Örneğin, yaşını başını almış bir botanik profesörü,
Bolşevik devriminden sonraki yıllarda Moskova Üniversitesi’ndeki derslerinde,
tohumun bitkiye dönüşmesini anlatırken, bilimi ideolojinin emrine vererek şöyle
der: “Tohumun bitki olabilmesi için toprağa düşmesi yetmez; toprak altındaki
sınıf çatışmasına katılması gerekir.”
O yıllarda komünist olan Şevket Süreyya Aydemir’i bile
şaşkına çeviren bu taassuba rahmet okutacak çılgınlıkları da görmüştür bu
dünya… Mesela, İslâm dünyasında, saltanat sistemini başlatan Emevîler, halka
yaşattıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştırmak için, “Bizim elimizde bir
şey yok, her şey Allah’ın elindedir. Siz, Allah’ın takdir ettiği kaderi
yaşıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş, Allah’ın sizin için tayin ettiği kaderi
yerine getirmekten ibarettir” şeklinde bir dil kullanmışlardır.
Yeni kurulan cumhuriyetle birlikte doğup büyüyen
Modern Ankara Edebiyatını da siyasetten bağımsız olarak okumak mümkün değildir.
İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasına kadar İstanbul’da yaşayan ve zafer
haberini duyar duymaz, bir vapura atlayıp Mustafa Kemal Paşa’yı kutlamak için
İzmir’e giden Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hayat
hikayeleri bu gerçeği ortaya koymaktadır. Her iki yazar, hayatlarının sonuna
kadar bir daha Atatürk’ten ayrılmamış; Atay liderin tarihçisi, Karaosmanoğlu
ise edebiyatçısı olmuştur.
Her siyasal yapı gibi yeni kurulan cumhuriyet de kendi
ideallerine hizmet eden edebiyatçıları el üstünde tutmuştur. Ancak, bu çemberin
dışında kalan herkese karşı daima hoşgörüsüz davranıldığını söylemek zordur. Bu
anlamda, Yahya Kemal dikkat çekici bir isimdir. Zira O, “Ankara’nın nesini
seversiniz” sualine “İstanbul’a dönüşünü” diyecek kadar kadim başkente
sevdalıdır. Genç Cumhuriyet, Osmanlıyı kötüler; Selçuklu ve öncekileri öne
çıkarır. Ama şair, “Burnumuzda Mohaç’ın barut kokuları dururken, Osmanlı’yı
bırakıp nereye bakacağız” diye düşünür. Öyle de yapar. Tutar, Mohaç Türküsü’nü
yazar, Akıncılar’ı yazar, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazar. Atatürk için
övgü şiirleri yazmanın revaçta olduğu o yıllarda, Yavuz Sultan Selim için
mersiye yazar. Atatürk için tek mısra bile söylemez. Atatürk tarafından, Dil Devrim
Komisyonunda çalışmaya davet edilir. Bu daveti, “efendim benim dil bahsinde ilmim
yoktur, vehmim vardır” diyerek nazikçe reddeder. Ama bütün bunlar, onu iktidarın
gözünde değersiz kılmaz. Dahası, dilde devrim çalışmalarının devam ettiği günlerde,
Atatürk’e, Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz” adlı şiiri okunur. Şiir, “Velhasıl, o
rüya duruyor yerli yerinde” mısraıyla bitmektedir. Atatürk, “Öztürkçe, Öztürkçe
diyoruz ama mademki Yahya Kemal, ‘velhasıl’ kelimesini şiire sokmuştur. O
kelime artık Türkçedir ve kullanıldığı yer itibariyle fevkalade güzeldir”
şeklindeki sözlerle takdirini dile getirir.
Akıncı gibi yazıp rind gibi yaşayan Yahya Kemal’e gösterilen
bu hoşgörü, yazdıklarıyla yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif’ten maalesef
esirgenmiştir. Millî mücadeleye başından sonuna kadar bütün varlığıyla destek
olan milli şairimiz elim bir şekilde dışlanmıştır. Ama buna rağmen, Cumhuriyetin
dönüştürücü etkisi Akif’i de kapsamına almış, şairin son yıllarındaki en büyük arzusu
Safahat’ın yeni harflerle basılması olmuştur. Ne yazık ki bu emelinin
gerçekleştiğini göremeden vefat etmiş, Safahat, yeni harflerle ilk kez 1943’te
yayınlanmıştır.
Akif’i niyet aşamasında kalmış bir alfabe olarak
etkileyen siyaset, başkalarında içerik, dil veya üslup olarak tesirini
göstermiştir. Ancak bunlar içinde en çok ses getirenler, sahibinin duruşuyla örtüşmeyen
metinler olmuştur.
Arvasi’ye bağlandığı 1934 yılını, “Tam otuz yıl saatim
işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” mısralarıyla
manevi doğum yılı sayan Necip Fazıl’ın, 1943’te şu satırları kaleme alması
dikkat çekici bulunmuştur: “Atatürk dirilecektir. Madde ve hakikat dünyasında
Atatürk hayata dönecektir. Bir gün Atatürk, Etnografya Müzesindeki taş
sandukasının kapağını omuzlarıyla kaldırıp, ufkî vaziyetten şakulî hale geçecek
ve sırtında mareşal üniformasıyla Atatürk Bulvarında görünecektir.”
1921 bizim için talihsiz bir yıldır. 10 Temmuz’da
saldırıya geçen Yunanlılar, Kütahya ve Eskişehir’i işgal ederek 24 Temmuz’da
Polatlı’ya dayanır. Top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır. O sırada Bolu’da
öğretmenlik yapan Nazım Hikmet, bu yenilgiden kısa bir süre sonra Ağustos
1921’de görev yerini terk edip gizlice Moskova’ya gider. Cumhuriyet kurulduktan
iki yıl sonra geri gelen şairin, 1941 yılında Bursa Cezaevinde yazdığı “Kuva-i
Milli Destanı” bu yüzden hep şüpheyle karşılanır. Zor zamanda ülkemizi terk eden
şairin, bu eseri, dayısı Ali Fuat Cebesoy’un telkiniyle, cezaevinden çıkabilmek
için rüşvet olarak yazdığı söylenir.
Cumhuriyetin getirdiği dil devrimine, toplum genel
anlamda mesafeli durmuştur. Kültürde
devamlılıktan yana olanların “uydurukça” adını verdiği o dile sahip çıkmak ise
Türk soluna kalmıştır. Onlardan biri olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bu konuda
o kadar aşırıya gitmiştir ki, yazdıklarını, ortalama bir okurun bugün bile anlaması
mümkün değildir. Hıfzı Veldet’in, hukuk fakültesinden öğrencisi olan ve
kendisini “İslam Devrimcisi” olarak tanımlayan Nuri Pakdil’in, halkımızın
yüzyıllardır kullandığı kelimelerden uzak durup, hocasının izinden gitmesi
Ankara’da siyasetin edebiyata etkisine ilginç bir örnek olmuştur.
Çok partili hayata geçişle yeni bir mevsime giren
Ankara Edebiyatı, Hisarcıları ve İkinci Yenicileri birlikte sahneye
çıkarmıştır. Bu değişim, siyasetin edebiyat üzerindeki etki gücünü azaltsa da
tamamen sonlandıramamıştır. O yüzden, edebi metinlerin mahiyetini kavramada, eser
sahibini tanımak ve eserin yazıldığı dönemi bilmek, anahtar rolünü
sürdürmektedir.
(*) Bu yazı Ankara Edebiyat Dergisinin Mayıs 2026 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder