Dil bir milletin ortak malıdır. O milletin fertleri sayesinde varlığını sürdürür, onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır. Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır. Kanun dil ile yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.
O nedenledir
ki, dilin canlı kalmasında, gelişip yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir
işlevi vardır. Ancak bu işlevde, bütün fertlerin eşit olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir çocuğun dilini belirlemede
annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla ziyandır. Çünkü çocuğa
dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili” vardır ama hiç kimsenin
baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin gelişiminde, bazı değer ya da
olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu tartışmasızdır.
Bu manada,
lisanın şekillenmesinde, din dilinin çok güçlü bir etkiye sahip olduğu bir
vakadır. Almanların, İncil dili olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı
kabul eden Türkler de Kuran dili olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu
etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un 11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün
Türkçe-Arapça olması sonucunu doğurmuştur. Dokuz bin
Türkçe kelime içeren sözlük adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme
oranını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan
“Türk” kelimesi dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında
Ali Emirî’nin, Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize
kazandırdığı o muhteşem eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi
kelimeleri okumaksa dilin devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.
Gazneliler
zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak
Türkçemizi yoğun şekilde etkilemiştir. Öyle ki bu etki, Selçuklu Saraylarında
edebiyat ve resmi dil olmaya kadar varmıştır. 13. Yüzyıl Anadolu semalarında
bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın birkaç şiir
dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi
adına talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade
ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu
doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren
Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra
divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden
başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yapılmış bir sitem gibidir. Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin Arapça
kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dilden kelime alınması değil, dilimizin
fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır.
Mevlana’nın dilde
bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır.
Türkçeyi kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden
kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk
günkü tazeliğiyle içilmektedir.
Yunus Emre,
Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl önce söylediği, "Yaradılanı hoş
gör Yaradan'dan ötürü" şeklindeki sözle günlük hayatımızın estetiği olmuştur. Şiirleriyle dilimizi bir asude
bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi
için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizlerinde hem özünü
anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile getirmiştir. “Suyun
akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise kullandığı kelimelere
bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap yalap” ifadesi, Onun
sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah” anlamına gelen “Çalap” ismi
de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz Türkçemize yerleşmiştir.
16. yüzyılda
sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek
gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir.
“Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım
şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan
anlaşılabilecek berraklıktadır. Mısradaki kullanımından manası tahmin
edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü” anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu
şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste
Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm u nişânımı” mısralarında
sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanın yüzyıllardır kullandığı “sınık”
kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür. Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı
ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel
söyleyişidir.
Divan
şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça terkiplerle yorduğu Türkçe, 17.
yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf ve lirik biçimde
şiirleştirilmiştir. Dil nehrimizin ana damarlarından birini oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar gövünür /
Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar” şeklindeki
dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek,
üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek, kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak,
güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk lisanında bu denli yetkin olan şair,
“Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar
Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam
zenginliğiyle dil bahçemize ait kılmıştır.
Karacaoğlan’ın
başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış,
ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin,
devletimizin, mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta
kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha
güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları
ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de
yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.
18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerini hem de Karacaoğlan’ı hatırlatmıştır.
Dilimizin,
iki bin yıldan uzun bir geçmişi var… O uzun ömrünün, sadece Osmanlı döneminde
yedi bin civarında şair çıkarmış. 20. Yüzyıl başında, bütün zamanların
zirvesine çıkan dilin ihtişamında, her birinin katkısı olduğu kesin… Bu zengin
kaynaktan, meramı ifade edebilmek için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkün. Ama
okuyacağımız kişiler değişse de varacağımız sonuç değişmez.
Çünkü
şiirsiz dil, dilsiz şiir imkânsız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder