29 Mayıs 2026 Cuma

Ankara’da Siyasetin Edebiyata Etkisi / Mehmet Taştan


Devlet hayatında, köklü değişimler yaşanan zamanlarda siyasetin, toplumsal etkisi diğer dönemlere göre çok daha derin ve kapsamlı olur. Bu yalnız bizde değil, başka yerlerde de böyledir.

Örneğin, yaşını başını almış bir botanik profesörü, Bolşevik devriminden sonraki yıllarda Moskova Üniversitesi’ndeki derslerinde, tohumun bitkiye dönüşmesini anlatırken, bilimi ideolojinin emrine vererek şöyle der: “Tohumun bitki olabilmesi için toprağa düşmesi yetmez; toprak altındaki sınıf çatışmasına katılması gerekir.”

O yıllarda komünist olan Şevket Süreyya Aydemir’i bile şaşkına çeviren bu taassuba rahmet okutacak çılgınlıkları da görmüştür bu dünya… Mesela, İslâm dünyasında, saltanat sistemini başlatan Emevîler, halka yaşattıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştırmak için, “Bizim elimizde bir şey yok, her şey Allah’ın elindedir. Siz, Allah’ın takdir ettiği kaderi yaşıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş, Allah’ın sizin için tayin ettiği kaderi yerine getirmekten ibarettir” şeklinde bir dil kullanmışlardır.

Yeni kurulan cumhuriyetle birlikte doğup büyüyen Modern Ankara Edebiyatını da siyasetten bağımsız olarak okumak mümkün değildir. İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasına kadar İstanbul’da yaşayan ve zafer haberini duyar duymaz, bir vapura atlayıp Mustafa Kemal Paşa’yı kutlamak için İzmir’e giden Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hayat hikayeleri bu gerçeği ortaya koymaktadır. Her iki yazar, hayatlarının sonuna kadar bir daha Atatürk’ten ayrılmamış; Atay liderin tarihçisi, Karaosmanoğlu ise edebiyatçısı olmuştur.

Her siyasal yapı gibi yeni kurulan cumhuriyet de kendi ideallerine hizmet eden edebiyatçıları el üstünde tutmuştur. Ancak, bu çemberin dışında kalan herkese karşı daima hoşgörüsüz davranıldığını söylemek zordur. Bu anlamda, Yahya Kemal dikkat çekici bir isimdir. Zira O, “Ankara’nın nesini seversiniz” sualine “İstanbul’a dönüşünü” diyecek kadar kadim başkente sevdalıdır. Genç Cumhuriyet, Osmanlıyı kötüler; Selçuklu ve öncekileri öne çıkarır. Ama şair, “Burnumuzda Mohaç’ın barut kokuları dururken, Osmanlı’yı bırakıp nereye bakacağız” diye düşünür. Öyle de yapar. Tutar, Mohaç Türküsü’nü yazar, Akıncılar’ı yazar, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazar. Atatürk için övgü şiirleri yazmanın revaçta olduğu o yıllarda, Yavuz Sultan Selim için mersiye yazar. Atatürk için tek mısra bile söylemez. Atatürk tarafından, Dil Devrim Komisyonunda çalışmaya davet edilir. Bu daveti, “efendim benim dil bahsinde ilmim yoktur, vehmim vardır” diyerek nazikçe reddeder. Ama bütün bunlar, onu iktidarın gözünde değersiz kılmaz. Dahası, dilde devrim çalışmalarının devam ettiği günlerde, Atatürk’e, Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz” adlı şiiri okunur. Şiir, “Velhasıl, o rüya duruyor yerli yerinde” mısraıyla bitmektedir. Atatürk, “Öztürkçe, Öztürkçe diyoruz ama mademki Yahya Kemal, ‘velhasıl’ kelimesini şiire sokmuştur. O kelime artık Türkçedir ve kullanıldığı yer itibariyle fevkalade güzeldir” şeklindeki sözlerle takdirini dile getirir.

