Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün
ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını
şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan
cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın
kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini
gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a,
Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti.
Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine
asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği
yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler
bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır”
sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.
Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da
1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne
sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti. 2007’de faaliyete
geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı
balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat
Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu
dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir
de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi
çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu
Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar
hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale
getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır
birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam
teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu
iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört
yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de
ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu. Yıllar bu
şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten
sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya
taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne
taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.”
Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine
döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola
düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk. Irmak,
Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…
Nizamiye
girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı
başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce
soğuk, yağmursa iyice artmıştı.
Önümüzde
yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,
izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar
yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni
yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a…
Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi
aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar…
Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına
yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer
kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke
bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara
aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim,
Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa…
Zihnim,
bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle
kendime geldim.
“Her
şey vatan için… Her şey vatan için”
Yaklaştıkça
gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni
takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca
gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü
kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle
yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı
kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu
cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her
ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o
kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden
her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde
tüten bir buhara dönüşüyordu.
Töreni izleyenler arasında, toplumun her
kesiminden insanlar vardı. Seküleri, liberali, dindarı bir
aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin
tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun
her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük
siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.
O
istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında
gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı.
Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle
gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde,
vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü
elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin
orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin
terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını
gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu
yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu
bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne
dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri
çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu.
Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve
medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin
hücrelerine kadar sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz
günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000
askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen
askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu
büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu
katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük
trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı.
Muhayyilem
geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız
çocuğunun heyecanıyla buluştu:
– Anne!... Babam geliyor,
dedi.
Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet
geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler, ıslanarak
geliyorlardı.
Keşke, bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.
(*) Bu yazı, Edebiyat
Ortamı Dergisinin 109.
sayısında yayınlanmıştır.
