullanımından, manası tahmin edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü” anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm u nişânımı” mısralarında sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanının yüzyıllardır kullandığı “sınık” kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür. Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel söyleyişidir.

Divan şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça terkiplerle yorduğu Türkçe, 17. yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf ve lirik biçimde akıtılmıştır. Dil nehrimizin ana damarlarından birini oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar gövünür / Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar” şeklindeki dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek, üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek, kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak, güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk lisanında bu denli yetkin olan şair, “Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam zenginliğiyle dil bahçemize ait kılmıştır.

Karacaoğlan’ın başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış, ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin, devletimizin, mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.

18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerine hem de Karacaoğlan’a selam göndermiştir.

19. yüzyılın hikemi ustalarından Ziya Paşa, sade ve etkili diliyle, mısraları en çok ezber edilen şairlerden biri olmuştur. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde /…/ Allah'a sığın şahs-ı halimin gazabından / Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir /…/ Asaf’ın miktarını bilmez Süleyman olmayan, / Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” mısralarında olduğu üzere, pek çok beyti vecizeye dönüşmüştür.

Dilimiz, dokuz bin yıla yakın bir geçmişe sahiptir. O uzun ömrün, sadece Osmanlı döneminde yedi bin civarında şair çıkarmıştır. 20. Yüzyıl başında, bütün zamanların zirvesine çıkan Türkçenin ihtişamında, her birinin az yada çok katkısı olmuştur. Bu zengin kaynaktan, meramı ifade edebilmek için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkündür. Ama okuyacağımız kişiler değişse bile varacağımız sonuç değişmeyecektir.

Çünkü bizim dilimiz, felsefeden yukarıda dinden aşağıda olan şiirle kanatlanmaktadır.

(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 110. sayısında yayınlanmıştır.

7 Mart 2026 Cumartesi

İçimde Dalgalanan Bir Tören / Mehmet Taştan

Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a, Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti. Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır” sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.

Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da 1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti.  2007’de faaliyete geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu.  Yıllar bu şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.” 

Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk.  Irmak, Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…

Nizamiye girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce soğuk, yağmursa iyice artmıştı.

Önümüzde yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,  izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a… Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar… Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim, Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa… 

Zihnim, bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle kendime geldim.

         “Her şey vatan için… Her şey vatan için

Yaklaştıkça gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde tüten bir buhara dönüşüyordu.

Töreni izleyenler arasında, toplumun her kesiminden insanlar vardı.  Seküleri, liberali, dindarı bir aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.

Tören bittiğinde, kucaklaşma ve fotoğraf çekilme faslı başladı. Aralarında oğlumun da bulunduğu askerlerin terhis işlemlerinin tamamlanıp yanımıza gelmeleri için biraz daha beklemek gerekecekti. O yüzden bizi nizamiye girişindeki bekleme salonuna yönlendirdiler. O yer, çelik ve sacdan yapılmış, tek katlı, upuzun bir yapıydı. Havanın yağışlı olması nedeniyle içi loştu. Yağmurdan kaçarak o yeri dolduran insanların yüzlerindeki ıslaklık, üst-başlarındaki dağınıklık Sirkeci tren garını andırıyordu. Bir asır önce Sirkeci’den bir yakınını cepheye uğurlayan ya da dönüşünü bekleyen insanların izdüşümü gibiydik. 

O istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı. Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde, vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu. Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin hücrelerine kadar sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000 askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı. 

Muhayyilem geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız çocuğunun heyecanıyla buluştu:

–  Anne!... Babam geliyor, dedi.

Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler, ıslanarak geliyorlardı.

Keşke, bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.


                  (*) 
Bu yazı, Eddebiyat Ortamı Dergisi
nin 109. sayısında yayınlanmıştır.