Akıncı gibi yazıp rind gibi yaşayan Yahya Kemal’e gösterilen bu hoşgörü, yazdıklarıyla yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif’ten maalesef esirgenmiştir. Millî mücadeleye başından sonuna kadar bütün varlığıyla destek olan milli şairimiz elim bir şekilde dışlanmıştır. Ama buna rağmen, Cumhuriyetin dönüştürücü etkisi Akif’i de kapsamına almış, şairin son yıllarındaki en büyük arzusu Safahat’ın yeni harflerle basılması olmuştur. Ne yazık ki bu emelinin gerçekleştiğini göremeden vefat etmiş, Safahat, yeni harflerle ilk kez 1943’te yayınlanmıştır.

Akif’i niyet aşamasında kalmış bir alfabe olarak etkileyen siyaset, başkalarında içerik, dil veya üslup olarak tesirini göstermiştir. Ancak bunlar içinde en çok ses getirenler, sahibinin duruşuyla örtüşmeyen metinler olmuştur.

Arvasi’ye bağlandığı 1934 yılını, “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” mısralarıyla manevi doğum yılı sayan Necip Fazıl’ın, 1943’te şu satırları kaleme alması dikkat çekici bulunmuştur: “Atatürk dirilecektir. Madde ve hakikat dünyasında Atatürk hayata dönecektir. Bir gün Atatürk, Etnografya Müzesindeki taş sandukasının kapağını omuzlarıyla kaldırıp, ufkî vaziyetten şakulî hale geçecek ve sırtında mareşal üniformasıyla Atatürk Bulvarında görünecektir.”

1921 bizim için talihsiz bir yıldır. 10 Temmuz’da saldırıya geçen Yunanlılar, Kütahya ve Eskişehir’i işgal ederek 24 Temmuz’da Polatlı’ya dayanır. Top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır. O sırada Bolu’da öğretmenlik yapan Nazım Hikmet, bu yenilgiden kısa bir süre sonra Ağustos 1921’de görev yerini terk edip gizlice Moskova’ya gider. Cumhuriyet kurulduktan iki yıl sonra geri gelen şairin, 1941 yılında Bursa Cezaevinde yazdığı “Kuva-i Milli Destanı” bu yüzden hep şüpheyle karşılanır. Zor zamanda ülkemizi terk eden şairin, bu eseri, dayısı Ali Fuat Cebesoy’un telkiniyle, cezaevinden çıkabilmek için rüşvet olarak yazdığı söylenir.

Cumhuriyetin getirdiği dil devrimine, toplum genel anlamda mesafeli durmuştur.  Kültürde devamlılıktan yana olanların “uydurukça” adını verdiği o dile sahip çıkmak ise Türk soluna kalmıştır. Onlardan biri olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bu konuda o kadar aşırıya gitmiştir ki, yazdıklarını, ortalama bir okurun bugün bile anlaması mümkün değildir. Hıfzı Veldet’in, hukuk fakültesinden öğrencisi olan ve kendisini “İslam Devrimcisi” olarak tanımlayan Nuri Pakdil’in, halkımızın yüzyıllardır kullandığı kelimelerden uzak durup, hocasının izinden gitmesi Ankara’da siyasetin edebiyata etkisine ilginç bir örnek olmuştur.

Çok partili hayata geçişle yeni bir mevsime giren Ankara Edebiyatı, Hisarcıları ve İkinci Yenicileri birlikte sahneye çıkarmıştır. Bu değişim, siyasetin edebiyat üzerindeki etki gücünü azaltsa da tamamen sonlandıramamıştır. O yüzden, edebi metinlerin mahiyetini kavramada, eser sahibini tanımak ve eserin yazıldığı dönemi bilmek, anahtar rolünü sürdürmektedir.

(*) Bu yazı Ankara Edebiyat Dergisinin Mayıs 2026 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder