4 Mart 2026 Çarşamba

Şiirsiz dil, dilsiz şiir mümkün mü? / Mehmet Taştan

Dil bir milletin ortak malıdır. Her dil, mensupları sayesinde varlığını sürdürür, onlar sayesinde yaygınlaşır, onların eliyle yazıya aktarılır. Medeniyetler, dil ile inşa edilir, onunla tanımlanır. Devletler, dil ile yönetilir. Din, dil ile öğütlenir, bilim dil ile açıklanır, kanun dil ile yapılır, türkü dil ile söylenir, şiir dil ile yazılır.

O nedenledir ki, dilin canlı kalmasında, gelişip yaygınlaşmasında her ferdin mühim bir işlevi vardır. Ancak bu işlevin, bütün fertler bakımından eşit derecede olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin, bir çocuğun dilini belirlemede annenin rolünü babayla mukayese etmeye kalkmak akla ziyandır. Çünkü, çocuğa dilini anne emzirir. O yüzden her insanın “ana dili” vardır ama hiç kimsenin baba dili yoktur. Tıpkı bunun gibi bir dilin gelişiminde, bazı değer ya da olguların daha güçlü bir etkiye sahip olduğu tartışmasızdır.

Bu manada, lisanın şekillenmesinde, din dilinin çok güçlü bir etkiye sahip olduğu bir vakadır. Almanların, İncil dili olan Latinceden etkilendiği gibi Müslümanlığı kabul eden Türkler de Kuran dili olan Arapçadan yoğun şekilde etkilenmiştir. Bu etkileşim, Kaşgarlı Mahmut’un 11. Yüzyılda yazdığı ilk sözlüğümüzün Türkçe-Arapça olması sonucunu doğurmuştur. Dokuz bin Türkçe kelime içeren sözlük adının, “Kitabı Divanı Lugâti’t Türk” olması, etkilenme oranını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira, eserin isminde yer alan “Türk” kelimesi dışındakilerin hepsi Arapça kökenlidir. 20. Yüzyılın başında Ali Emirî’nin, Sahaflar Çarşısında bulup servet ödeyerek kütüphanemize kazandırdığı o muhteşem eserde yer alan “adaş, bilek, bilge, ebe, ediz” gibi kelimeleri okumaksa dilin devamlılığını görmek bakımından heyecan vericidir.

Gazneliler zamanında tanıştığımız Farsça da kadim bir medeniyet olmanın gücünü kullanarak Türkçemizi yoğun şekilde etkilemiştir. Öyle ki bu etki, Selçuklu Saraylarında edebiyat ve resmi dil olmaya kadar varmıştır. 13. Yüzyıl Anadolu semalarında bir yıldız gibi parlayan ve bir daha da silinmeyen Mevlana’nın birkaç şiir dışındaki tüm eserlerini, o etki altında Farsça söylemesi, dilimizin gelişimi adına tam bir talihsizlik olmuştur. Asırlar boyunca bilgeliğinden istifade ettiğimiz pirin, dilimize yapacağı katkıdan mahrum kalmamız sonucunu doğurmuştur. Kendisiyle aynı çağda yaşayan ve aynı bölgede hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” şeklindeki fermanı, adeta Mevlana’ya yöneltilmiş bir sitem gibidir.  Fermanda geçen on üç kelimeden beşinin Arapça kökenli olması, yasaklanan şeyin, başka dilden kelime alınması değil, dilimizin fonetiğine ve genetiğine aykırı lisan olduğunu ortaya koymaktadır.

Mevlana’nın dilde bıraktığı boşluğu doldurmak, onun çağdaşı olan Yunus Emre’ye kalmıştır. Türkçeyi kır çeşmesi duruluğunda akıtan şair, “her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası” mısraında dediği üzere, aradan geçen yedi asra rağmen ilk günkü tazeliğiyle içilmektedir.

Yunus Emre, Avrupa’da hümanizmin doğuşundan iki yüzyıl önce söylediği, "Yaradılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü" şeklindeki sözle günlük hayatımızın estetiği olmuştur. Şiirleriyle dilimizi bir asude bahçeye çeviren şair, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” dizlerinde hem özünü anlatmış hem de özlemini çektiği insanın özelliklerini dile getirmiştir. “Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap” beytinde ise kullandığı kelimelere bengisu içirmiştir. “Gürül gürül” anlamına gelen “yalap yalap” ifadesi, Onun sayesinde dilimizde kalıcı hale gelmiştir. “Allah” anlamına gelen “Çalap” ismi de Yunus’tan geldiği için hiçbir itiraza maruz Türkçemize yerleşmiştir.

16. yüzyılda sahneye çıkan Fuzulî, devrinin Arapça ve Farsça tutkusuna mesafeli durmuş; ipek gibi yumuşak Türkçe şiirleriyle dilimizin zenginleşmesine hizmet etmiştir. “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı” beyti, -bir kelime dışında- bugün bile sözlüğe bakılmadan anlaşılabilecek berraklıktadır. Mısradaki kullanımından manası tahmin edilebilen ve “ışık, sevgilinin yüzü” anlamına gelen “şem” kelimesi ise, bu şiirle dilimizin malı olmuştur. “Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şikeste Fuzûlî’yim / Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm u nişânımı” mısralarında sanatın zirvesine çıkan şair, Anadolu insanın yüzyıllardır kullandığı “sınık” kelimesinin yazılı kaynağına dönüşmüştür. Malum, sınık, kırık demektir. Sınıkçı ise kırıkçı, ortopedist anlamlarına gelmektedir. Şikeste de yaralının şiirsel söyleyişidir.

Divan şairlerimizin, zaman zaman Arapça ve Farsça terkiplerle yorduğu Türkçe, 17. yüzyılda çıkagelen Karacaoğlan tarafından saf ve lirik biçimde şiirleştirilmiştir. Dil nehrimizin ana damarlarından birini oluşturan şair, “Karac'oğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar gövünür / Kımıldanır hep dertlerim devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar” şeklindeki dört mısrada, üç Türkçe kelimeyi ölümsüzleştirmiştir. Bunlardan, gövünmek, üzüntüden yanıp kavrulmak; devinmek, kımıldamak, hareket etmek; yıkışmak, güreşmek anlamlarına gelmektedir. Halk lisanında bu denli yetkin olan şair, “Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif, Elif deyi” mısralarında, Kur’an alfabemizin ilk harfini, taşıdığı anlam zenginliğiyle dil bahçemize ait kılmıştır.

Karacaoğlan’ın başat temsilcisi olduğu halk şiiri, türküye dönüştükçe geniş kitlelere ulaşmış, ezber yoluyla nesilden nesle aktarılmıştır. Yüzyıllar öncesinde yakılan türkülerin, devletimizin, mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hayatta kalması, “bir milletin türkülerini yakanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözünü haklı çıkarmıştır. Bir Arguvan Türküsünde geçen, “Firdevs-î âlâda, İrem bağında / Sana benzemeyen gül olmaz olsun” mısraları ise türkülerin yalnızca duygu ve kelimelerin değil, kültürel birikimin de yetkin bir nakledici olduğunu göstermektedir.

18. yüzyılda mahallileşme akımını zirveye taşıyan Nedim, “Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim /…/ Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim /…/ Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” mısralarında görüldüğü üzere sevgiliyle sohbet edercesine rahat bir söyleyişe sahiptir. “Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır / Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır” beytinde olduğu gibi divanı, halk şiirine yaklaştırarak asırlar sonra akılda kalmanın sırrını keşfetmiştir. Şiirde geçen “gamze” kelimesini, “yan bakış, sitemli bakış” anlamında kullanarak hem seleflerini hem de Karacaoğlan’ı hatırlatmıştır.


19. yüzyılın hikemi ustalarından Ziya Paşa, sade dili ve özgün ifadesiyle, mısraları en çok ezber edilen şairlerden biri olmuştur. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-yi aklı eserinde /…/ Allah'a sığın şahs-ı halimin gazabından / Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir /…/ 
Asaf’ın miktarını bilmez Süleyman olmayan, / Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” mısralarında olduğu üzere, pek çok beyti vecizeye dönüşmüştür.

Dilimizin, iki bin yıldan uzun bir geçmişi var… O uzun ömrünün, sadece Osmanlı döneminde yedi bin civarında şair çıkarmış. 20. Yüzyıl başında, bütün zamanların zirvesine çıkan dilin ihtişamında, her birinin katkısı olduğu kesin… Bu zengin kaynaktan, meramı ifade edebilmek için, başka şairleri öne çıkarmak da mümkün. Ama okuyacağımız kişiler değişse de varacağımız sonuç değişmez.

Çünkü, şiirsiz dil, dilsiz şiir imkânsız.  

3 Mart 2026 Salı

İçimde Dalgalanan Bir Tören / Mehmet Taştan

Emin Efendi Konağı’ndan çıktığımızda gün ağarmıştı. Hava kapalı ve bulutlar çiseliyordu. Dağa gömülü kaya mezarlarını şenlendiren ışıklar sönmüş, dağın yüzü soluklaşmıştı. Bayezid Camii’nden çıkan cemaat, farzı eda etmenin huzuruyla sükûnet içinde dağılıyordu. Yeşilırmak’ın kenarına dikili büstler, yüzyıllar önce, yedi şehzadenin buradan geçtiğini gösteriyordu. Onlar arasında kimler yoktu ki… Yıldırım Bayezid’den 2.Murat’a, Fatih’ten Yavuz’a kadar birçok padişahın şehzadelik yolu buradan geçmişti. Dahası, onların konut olarak kullandığı Soğukpınar’daki sarayın enkazı üzerine asırlar sonra inşa edilen Saraydüzü Kışlası, Atatürk’e ev sahipliği yapmış; Amasya Tamimi orada yayınlanmıştı. Tarihe derin izler bırakan liderlerin yollarının kesişmesi, “yurtta, atta, avratta uğur vardır” sözünün delili miydi acaba? Bilemedim.

Heyelan tehlikesi nedeniyle o kışla da 1944’te yıktırılmıştı. Bu yüzden yenisi aynı yere yapılamamıştı. Dış görünüşüne sadık kalınarak nehrin kenarına inşa edilmişti.  2007’de faaliyete geçen ve tamim sürecini bütün ayrıntılarıyla yansıtan yeni binanın üst katı balmumu heykeller için ayrılmıştı. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Ali Suat Cebesoy’u bir masa etrafında gösteren heykellere bakarken, “keşke bu dostluk, yolun sonuna kadar devam edebilseydi” diye geçirdim içimden. Bir de onları karşılayanların balmumu heykelleri vardı. Bunlardan biri dikkatimi çekti: Cemil Cevat Toydemir… Toydemir, 2. Dünya Savaşı yıllarında Birinci Ordu Komutanıydı. Türkiye’nin her an savaşa girme tehlikesi yaşadığı o yıllarda Bulgar hududundaki askeri birliklerimizi sık sık denetliyor, savaşa hazır hale getirmeye çalışıyordu. Kırklareli, Demirköy’de olduğu gibi bütün sınır birlikleri, gecede iki-üç kez savaş alarmıyla yataktan fırlayıp, tam teçhizatlı şekilde mevzilere koşuyorlardı. Bunların birer tatbikat olduğunu iş bittikten sonra anlıyorlardı. Aralarında babamın da bulunduğu o nesil, dört yıl askerlik yapacak; harp tehdidi altında kıtlık yaşayacaktı. Siviller de ekmeği karneyle alabiliyordu. Askerse yarı aç yarı toktu.  Yıllar bu şekilde geçiyor ama bir türlü terhis olamıyorlardı. Bu belirsizlikten sıkıldıkları için nihayet bir gün cesaret edip Cumhurbaşkanlığına yazdılar: “Ya taarruz ya terhis.” Bir süre sonra nazire şeklindeki şu cevap geldi: “Ne taarruz ne terhis, yiyin, için, yatın.”


Yola çıkarken, geçmişin derinliğinden anın gerçeğine döndüm. Sanki o sabah herkes erkenden kalkmış; aynı yöne doğru yola düşmüştü. Yeşilırmak kuzeye, biz güneye akıyorduk.  Irmak, Karadeniz’e kavuşmak için gidiyordu. Biz, Eryatağı’na ulaşmak için…

Nizamiye girişinde “yemin törenine hoş geldiniz” afişi karşıladı bizi. Yanı başındaki ışıklı tabelada 31 Aralık 2025 yazıyordu. Hava epeyce soğuk, yağmursa iyice artmıştı.

Önümüzde yürüyen kalabalığı takip ederek tören alanına gittik. Alanın iki tarafında,  izleyicileri yağmurdan koruyacak kapalı tribünler vardı. İçimden, “ama çocuklar yağmurda ıslanıp üşüyecekler” diye geçirdim. Bunu düşünürken muhayyilem beni yüz on sene öncesine, soğuktan donmanın dibine götürdü. Yani Sarıkamış’a… Yazlık kıyafetlerle Allahuekber Dağlarına sürülen doksan bin askerimiz geldi aklıma… Geceleri kar ve tipi içinde tir tir titreyen gencecik delikanlılar… Donmamak için çevre köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına yetişemedikleri için başkomutan vekilinin emriyle kırkar-ellişer kurşuna dizilen körpe kuzular… Trabzon’da yeteri kadar katır ve teneke bulunamadığı için bir türlü cepheye gönderilemeyen kavurmalar… Bütün bunlara aldırmadan Bardız Köyündeki karargâhında, her akşam Naciye’sine “Canım, Cicim, Ruhum” diye başlayan mektuplar yazan Enver Paşa… 

Zihnim, bu ağır hüznü yâd ederken, tribünlerdeki uğultuyu bitiren tempolu bir sesle kendime geldim.

         “Her şey vatan için… Her şey vatan için

Yaklaştıkça gürleşen bu sesi, birbirini ardınca alana giren bölüklerin görkemli şöleni takip etti. Askerlerimizin soğuğa ve yağmura aldırmadan, tören boyunca gösterdikleri disiplin ve coşku, hepimizi gururlandırmış, göğsümüzü kabartmıştı. Kuşkusuz bunu, vatan için cephelerde savaşmış, terörle yıllarca mücadele etmiş, şehit düşmüş ya da yaralanmış kahramanlarla aynı kefeye koymak mümkün değildi. Zaten, bu disiplin ve coşkuyu anlamlı kılan da bu cennet vatan uğruna kendilerini fedaya hazır olduklarına inanmamızdı. Her ailenin evladını, asker olarak görünce göğsünün kabarması da bu vatana ve o kahramanlara duyulan derin muhabbetin dışa vurumundan başka neydi ki? Bu yüzden her birimizin asker sevgisi, tekil olmaktan çıkıp, bütün askerlerimizin üstünde tüten bir buhara dönüşüyordu.

Töreni izleyenler arasında, toplumun her kesiminden insanlar vardı.  Seküleri, liberali, dindarı bir aradaydı. Hayata farklı pencerelerden bakan bu insanların, törenin tamamına aynı içtenlik ve coşkuyla katılması, cumhuriyet değerlerinin, toplumun her kesiminde çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu ve bu değerlere günlük siyasetin dışındaki bir anlayışla sahip çıkıldığını gösteriyordu.

Tören bittiğinde, kucaklaşma ve fotoğraf çekilme faslı başladı. Aralarında oğlumun da bulunduğu askerlerin terhis işlemlerinin tamamlanıp yanımıza gelmeleri için biraz daha beklemek gerekecekti. O yüzden bizi nizamiye girişindeki bekleme salonuna yönlendirdiler. O yer, çelik ve sacdan yapılmış, tek katlı, upuzun bir yapıydı. Havanın yağışlı olması nedeniyle içi loştu. Yağmurdan kaçarak o yeri dolduran insanların yüzlerindeki ıslaklık, üst-başlarındaki dağınıklık Sirkeci tren garını andırıyordu. Bir asır önce Sirkeci’den bir yakınını cepheye uğurlayan ya da dönüşünü bekleyen insanların izdüşümü gibiydik. 

O istasyon ne çok ayrılığa tanık olmuştu. Yüzyıllarca Rumeli’ye at sırtında gidenlerimiz, Sirkeci istasyonun yapıldığı 1890’dan beri trene alışmışlardı. Balkan Savaşının başladığı 1912’de de öyle yapmış, Rumeli’ye trenle gitmişlerdi. Ama ne yazık ki o yolun sonu hüsran olmuştu. Gidilen yerde, vagonlardaki obüs toplarını bile indirip kullanamamıştık. Savaşın birinci günü elde edilen kısmî başarıdan dolayı terfi ettirilen komutanların, geceleyin orduyu başsız bırakıp, üniformalarına rütbe ve şerit diktirmek için şehrin terzi dükkânlarını açtırmaları işin ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösteriyordu. Şiddetli yağmurla birlikte gelen Kumanova Bozgunu yüzyıllardır bizim olan Balkanlara veda edişimizin kara haberi oldu. Bu bozgunla nefse itimadımızı öylesine kaybettik ki, İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki Rumeli şehirlerini hiçbir direniş göstermeden düşmana bırakarak geri çekildik. Savunma yaptığımız yerlerde, mevzilerimiz yağmur sularıyla doldu. Cephanelerimiz ıslandı. Şehit ve yaralılarımızın sayısı 150 bini aştı. İrfan ve medeniyetimizle inşa ettiğimiz beş asırlık Balkan hikâyemiz, devletin hücrelerine sinen liyakatsizlik, ihanet ve partizanlık yüzünden otuz günde son buldu. Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i ve 26.000 askerimizi tek kurşun atmadan Yunanistan’a teslim etti. Esir düşen askerlerimizin çoğu düşman tarafından aç bırakılarak ölüme terk edildi. Bu büyük felaketten, Balkanlarda yaşayan 2.5 Milyon Müslüman-Türkün payına, toplu katliamlar, zulüm ve tehcir düştü. En şanslıları, tıkış tıkış dolu yük trenleriyle Sirkeci'ye ulaştı.

         Muhayyilem geçmişin acılarında dolaşırken, gözlerim, parmağıyla pencereyi işaret eden kız çocuğunun heyecanıyla buluştu:

–  Anne, babam geliyor, dedi.

Çocuğun gösterdiği pencereye baktım. Evet geliyorlardı. Beşer onar çoğalarak geliyorlardı. Ellerinde valizler ıslanarak geliyorlardı.

Keşke bütün gidenlerimiz böyle dönebilseydi.


(*) Bu yazı, Eddebiyat Ortamı Dergisinin 109. sayısında yayınlanmıştır.