Şiiri hakkında yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiiri hakkında yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2025 Salı

Sesin Dargınlığı / Kemalettin Çalık

Bazı şiirler vardır, bir dağın göğsünden süzülen su gibi yavaşça gelir insana. Gürültüsüzdür, ama içten içe gürler. Tıpkı Mehmet Taştan’ın “Sesin Hâlâ Dargın” şiiri gibi… Erzurum’un serin yüzlü, rüzgârlı topraklarından süzülüp gelen Serçeme Deresi’ne yaslanmış bu dizeler, suskunlukla konuşmanın, kırgınlıkla kabullenişin, uzaklıkla yakınlığın aynı potada eridiği bir sessizlik ağıtıdır. 

Şiirin bir yerinde, “Penceresiz rüyadan derin uykuya düştüm” ifadesi var ki, orada insan durup düşünmeden edemiyor. Yani doğrudan, dimdik, yüz yüze... Ama bu karşılaşma, çığlıkla değil; suskunlukla... Sanki ses, kırgın bir dost gibi şiire küsmüş, sadece gölgesiyle yürümüş dizelerin yanına. Bu yüzden ağıt sessiz. Bu yüzden söz, dargın. Bu yüzden her dize, kendi içinde eğilmiş, mahzun bir çocuğun alnına benziyor. 

Serçeme Deresi, Erzurum’un kadim hafızasında bir hatıra gibi akar. Bu şiirde ise sadece bir dere değil; hatıraların, susuşların ve bekleyişlerin taşıyıcısı olmuş. Taştan, doğayı bir fon olarak değil, duygunun kendisi olarak ele alıyor. Dere, artık su değil; bir gözyaşı. Rüzgâr, artık hava değil; bir iç çekiş. Taşlar artık kaya değil; susulmuş cümlelerin mezar taşı... 

Şiirin dili yalın, ama bu yalınlık içinde gizli bir derinlik var. Her sözcük, başka bir yük taşıyor sırtında. Yükü yalnızlık olan kelimelerle örülmüş bir yol gibi ilerliyor şiir. Okur, o yolu yürürken sadece kelimelerle değil, kendi iç sesiyle de karşılaşıyor. Çünkü bu şiir, sadece Taştan’ın değil; her dargın sesin, her konuşamamış yüreğin şiiri. 

Mehmet Dostum, kalemine değil; yüreğine sağlık. Bu şiiri yazan el değil, susmayı bilen bir yürek olmuş. Ve o yürek, sadece Erzurum’un taşına değil, insanın içine de dokunmuş. “Sesin Dargınlığı” yalnız bir şiir değil; içe akan bir yol, suya düşen bir iz, zamana yazılmış bir sessizliktir.

25 Ocak 2025 Cumartesi

Esav'da Erzurumlu bir şair: Mehmet Taştan / Fevzi Budak







Ankara'da Esav'ın Cuma akşamı kültürel programlarının doyumsuz coşkusu devam ediyor. Bu haftaki programın konusu, 'kültürümüzde şiirin taşıyıcı rolü'ydü. Konuşmacı, Erzurum'un yetiştirdiği ve Erzurum'un kültür kodlarından ilham alan çok önemli şairlerimizden Mehmet Taştan'dı. Kendisi Erzurumludur ve Erzurum Lisesinden  öğrencim olur. Halen Ankara Adliyesinde cumhuriyet savcısıdır. Hukukçu kimliğinin ötesinde temayüz eden bir vasfı da Türk edebiyatında ve şiirinde önemli bir değerdir ve modern şiirimizin yaşayan büyük şairlerindendir. İlk şiir kitabı "İnsan Boşluğu" adıyla 20 yaşında iken okuyucuyla buluşur. İkinci ve üçüncü eserleri ise "Yağmur Islıyor Beni" ve "Bu Kapıdan" isimli dolgun ve olgun şiirlerinin yer aldığı şiir kitaplarıdır. Erzurum'un bir değeri, ancak biz Erzurumluların nedense az tanıdığı, ama edebiyat ve şiir dünyasının çok yakından bildiği ve şiirimizin bir gerçeği, şiir gecelerinin ve şiir şölenlerinin vazgeçilmez büyük bir şairidir. Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan.

Gecede Mehmet Taştan'ı ilgiyle, zevkle dinledik. Şairlerimizden alıntıladığı görkemli dizelerle ve dörtlüklerle şiirin doruklarında gezindik. Tüm dinleyicilerin pür dikkat kesildiği gecede akıcı üslûbu ve lirik okuyuşuyla bir kez daha şiirin hazzını yaşadık, şiirin doyumuna ulaştık. Kendine ait şiirleriyle Türk şiirinin ve güzel Türkçe'mizin tadına bir kez daha vardık. Büyük bir duygu selinin ve duygu yoğunluğunun yaşandığı muhteşem bir gece oldu hakikaten. Esav Başkanı sayın Veysel Karani Aksungur ve yönetim kurulu üyeleri Erzurum'un kültürel zenginliği adına güzelliklerin yaşanmasına zemin hazırlamaktalar. İki saate yakın süren unutulmaz bir gece oldu. Teşekkürler değerli şair savcım, teşekkürler Başkanımız Veysel Aksungur ve teşekkürler geceye ilgi gösteren tüm Erzurumlu hanımefendi ve beyefendi hemşerilerime. 

Programa bir iki şiirle katkıda bulundum. Başka hemşerilerimizin de çok güzel katkıları oldu. Geceye hep birlikte renk kattık. Erzurum kültürü ile hemhal olduk. Öğrencim olması ve az da olsa şiirden anlayan biri olmam nedeniyle bir değerlendirme yapılması istenildi benden. Alıntılarla Mehmet Taştan'ın edebi gücünü, şiir gücünü ve sanatının kudret ve yüksekliğini edebiyat ve kültürümüzün değerli hocalarının değerlendirmeleri üzerinden vermeye çalıştım. Atatürk Üniversitesi'nde uzun yıllar hizmet eden, önemli eserler veren yakın dostum ve büyüğüm sayın Prof. Dr. Saim Saka Hocamız şöyle diyor: "Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı ve zengin kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren, mısraların kelime taşlarını yerli yerine oturtan Taştan; inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir." Öyle de oldu değerli Saim Hocam. "Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Türkçeyi tarihi dokusuyla kullanma becerisine sahip bir şairdir" değerlendirmesi yapmakta Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan Hocamız.

Prof. Dr. Turgut Karabey Hocamız ise "Geleneğe dayanan modern şiirin günümüzdeki temsilcisi ve milli bir şair" diyor Taştan için. Bir başka Hocamız da "Taştan zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmakta" gibi edebi şiirsel değerlendirmelerde bulunmakta...

Mehmet Taştan şiirin yanı sıra edebiyat ve şiir üzerine makaleler kaleme almakta. Başka dile çevrilemeyen, ama her lisanda anlaşılan dil diyor şiir için. Şiir dolgu mısralara dargındır, kelimeleri slogan olarak kullanmayı sevmez diyor. Şiir manzume değil diyor. Değerlerden beslenmeyen şiir betona dikilen çiçek gibidir diyor. Bu durumda çiçeğin akıbeti çürümektir. Şair ise içinde yaşadığı toplumun değerleriyle beslenen, ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir aydındır diyor. Şair içinde bulunduğu nehri yani toplumsal değer ve yargıları kirleten değil, onları rafine etmenin derdinde olan kimsedir diyor. Şair kendisiyle, toplumuyla ve değerleriyle barışık insandır. Şair günün tanıdığı, geçmişin hafızası ve geleceğin kültür taşıcısıdır" gibi kendine özgü edebi ifadeler ve tanımlamalarda bulunmakta.

Erzurum üzerine yazılan şiir halkasına beğeniyle okuduğum "Erzurum" isimli şiiriyle altın bir halka daha ekleyen 64 mısradan oluşan lirik şiirden birkaç mısra paylaşarak şiirimizin büyük değeri sayın Mehmet Taştan'ı anlamlı sunumu ve nefis şiirleri nedeniyle sevgilerimle tebrik ediyorum.

Uykuda soğuk almış buzlardan rüya şehir,
Yaylanın kucağında esneyen hülya şehir.
............. 

Palandöken Dağı'nda şaha kalkmış kıratın,
Sen çilekeş anası ilim akan Fırat’ın
............

Bakırcı çarşında şaklayan şehri diyar,
Karlı alın yazında buzdan avizeler var.
Görse Umudum Baba, kaybolurdu umudu, 
Neden çeşmeler durdu, şadırvanlar kurudu.
Selçuklu diyarına kimlerin ahı değdi,
Senin mağrur başını kimler önüne eğdi.
Söyle dağları sarssın duada kesik başlar,
Kutlu barı yeniden tarih kılsın dadaşlar.


(*) Bu yazı, 26/01/2025 tarihinde  Fevzi Budak Hocamın facebook sayfasında paylaşılmış, akabinde altı ayrı haber portalında yayınlanmıştır.

21 Ocak 2025 Salı

Şiiri için ne dediler?

Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı bir kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren Taştan, inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir. Mısraların kelime taşları yerlerine öylesine güzel oturtulmuş ki onları yerlerinden oynatmak mümkün değil. (Prof. Dr. Saim Sakaoğlu)

Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan. (Fevzi Budak)

Şair sizi öyle bir şiir deryasının içine sürüklüyor ki, her vadide ayrı bir heyecan, ayrı bir insanlık dersi, ayrı bir insanî zaaf ve korkuyla yüzleşiyorsunuz (Hikmet Gülay)

Şiirin nazari yönüyle de ilgilenen cins bir kafa. Geleneğe dayanan modern şiirin temsilcisi... Milli şairlerimizden biri... Fasih, selis ve lirik şiir üslubuna sahip bir şair... (Prof. Dr. Turgut Karabey)

Mehmet Taştan şiirleri, geçmişle bugünü harmanlayan, debisi derin, deltası geniş bir şiirdir. Şiirin sihrini, güzelliğini örten örtüyü kaldırır, güçlü dizeleriyle yüreğimize bir nakış gibi işler. Onun şiirini okurken, bir duygu depremi yaşarsınız. (Veysel Gültaş)

Mehmet Taştan, zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla çağdaş Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmaktadır. (Prof. Dr. Orhan Kemal Tavukçu)

İyi ki o kapıdan içeri girmişim. Taştan’ın şiirlerinin büyülü dünyasında kaybolmuşum. (Özen Şafak)

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri, duygu derinliği ve imgelerin zarafetiyle yüreklere dokunan eşsiz bir eser. Kaleme alınan bu şiir, aşkın ve hayranlığın en saf haliyle ifade bulduğu dizeleriyle, okuyan herkesi bir an için durdurup derin bir iç yolculuğuna davet ediyor. (Önder Ataseven)


‘Kelimelerin büyücüsü’  tanımlamasını şair kimliğine çok yakıştırdığım örnek şahsiyet…  (Sevgi Orhan Hazar)

Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Onun Türkçe’yi tarihî dokusuyla kullanma becerisi ve dünya edebiyatı konusundaki birikimini şiirinin hayal dokusuna taşıma kabiliyeti, bu orijinal kimliğinin iki önemli yönünü ortaya koymaktadır. (Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan)

Hukuk camiasının en güçlü şairlerinden…  Şiirlerini okumaktan büyük keyif aldığım bir usta (Haluk Sonuzun)

Mükemmel, asla eskimez ve yüzyıllar sonrasına ulaşır duruyor. (Ferşat Aydın)

Şiirlerinde yalnız duygu zenginliği değil, derin bir kültür ve medeniyet birikimi okunan biri... (Suat Türkay)

Değerli Taştan, "Hayat" şiirinizi kızım siteden çekip getirdi. Haddimi aşarak olağanüstü bir şiir dersem sizi ikna etmiş olur muyum, bilemiyorum? Bu güzelliğe şapka çıkarılır. Dil hâkimiyetiniz her zamanki gibi mükemmel. Sizin bu şiirlerinizin sınırlarımızı aşacağına inanıyorum. (Rafet Öztürk)

19 Ocak 2025 Pazar

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri / Önder Ataseven

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri, duygu derinliği ve imgelerin zarafetiyle yüreklere dokunan eşsiz bir eser. Kaleme alınan bu şiir, aşkın ve hayranlığın en saf haliyle ifade bulduğu dizeleriyle, okuyan herkesi bir an için durdurup derin bir iç yolculuğuna davet ediyor. “Bakma öyle ne olur taht yıkılır, tuğ yanar / Gülme, öyle gülersen gözlerinde çağ yanar!” mısralarıyla başlayan şiir, sevgilinin bakışlarındaki büyüleyici etkiyi, çağlayan bir ateşle özdeşleştirerek adeta bir tablo çiziyor. Taştan’ın kelimeleri, sadeliğin içinde saklı bir coşku ve yoğun bir duygusallık barındırıyor; her bir dize, okurun kalbinde yankılanan bir melodi gibi.

Şiirin seslendirmesi ise, bu dizelerin ruhunu bir kat daha yükseltiyor. Mehmet Taştan’ın sesindeki samimiyet ve içtenlik, sözcüklerin taşıdığı duyguyu dinleyiciye doğrudan ulaştırıyor. Her bir mısra, onun vurgularıyla adeta can buluyor; sevgilinin gözlerindeki çağlayan ateş, dinleyenin yüreğinde hissedilir bir sıcaklığa dönüşüyor. Ses tonundaki zarif dalgalanmalar, şiirin hem hüzünlü hem de tutkulu ruhunu mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Bu seslendirme, sadece bir okuma değil, aynı zamanda bir duygu aktarımı; dinleyiciyi şiirin dünyasına çekip orada tutan bir sanat performansı.

“Gözlerinde Çağ Yanar”, Mehmet Taştan’ın poetik yetkinliğinin ve duygusal derinliğinin bir yansıması. Bu şiir, sadece bir aşk ilanı değil, aynı zamanda insan ruhunun en ince tellerine dokunan bir sanat eseri. Taştan’ın kaleminden dökülen bu dizeler ve sesiyle hayat bulan yorumu, edebiyatseverlerin gönlünde uzun yıllar yankılanacak bir iz bırakıyor. Böylesine içten, böylesine etkileyici bir eseri bizlere sunduğu için Mehmet Taştan’a teşekkür borçluyuz; çünkü onun sözleri ve sesi, kalplerde çağlayan bir ateş gibi parlamaya devam edecek.

11 Temmuz 2022 Pazartesi

Bu Kapıdan Yansıyanlar / Özen Şafak

Bazen hayat denk getirir. 
Bir kitaba öylesine bakmak için uzanıverirsiniz. 
Ve kapağındaki aralık kapıdan usulca içeri süzülürsünüz benim gibi… 

Kitaba ismini veren “Bu Kapıdan” şiirindeki kapı imgesi insan zihnini allak bullak ediyor. Kapıdan geçip ulaşacağınız dünyanın heyecanı sarıyor benliğinizi…
            “Yer mi kayıyor yoksa zaman mı savruluyor?
              Daha kaç yıl sürecek bu dinmeyen fırtına?” 

Sevdaya dair şiirler zarafetle dizayn edilmiş. Süslü cümleler değil, gerçek aşkı gören dizelere, ayrılığın görkemli diline, hüznüne  bağlanıp müptelası oluyorsunuz:
             “Bu şehir, bu deniz, bu koku, bu ten
             Seni ilk gördüğüm güne benziyor.” 

Erzurum şiiriyle salt bir kenti değil, doğduğu, yaşadığı kentini, karlı dağların kuşattığı kentini, tarihinden töresine, sevgisinden saygısına, maneviyatına tüm görkemiyle anlatıyor.
            “Seni ancak seninle ömür tüketen anlar”
diyerek de sadece o topraklara değenlere özel kılıyor. 

Anne şiiriyle tüm annelerin sahip olmak isteyeceği bir evlattır.
            “Dumanlı başında gam…
             Ve alnında soylu nur,”
Bir anne bundan öte nasıl anlatılır ki… 

            “Bir ömür tüketip camın önünde,
             Hayatı seyirlik sanıyor perde.”
Sanki hepimizin bu dünyada bir perde olduğunu yüzümüze vuruyor. Bizim dışımızdaki dünyayı seyre daldığımızı tesir edemediğimizi zaten istesek de tesir edemeyeceğimizi, bir perde gibi bağlı olduğumuzu, olduğumuz yerden uzaklaşamayacağımızı anlatıyor bize.

Son dönem şiirlerinde ise bir dönüşüm, değişim yeni bir boyut olduğunu görüyoruz...Şiiri kim yazsın? Yağmuru izleyenler değil elini ateşe sokanlar yazsın. Kendisi ile yüzleşmekten kaçmayanlar yazsın sözüne nazire yapar gibi...
            “Derviş sandıklarımız bezirgân çıktı
             Üzeyir tut elimden sizin ele gidelim” diyor.  

Şiir bazen seni sarsıp kendine getirmeli, masal anlatmak yerine ayna tutmalı. Bunca acının yaşandığı yer yüzünde inandıklarımız hızla özünden kopup   değişiyor, can acıtıyor. Onun için "Sıradan Acılar" şiirinde; 
            “Bu nasıl bir insanlık, bu nasıl bir dünyadır?
             Birinin kahkahası, ötekine tufandır!” diyor.

Son dönem şiirleri ile günümüz yaşamını, yaşanmışlıklarını, çelişkilerini anlatarak toplumun haline ses veren şair, elini taşın altına koyuyor, çağıyla yüzleşiyor. 

Keyifle okuduğum pek çok şiir. Ruhuma tercüman olan pek çok şiir. İyi ki o kapıdan içeri girmişim. Taştan’ın şiirlerinin büyülü dünyasında kaybolmuşum.

11 Haziran 2020 Perşembe

Bu Kapıdan Geçince / Hikmet Gülay

İnsan nasıl bir dünyadır. Nasıl yazılır, nasıl çözülür. İnsanın dünyasına nerede girilir, hangi yollardan geçilir ve o dünyanın neresinde durulur. Hangi yasaklar önümüzü keser ve hangi serbestlikler vizesiz geçiş verir gönül dünyasına. İşte bunların tek bir geçiş yeri vardır dünyamızda; kapı, evet bildiğimiz herhangi bir kapı. Peki insanın dünyasına hangi kapıdan girersek daha rahat bir yolculuk yapabiliriz.

Zannediyorum ki hukukçu şair Mehmet Taştan “Bu kapıdan” adlı şiir kitabında bize o kapıyı gösteriyor. Şair şiirle başladığı yolculukta daha 20 yaşındayken(1987) “İnsan Boşluğu” isimli kitabını yayınlamış ve o genç yaşta şiirin gizeminde insanın boşluğunu aramıştır. Bunun ardından uzun bir aradan sonra kendine gelip yeni şiir kitabını yayınlayabilmesi için yağmurların onu ıslaması ve kendine getirmesi gerekmiştir “Yağmur Islıyor Beni”(2009)
Şair “Bu Kapıdan” isimli üçüncü kitabında bize şiirlerinin ve gönlünün dünyasına giriş yolunu göstermiştir. Onun dünyasına ancak onun gösterdiği yoldan ve onun kapısından girmemiz mümkündür.  Ama bu kapı bildiğimiz sıradan kapılardan değildir. Bu kapının ardında şairin gönlünü yansıtan büyük ve engin bir dünya vardır.

Bu kapıdan, şairin kapısından girin ve kendinizi onun mihmandarlığına bırakın. Girişten itibaren kendinizi bir şiir pınarında buluyor, kimi zaman tarihin bir dönemecinde Fizan’a gidiyor, Babil’e uğruyorsunuz, kimi zaman orta Asya bozkırlarından yola çıkıp Karabağ da konaklıyorsunuz. Kimi zaman ananızın ak sütünden süzülüp babanızın otağında dinleniyorsunuz. Kimi zaman sevgilinin saçlarıyla savruluyor, onun hüznüyle doluyorsunuz. Velhasıl tarih, sevgi ve muhabbet pınarlarından akıp mükemmel bir şiir denizine ulaşıyorsunuz.

Şair, kitabının girişinde: “Şair, düşün en büyük gerçeklik olduğunu söyleyenlerin değil, gerçeklikten büyük düş olmadığını bilenlerin işidir. Şairin payına düşen de, o sırrın rüyasını görmek ve onu söylemektir.” Diyerek bizi nereden alıp nerelere götüreceğinin ipucunu verirken, bir yerde de: “Şiir az sözle çok şey söyleme sanatıdır” diyerek bizi gereksiz maceralara sürüklemeyeceğini sözün özünde bizi dinlendireceğini söylemiştir.

“Bu kapıdan” girdiğinizde:
        Bir kapı kapanmadan öbürü açılmazmış
        Bütün kapılar sana çıkıyorsa neyleyim
        Çemşit olup şaraba ülfet etmedim ama
        Sarhoşluk gelip benle içiyor bu kapıdan.

Diyor ve okuyucularına kapıları ardına kadar açıyor ve  devamla diyor ki “Başaklar erdemle eğilir”
        Her insanın ay gibi karanlık bir sinesi,
        Henüz öğrenmediği bir hayat dersi vardır.
        İnsan dilinde saklı, kader dilin ucunda
        Düşlerle harelenen gönül bahçesi bir de…

Şair sizi öyle bir şiir deryasının içine doğru sürüklüyor ki, her vadide ayrı bir heyecan, ayrı bir insanlık dersi, ayrı bir insani zaaf ve korkuyla yüzleşiyorsunuz
        “Yaşlanıyorum diye kapılırsın telaşa
        Zamanı bir su gibi çilersin ellerinle”

Sonra tekrar tarihin ulvi derinliğine yelken açıyor,  gurur ve hüznü aynı mısralarda işleyerek yüreğimize ta derinden dokunuyor:
        “Ey barış elçileri, geçtiğiniz yerlerde
        Her sahra Selimiye, her dağ minare olur
        Plevne’de yüreği patlayan ulu çınar,
        Mazlumların kalbine inen biçare olur.”

Hayatın her yanına yetişme arzusu ve hayatın kendi içinde taşıdığı çelişkileri, bu badirede kalmış insanoğlunu ne güzel anlatıyor:
        “Koyu akıyor zaman
        Bir yanım kan denizi

        Öbür yanım hayatla saklambaç oynamakta
        Perdenin ardına saklanan rüzgar
        Çık dışarı, gördüm seni”

Şair “Bana Hayal Getirin” derken,  tarihin, fiziğin, aşkın, müziğin koridorlarına öyle bir dalış yapıyor ki adeta sersemliyor ve kendinizi o akışa bırakarak nereye varırsa oraya gitmek istiyorsunuz. Zira şiir ırmağının her dönemecinde sizi yeni bir şeyin karşılıyor olması, her an yeni sürprizler beklemenize neden oluyor. Bu da şiirin içinde yeni keşifler ve yeni güzelliklerle karşılaşma keyfini yaşama isteği oluşturuyor. Aynı zamanda da şairin sonsuz enginlikteki ruh yapısı sizi alıp sürüklüyor.
        Bana hayal getirin
        Faran dağlarında doğan Faraklit
        Cebir olsun, Newton olsun içinde
        Fuzuli’den kasideler bulunsun
        Hafız olsun, Puşkin olsun
        Ofelya, Leyla olsun.
        Güldesteler getirin.

Sonra zaten şiirle ıslanmış ruhunuz aşk ve sevgi yağmuruyla bir daha ıslanıyor.
        Bir şiir mısra mısra kendini fısıldıyor
        Damla damla dökülen zarif bir kadın gibi
        Yağmur ıslıyor beni, beni yağmur ıslıyor
        Yumuşak hecelerle söylenen adın gibi
Şair “Sorma Beni” isimli şiirinde sevgiliye sitem ederken, “İşmar” şiirinde onsuz olamayacağını söylüyor. “Mahzun” şiirinde sevgiliye mahzun olma derken, “Gideceğim” diye sitem ediyor.

Sonra aşk sarhoşu şair doğada geziniyor, dağlarda, bağlarda ve yine biraz tarihte gezindikten sonra değişmez sevgi ve daimi sevgili anne’ye dair ruhundaki ezeli aşkı kağıda döküyor.

Bir sahabenin Hz. Muhammed’e “Kime iyilik edeyim?” diye üç kez “daha sonra kime” diye sorduğunda üçünde de: “annene” cevabını aldıktan sonra dördüncü de: “babana” cevabını aldığı gibi Mehmet Taştan da: “Ne Desem Anne”, “Adın Dilimde Anne”, “Anne” diye üç kez anne dedikten sonra bir kez de: “Ben Geldim Baba” diyerek sanki Peygamberimizin bu hadisine nazire yapmaktadır. Ve böylece aslında ruhunda yatan anne, baba, sevgili, tarih, şuur, tabiat duygularının hepsinin özünün o yüce yaratıcının yönlendirmesiyle oluştuğunu ifade etmektedir.

Tabii bunların yanında hayatın gerçekleri “Çocuk”, “Yaşlı Adam” gibi şiirlerden sonra memleket hasreti ve sevgisinin galebe çaldığı “Erzurum” şiiri devreye girmiştir.
Uykuda soğuk almış, buzlardan rüya şehir
Yaylanın kucağında esneyen hülya şehir.

Ve şair sanki bu güzel rüyanın, bu şiir ırmağının sonuna yaklaştığımızı şiirleriyle hissettirir. “İstasyon” şiiri:
        Itri’den bir beste siner raylara
        Ve başlar yolculuk dolunaylara

Sonra “Su”, “Nehir”, “Derya”, “Deniz” der. “Limanla Söyleşi”r. Ve bizi sonsuzluk denizine attıktan sonra, önce “Eylül” der. Ve en son bizi “Akşam Suları”nda kendi yalnızlığımıza terk eder gider. Ama giderken de aslında şiire yeni başladığımızı haykırarak belki de “bekleyin" diyerek gider. Gönlümüzde ve ruhumuzda tatlı nağmeler, karışık duygular, yarım kalmış bir lezzetle yeniden buluşmak üzere gider.

7 Haziran 2020 Pazar

Şair ve Şehre Dair / İsmail Topçuoğlu


 Hiç hemşehrici, kavmiyetçi olmadım ama kıyısından köşesinden akrabalıkların, yücelerdeki o şehirden, saflık ve güzellik sembolü o nahiyeden hemşehriliğin, beni gururlandırdığı adam…
 Okumayı sevdiğiniz şairler vardır, dinlemeyi sevdiğimiz şiirler… Ama kaç şairi kendi sesinden dinlemeyi seversiniz…
 Israr ederim, Mehmet Taştan şiirlerini kendi sesinden dinleyin. Leylak mevsimlerini mürekkep mürekkep okumanın tadı bir yana, mavi bir çağlayanın rapsodilerini duyacaksınız. Bir kapıdan değil, bu kapıdan gireceksiniz.
 30 yılı 3 yıl geçmiş tanıyalı Taştan’ı… Dikkat ettim ondan bahsederken hep isim ve soyismini birlikte kullanıyorum. Oysa samimi bulmam yerli yersiz soyisimli hitapları. Belki soyisim alalı 100 yıl olmamış bir Anadolulu olduğumdan, bu satırlar da bu yüzden çıktı. Belki başka satırlara bir önsöz. Ne güzel oldu Mehmet Taştan’ la başlamak… Bugün Erzurum şehri üzerine bir yazısını okuyunca üstadın, fark ettim, ince bir düşündüm. Anladım ki kendisini tanımadığım, Anne sıcaklığına ait varidattan annemin babası … Büyük dedem… Aile gururlarımızdan Taştan dedem….
 Üstadın soy ismini adı gibi sevmişim. Kendi vakur, yüreği mert şahsiyetinden, kalemi Erzurum suları gibi berrak, gökyüzü kokan şiirlerinden... Dede özlemi, dede sevgisi gibi sıcak, azametli, mağrur, hürmetli ve ebedi dostluğundan sevmişim Taştan’ı
  Şiirleri kıtalar aşmış, bir mısradaki bir kelimeyi bulmak için pervaneler gibi kâinatı arşınlayan şairler kaldı mı bilmem ama üstadın bir öykü yazayım dediği bir anda günlerce asil bir araba alameti farikası aradığını bilirim, çocuğa isim koyar gibi önerdiğim markanın kullanılmasından gurur duyarım.    
  Mehmet Taştan’ ı okuyun ısrar ederim, gözlerinizin önünde çağ yanacak...
  Beyaz ruhların beyaz rüyaların şehri Erzurum’un büyük şairi Sırrı Akatay’ın,

  “Bir şehir var yaylada teey yücelerde 
  Karlı dağlara sırtını 
  Gönlünü bir garip sevdaya vermiş…
  Uçan kuşları hürriyet dermiş” dediği şehir için Taştan üstad

  “…Senin Beyti Ali den ruh veren oymağın var 
  Horasan Semerkant’a hükmeden otağın var” diyor…
 Yine bugün Taştan’ı  düşünürken anladım, buğulandım ve gururlandım ki Erzurum ırmağı ummana ulaşmış, eski zaman dostluklarının, musahipliklerinin vakar ve gururunun sıcaklığını aynen taşıyarak

Mehmet Taştan’ı okuyun ısrar ederim büyük ve serhat bir şehirden, dünya sınırlarına sığmayan şiirlerden geçeceksiniz.
Sen çok yaşa aziz dostum hemşehrim meslektaşım Mehmet Taştan.

8 Haziran 2016 Çarşamba

İki Cihan Arasında Bir Güzel Şiir / Murat Doğanay

  Edebiyatçı/Yazar Beşir Ayvazoğlu 'Eve Dönen Şair' adlı biyografik bir eserinde, Üstat Yahya Kemal'i başta şiir/sanat anlayışı olmak üzere yazar, siyasetçi, diplomat kimlikleri ve özel hayatının bütün yönleriyle dört başı mâmur bir şekilde anlatır. Kitaba ad veren tanımlama ise aslında Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait olup, Yahya Kemal'in klasik edebiyat üzerinden yeni bir ses arayışına dair kanaatini belirttiği, "Filhakika o, kaçış kapıları arayan değil, eve dönen adamdır" sözünden gelir. 1903 yılında ülkesinden nefret ederek dönmemecesine kaçan şair, 1912 yılında o yurda tarihinin ve coğrafyasının geleneğini milli benliğin harcıyla yeniden inşaya inanmış bir adam olarak döner.

 Bazılarınca, aslında o dağdağalı dönemde, şairin dönebileceği ne hane vardır, ne bir ocak tütmektedir. Millet darbe üstüne darbeyle sarsılmakta, memleket parçalanmakta medeniyetimizin viran bağında baykuşlar tünemektedir.

  Ortada ister ev kalmış olsun, ister yıkılmış konağın kilit taşı; bir toprağın, bir milleti bin yılda yarattığını bilen üstat, geleneği küçümsemeden, geçmişe hücum etmeden, müktesebatımızı yeni bir ruh ile işleme çabasındadır. Bu mefkureye ilişkin Ziya Gökalp'in "Harabîsin, harabâtî değilsin / Kökün mâzidedir, âtî değilsin!" eleştirisine: "Ne harabî, ne harabâtîyim / Kökü mâzide olan âtîyim!" cevabı, umut ve endişesini gelenekten, kadim sözden alan anlayışını, daha da ötesi bu bilinçle yine ve yeniden üretme inancını gösterir.
  Mehmet Taştan'ın yeni şiir kitabı Bu Kapıdan'ı elime aldığımda aklıma 'Eve Dönen Şair' metaforunun gelmesi tesadüf olmasa gerek.
  "Yer mi kayıyor yoksa zaman mı savruluyor?
  Daha kaç yıl sürecek bu dinmeyen fırtına?
  Şu karanlık geceyi anlamlı kılan yıldız,
  Kendini de yakarak göçüyor bu kapıdan." diyor ya Taştan, elhak eve varılmış, O Kapı'nın kulpundan bir kez daha tutulmuştur. Ancak o evi bulan ve kapıyı tutanlar için de bahara daha çok zaman, reyyana ulaşmak için uzun bir yol vardır.

  Şirin ebatta ve mutedil oylumlu kitap, şairin 1985-2015 yıllarında yazdıkları arasından seçilmiş yüz şiirden oluşuyor; her biri yıllara yayılmış titiz bir çalışmanın, uzun bir okuma/yazma serüveninin mahsulü, bir güzel adamdan zarfı da mazrufu da güzel, müstesna dizeler içeriyor. Ancak, asla malumatfuruşluk izlenim ve iddiasında olmayan bu şiirden yeterli tadı almak, dahası bu şiirin zevkine varmak için en başta Şi'ri Kadim'den günümüze nazım birikimini, tarihi, coğrafyayı ve bu toprağa ait yaşanmışlıkları bilmek gerekiyor kanaatindeyim.
  Eser, gerek şiirinde mündemiç hayatı ve gerekse inşâ ve inşâdına âşinâ olduğum poetikasıyla öylesine uyumlu ki. Tam da evinin kapısında dururken, sık sık gökyüzüne bakan, elini siper edip derin tarih bilgisiyle ufku tarayan şairdir Taştan.

   O ufuktan yaralı Karabağ, tutsak Urumçi, kadersiz Filistin, bahtı kırık Kerbela, kanlar içinde Necef, aldatılan Truva, kaybedilmiş Endülüs, kumlardan fısıldayan İsfahan, daha nice hüzünlü yurt köşesi görünür. Ve bütün bu yaralı coğrafya, bunca burukluk içinde bizi kabul edecek biricik sılamız şiire, yani Fizan'a götürür.

   Mehmet Taştan'ın şiiri, hanenin öz evlatlarından bir oğulun mâzisine inkâr ya da kutsama uçlarına savrulmaksızın başka menzillere, başka alemlere yol temrinleridir. Bu şiirin içinden en başta Erzurum geçer. Tanpınar'ın "Büyük anneannemin masallarıyla Kerem'den, Yunus'tan okuduğu beyitlerle, bana öğretmeye çalıştığı yıldız adlarıyla muhayyilemde büyülü hatırası hala pırıl pırıl tutuşur” dediği; piri mugan toprak insanını "Soyunun sopunun içinde mesut bir Kitabı Mukaddes ihtiyarı" olarak târiflediği kent Erzurum. Erzurum ki baba ocağıdır. Bu şehrin ezberiyle büyünmüştür ve şairin dimağını tâ çocukluktan Mârifetname'nin (z)engin bilgi ve hikmeti mayalamıştır. Anadolu'da yerli bir atmosferde nefes alarak boy atan çocuk Hazreti Ali Cenkleri ile mertliği, Mârifetname ile ayakları yerde düş kurmayı öğrenir.


  Taştan'ın şiirlerinde serapa görülen teşbihlerde, istiarelerde, eğretilemelerde, kelimelerin çağrışım gücünde, hatta imgelerde bu şehrin ve o kitabın göz izi vardır. Bundandır en kıymetli olanın, sevgilinin güzelliği de şehre naziredir. Yâre yollanan mendillerde, işmarlarda İbrahim Hakkı zarafetinin tedrisi vardır. Hele karşınızda Palandöken'in silueti tüm gizem ve heybetiyle duruyor ise, değil Kaf Dağı'na inanmamak, masal atına binip yola revan olmamak divaneliktir.

     Yine haneden görülen o ufukta Ebu Talipoğlu Ali ile Zaloğlu Rüstem, Elsa ile Leyla, Adem ile Zeus, Hüseyin ile Cemşid, Şirin ile Mathilda, Fuzuli ile Puşkin hayâl ötesi bir dünyada, güller ülkesinde hayat bulur. Meğer ki bu kavuşmada epope'den çağdaş lirizme yeni bir dil yaratma çabası, gücünü zevk-i selimden neşet eden gelenekten alır. Örneğin, Babil şiirinde, antikiteden günümüze uzanan bir dekor ve tarih döngüsünde, aslolan insanın hüsran değişmezliğidir.

Hangi asma bahçesi dayanır bu tufana?
Ninova bir kâbustan artakalan düş şimdi.
Hüzün kuşları konmuş vaktin göz uçlarına,
Necef kanlar içinde acı bir gülüş şimdi.

Düştü kayıp gezegen servinin saçlarına,
Yetim bir çocuk kaldı Samara'dan yarına,
Hüzzam sular çağlarken nihavent diyarına,
Kerbela yollarında Hüseyin ölmüş şimdi.

Kalbini gözyaşıyla nehre çevirdi Basra,
Hülagu, hangi atla çıkıp geldi bu asra?
Fuzuli'nin kaside yazdığı şirin kasra,
Vezinsiz bir şekilde kezzap dökülmüş şimdi.

Bağdat yanlış hesapla boğuşan bir düş şimdi,
Kerkük kanlar içinde acı bir gülüş şimdi,
Mezarında Numan'ın boynu bükülmüş şimdi,
Irak yerde Babil'in kalbi sökülmüş şimdi!

Mallarmé "Şiir kelimelerle yazılır, duygularla ve düşüncelerle değil." sözü nasıl bir gerçeği ifade etmektedir ki, evet modern zamanlarla birlikte şiir gelmiş ve kelime'ye dayanmıştır. Ancak şiirin anlam, düşünce, bilinç ve duyuştan münezzeh olmadığının farkında olan Taştan, kelime seçiminde ve mısraya yerleştirilmesinde bir sarraf dikkatiyle davranır.


Kuşkusuz beğendiği, etkilendiği selefleri gibi Mehmet Taştan da mükemmel şiirin peşindedir. Mükemmelliğe, anlamı tastamam karşılayan kelimenin titizlikle seçimiyle birlikte, has şiire, biçim ve özü ayırmadan ölçü, kafiye ve müzikalitenin sağladığı yekpare ahenkle ulaşılabileceğini düşünür.

Var oluşun bir trajedisi olarak, yer yüzünde insan olmanın ıstırabını duyan ve bu acıyı duyurma kaygısında olan şairin kuşkusuz bir hayat duruşu, felsefesi ve değerler sistemi vardır. Bu bilinç bağlamında, bir 'üst söz' olan şiirin cevherini zedelememe özeniyle, vaaz etmeden, propaganda yapmadan, sanat ve hayatı yoğuran simya ile söyler diyeceğini:
" Koyu akıyor zaman;
Bir yanım kan denizi
Öbür yanım hayatla saklambaç oynamakta;
Perdenin ardına saklanan rüzgâr,
Çık dışarı, gördüm seni.?"

Yalnız samimiyet değil, o samimilikten sahih bir ruh biçimlendirme gayretiyle söyler üstelik. Bunun içindir ki, O'nun dizelerinde sanatın sanat için mi, toplum için mi, insan için mi ya da salt estetik için mi olduğuna dair tekçi yaklaşım iddialarının zemini yiter.

  Taştan'ın Şiiri, "melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz" diyen Ahmet Haşim duyarlılığı ile aynı kumaştan dokunmuştur. Sanat tutumunda, ıstırapları, sevinçleri, emelleri, hasretleri olmayanların şair olamayacaklarını bilir ve şiirini değeri kaybolmayacak söz, modası geçmeyecek tema, her dem taze aşk ile Anadolu'dan Maveraünnehir'e akıtmaya çabalar.

"Susarsan yağmur yağar, konuşursan gül açar", "Islak, yaralı bir kuş yüzüne konmuş gibi", "Söyle çocuk, kim dokundu kalbine/Gördüğün rüyaya kimler uğradı?", "Ali derken, Hayber'i görür gibi oluşun...","Sen geçersin içinden yıllar susar, çağ yanar/Gözlerinde tutuşan mavi bir çerağ yanar", "Çıkalım suların kerevetine,/Sen Murat nehrine çağla içimde," ve daha yüzlerce mısrada ahenk ve anlam bütünlüğünü sağlamada tabii ve külfetsiz söyleyişi yakalamış söz ustasıdır Mehmet Taştan.

Evet, insanlar geride bıraktıkları kadar kalırlar derler. Var oldukça şiiri, var olur şair. Hacı Bayram-ı Veli'nin: "Çalab'ım bir şâr yaratmış / İki cihan âresinde / Bakıcak didar görünür / Ol şârın kenâresinde" dediği üzere, Mehmet Taştan'ın şiirinde salt söz oyunlarının sergilendiği bir maharet gösterisi aramak günümüz Türk Şiirinin çıkmaz sokaklarına götürür. Oysa; Çalab'ı, şehri, zamanı ve zamansızlığı, mekanı ve mekansızlığı, zâhiri ve bâtını anlamak için her pâre taşına gönül gözüyle bakmak gerekir ki, o duvarda taş ve toprak olma bilincine erişilsin.

Eşdeğer güzellik ve kalitede yüz inci arasından birini seçmek zorunda kalındığında yapılması gerekeni yapıyor ve muhayyer bir teklifle sizi Mehmet Taştan okumaya davet ediyorum.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Yağmurla Islanan Kitap / Fahrettin Alişar

            Müstakil olarak yayınlandıkları her yerde büyük beğeni toplayan ve derin izler bırakan Mehmet Taştan’ın şiirleri “Yağmur Islıyor Beni” adıyla nihayet kitaplaştı ve okuyucularıyla buluştu. 22 yıllık bir aradan sonra gelen bu kitap, Taştan’ın yalnız şiir ve dil konusundaki yetkinliğinin değil, kültürel derinliğinin de açık izlerini taşıyor.

Duyguyla-düşüncenin, gözlemle-hissin, tarihle-güncelin, masalla-mitolojinin, yerelle-evrenselin iç içe girerek muhteşem armoniler oluşturduğu bu şiirleri okumak, tanımadığımız bir şehirde yürümek gibi bir his veriyor insana. Bir sonraki adımda neyle karşılaşacağınızı kestirmiyorsunuz. Sürekli sürprizlerle karşılaşıyorsunuz. Şairin gönlünü ıslatan yağmur her seferinde onu öylesine farklı bir ruh iklimine taşımış ki, her bir şiirde adeta birden fazla zamanın içinden geçip, değişik kültürlerden fragmanlar sunuyor bize.
Örneğin, aşk şiiri olarak okumaya koyulduğumuz “Yağmur Islıyor Beni” adlı şiirin üçüncü kıtasında sevgiliye hitap ederken;
O günahsız kadına, benim ilk taşı atan,
Parmakları doğrayan o şehlâ nigâh benim.
Suçluyum, bukağıya vurulmuş cinler kadar,
İnsanı yeryüzüne döndüren günah benim.
Diyerek her bir mısrada ayrı bir çağa ilişkin olguları resmediyor adeta. Nice ceylan gözlerin izleri var yüzünde / Navarin limanından alev alıyor deniz” mısralarında romantizmle tarihsel gerçekliği bütünleştirdiği Deniz şiirini, “Canına can katıldı, kanına kan damladı. / Senin ruhunda şimdi kimler yaşıyor deniz?” şeklindeki zengin çağrışımlı tespit ve sorularla bitiriyor.

Türk şairinin doğu-batı mukayese ve analizleri yapması yeni bir şey değil tabii. Ama Zecharia Sitchin’in “ilahiyat ile kozmolojiyi karıştırdılar” dediği Greklerin düştüğü hataya düşmeden, mitolojik öyküleri sterilize ederek şiirleştirmek, değişik toplumlara ait otantik unsurları birer fon olarak kullanmak Taştan’a özgü bir şey.
Lila şiirinde bulunan;
Mahmur baktı, helikon dağı devrildi birden,
İlham perileri de altında kaldı Lila.

Mısraları ya da Fizan şiirinde bulunan;
Ölüme yasak konmuş tapınak kapısında,
Can havliyle elime uzanan eldi Fizan.

Beyti, mitolojik öykülere ilişkin dikkat çekici örnekler olarak karşımıza çıkarken, Filistin dramını anlattığı şiirinde taa uzaklara giderek başka bir çaresizliği emsalleştiriyor ve sanki bir şeylerin paralelliğini koyuyor önümüze:
Koyu akıyor zaman;
Ay derdest edilmiş gurbet ellerde
Sanki benzi solmuş grinin bile
Yavrusuna tutkun bir anne gibi
Telaşla kalkıyor Kızılderili
Kurtarmak üzere kötü ruhlardan
Dans ediyor ölümle…

Biçim ve içerik olarak büyük bir zenginlikle ördüğü şiirlerinde, halk söyleyişini tercih ettiği “adını gizli tut” şiirinde; “Saçının telini bez niyetine / Dilek ağacına bağla içimde” mısralarıyla ağaçlara bez bağlama alışkanlığımızı soft bir ironiyle şiirleştiriyor.

Vazoda susuzluktan solmuş ayçiçekleri,
Son akşam yemeğinde dil döküyor havari,

Mısralarında Van Gogh ve La Vinci gibi batılı ressamlara atıfta bulunan şair,
Kokusuyla aklımı, başımdan aldı Lila,
Her suya farklı düşen ebruya çaldı Lila.
Beytiyle de doğu kültüründeki karşılığını veriyor adeta.

Şiirdeki form ve konu ayrımlarına göre yapılmış parselasyonlara itibar etmeden aruzun sesini duyarak heceyi ve serbest vezni kullanan şair, Şadiye isimli bir köy kızını şiirine konu edebildiği gibi okyanusta can veren kayıp adanın kuşlarını, insan tuvalinde şiirleştirebiliyor. Kahramanlarını daha çok sıradan, bilinmeyen ama sosyal ya da tarihsel karşılığı olan isimlerden seçen şair, Başka Bir Elsa, Esved, Tamara, İklima gibi şahsiyetleri anlattığı birbirinden güzel şiirlerle hem onları bilinmezliğin esaretinden kurtarıyor, hem de kültürel zenginliğimizin çok zamandır adım atılamayan karanlık noktalarına ışık tutuyor..

“Dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür” mısraıyla başlayıp “Latife de latif gerek gülesin” diye biten atasözü şiirinde karşımıza bir derviş kılığında çıkan şair, “Hüzzam sular çağlarken nihavent diyarına / Kerbela yollarında Hüseyin ölmüş şimdi” mısralarında daha şümullü bir tarihsel söyleyişe sahiptir. Ya da “Cezayir vücudumda Fransız askerleri, / Her parmağım bir Maraş, yüreğim şahan olur” beytinde ait olduğu milletin cismanileşmiş şeklidir sanki şairin dili.

Şiirimizin yapısal dönüşüm sürecini yine şiir diliyle sorgulayıp, “Tanzimat fermanında kaybettiği veznini, / Arka sokaklardaki sözde arayan şiir” şeklinde tasniflere yer veren şair, Fransız ihtilali ve Boston çay partisi gibi evrensel değer kazanmış örneklerle şiirin işlev zenginliğine işaret etmektedir:
Denizleri demleyen direniş gravürü,
Fransız devriminde harbe katılan şiir.
Taştan’ın şiiri, birden fazla bestesi yapılmış şarkılar gibi değişik okumalara davetiye çıkaran, her bir mısraın yüklendiği derin anlamlar nedeniyle bunu mecbur kılan bir yapıya sahip. O yüzden Garipçiler hareketine “şiirsizleştirmenin şiiri” diyen Cemal Süreya’nın tanımlamasını ayraç olarak kullanıp onun şiirine “büyülü kelimelerin şiiri” demek mümkün. Bu yüzden olsa gerek, asırlar önce yedi askı şairlerinden Muğire için kullanılan “kelimelerin büyücüsü” lakabını okuyucuları şimdi onun için kullanıyor. Ama o büyülü şair, sevgilinin gözleri karşısında aman dileyecek kadar çaresizdir:
Bakma öyle ne olur taht yıkılır, tuğ yanar
Gülme, öyle gülersen gözlerinde çağ yanar!

13 Mayıs 2011 Cuma

“Yağmur Islıyor Beni” Üzerine / Levent Arıkan

 
“Yağmur Islıyor Beni” (Ekici Yay., Ank. 2009), şair Mehmet Taştan’ın ikinci şiir kitabı. Eserin dibacesinde, şairin şiir felsefesini özetleyen bir poetika yer alıyor. Poetik endişesini, estetik söyleyişe ve şiiriyete verdiği önemle ortaya koyan şair, içinde yaşadığı toplumun değerleriyle barışık bir aydın tipi çizer. Şiirin evrenselliğini mutlak anlamda yerel bir kökene dayandıran Taştan, kendi kaynaklarından beslenmeyen şiiri, betona dikilen çiçeğe benzetir. Esasen onun şairliğinin temelinde biraz da Erzurumlu olmanın verdiği özel donanım yatmaktadır. Her Erzurumlunun bir yönüyle şair olduğu gibi, Mehmet Taştan da bu hazır bulunuşluluk üzerine keyfiyetli bir dil, ses âhengi ve geniş bir kültürel zemin eklemiştir. Şairin şiirle ilgili kabulleri, “Şiir Kasidesi” adlı eserinde de ifade edilmiştir (s.26).

Mehmet Taştan’ın şiirlerine Fuzûlî’nin : “Merhem koyup onarma sinemde kanlı dağı / Söndürme öz elinle yandırdığın çerağı” beytiyle başlamaktadır. Böylece tasavvufî anlamda, sevgilinin ilgisini kesmediğini işaret eden bu duygu yoğunluğunu, Fuzûlî ile paylaşmaya hazır bir şairle karşı karşıya olduğumuzu hissederek başlıyoruz şiirlere…

Mehmet Taştan, gazel nazım şekli ile yazdığı şiirde Zeus’la Leyla’yı bir araya getirecek kadar geniş bir imaj dünyasına sahip. Onun şiirlerine sinen derin hüzün, bir sevgilinin kaybı ve hayata doymamış bir çocuğun acısını hissettirir : “Sen, duyulma korkusu yaşayan sır misali, / Bir yol bulup mehtaba kaybolup gidiyorsun / Ben serenat yaparken ay ışığı altında, / Dudakları kurumuş bu adam kim diyorsun.” … “ Başı döner ebenin, tutunamaz oyuna, / Ben kaybeden çocuğun bahtıyla üzülürüm. / Kanlı bir ihtilalde can veren ağaçlara, / Nazire olsun diye ben ayakta ölürüm.” (Yağmur Islıyor Beni, s.15,16)

Taştan’ın şiir coğrafyası, oldukça geniş ve zengin. Fizan’dan Babil’e, Ninova’dan Galiçya’ya, Necef’ten Bosna’ya kadar uzanan bir tarihî coğrafya’da dolaşır şair.

Şiirin coğrafyası gibi, şahıs kadrosu da dünya ölçeğindedir. Mehmet Taştan’ın şiirlerinde Faraklit’ten Fuzulî’ye, Hafız’dan Puşkin’e kadar zengin bir şahıs kadrosu yer alır. İslam coğrafyasının yetim ve kimsesizliğiyle, Osmanlı coğrafyasının mahzunluğu, onu derinden etkilemiştir.

Ne Desem Anne” şiirinde, farklı insanların yaşantılarıyla özdeşleşen bir ruh halini ortaya koyan şair, Filistinli bir anneyle bir Kızılderili’nin acısını aynı mısralarda buluşturur.

Bana göre Mehmet Taştan’ın en çok kullandığı kelime “düşmek” fiilidir. Bunu oyundan düşmek, hayattan düşmek gibi farklı bağlamlarda değerlendirmek mümkün.

Divan şiirinin imaj dünyasını, modern şiirin ifade gücünü ve halk şiirinin hiciv, taşlama üslubunu farklı şiirlerinde ustalıkla uygulayan şair, zaman zaman Necip Fazıl’dan Erdem Beyazıt’a, Fuzûlî’den Mehmet Akif’e usta şairlerin renk ve tınılarını yansıtır ve özellikle alıntılar, göndermeler ve telmihlerle şiirdeki ustalarını ve beğenilerini de ortaya koyar.

Mehmet Taştan’ın şiirlerinde rastladığımız bir iki teknik aksaklığa da değinmekte yarar var. “Tuna’nın takı Mostar” (s.35) mısraında, birbiriyle ilgisi olmayan farklı coğrafyalardaki Tuna ve Mostar bir aradaymış gibi zikrediliyor. “Yeleğinin gopçası yüreğime dikildi” (s.51) mısraı, zevksiz ve zorlama bir söyleyiş niteliğinde. Aynı şiirdeki : “Cıvıl cıvıl seslerin tiryakisiydim ama / Kafeste kuş tutmayı uğursuzluk sayardık” ifadelerinde de şahıs ve zaman uyumsuzluğu söz konusudur.

Şair Mehmet Taştan’ın şiirlerinde halk şiirinin ve bilhassa türkünün ayrı bir yeri var : “Turnalar, turnalar selam sizlere, / Yaprak alev ateş, dal pare pare, / Haydi gidin, gidin o yüksek yere, / Karanlık bu yere çöktü turnalar… (s.82)

Erzurum” şiirinde bir şehrin kültürel panaromasını yansıtan şairin, dörtlüklerle yazdığı birkaç kıtalık şiirlerinde, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dıranas ve Necip Fazıl Kısakürek’in etkileri hissedilir. Ancak Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Onun Türkçe’yi tarihî dokusuyla kullanma becerisi ve dünya edebiyatı konusundaki birikimini şiirinin hayal dokusuna taşıma kabiliyeti, bu orijinal kimliğinin iki önemli yönünü ortaya koymaktadır.