15 Şubat 2026 Pazar

Şairlerin Güldüren Yüzü / Mehmet Taştan

Mutluluğun büyük şiiri olmaz. Çünkü yaşanan mutluluğun havuzunda su kalmaz. O yüzden şaire hep acı ve özlemin resmini çizmek kalır. Kendileri de bu durumun farkında olmalı ki, şiirde bıraktıkları bu boşluğu nükteyle doldururlar. Öyle ki en ciddi şairler bile nükteleri ile yüzümüzü güldürürler. 

Yazdıkları ile yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif de öyledir. Hayatı kusursuz bir disiplin içinde yaşayan şair, çocuksu muzipliğini düşündüren nükteleriyle ortaya koyar.

Akif’in, Burdur milletvekili olarak bulunduğu meclisin bir oturumunda, kürsüdeki hatip, memur maaşlarının düşük olduğuna dair bir konuşma yapmaktadır. Ancak eski alfabemize göre yazılışları aynı, okunuşları farklı olan iki kelimeden, memurinin memurlar, memureynin iki memur anlamına geldiğini bilmediği için telaffuzda hata yapar:

–     Memureynin maaşı düşük. Bir an önce artırılması gerekir.

Bir dil ustası olan Akif, oturduğu yerden konuşmacıya cevap verir:

–   Memurin, memureyn olsaydı, onları kuş etiyle kuş sütüyle beslerdik

Dil hakimiyetinin bilgiyle buluştuğu yerde şair nükteleri daha bir katmerli hale gelir. Malum, hava sıcaklığına göre yılın belli günlerinin özel adları vardır. Bunlardan, kocakarı soğukları (berd-el acûz) martta, öküz soğukları (sitte-i sevr) nisanda, boğucu sıcaklar (eyyam-ı bahur) ağustosta yaşanır.

giyim, iç mekan, kişi, şahıs, kostüm tasarımı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

            Şair Fitnat Hanım, kocakarı soğuklarının yaşandığı günlerde Kapalıçarşı’da alışveriş yapmaktadır. Ama ne alışveriş... Nedimeler ve bütün esnaf etrafında pervane... Fitnat Hanımın bu halini kıskanan Koca Ragıp Paşa, berd-el acûzdan söz eder gibi Haşmet’e seslenir: 

“Bu kocakarı ortalığı kasıp kavuruyor.” 

Fitnat Hanım hiç bozuntuya vermeden geriye döner ve sitte-i sevri kasteder gibi şu cevabı verir:
           “Arkadan öküz geliyor.” 

Bazı şairlerimiz ise, şiirleriyle olduğu kadar fıkralarıyla da meşhurdur. Namık Kemal böyledir mesela. Kendisine mal edilen fıkra sayısının çokluğu karşısında, uydurma olanlarla gerçek olanları ayırmak bile çoğu zaman mümkün değildir. Ancak, eski dostu Ziya Paşa’yı iğnelemek için yazdığı bir beytin O’na ait olduğunda tereddüt yoktur.

Hadise şudur: Erzurumlu bir babanın oğlu olarak İstanbul’da doğan Ziya Paşa, “Harabat” adlı eserinde, Erzurumlu Nefi’nin, yanlışlıkla Vanlı olduğunu yazar. Namık Kemal, onu dillere düşürecek şu beyitle karşılık verir:

Ey vâkıf-ı her mekân-ı Rum’un
           Bir adı da Van mı Erzurum’un” 

Şairler arasındaki rekabet eski zamanlarda da aynıdır. 16. yüzyıl Bağdat şairlerinden Ruhi ile Fuzuli, bir asma altında şiir üzerine hararetli bir tartışmaya tutuşurlar. Fuzulî’nin derin bilgisi karşısında kendini kötü hisseden Ruhi, parmağıyla yakındaki bir evi işaret ederek şöyle der: 

“Üstat,
            Şu ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama içindeki köpek var ya
            İşte o fuzulî"

İşaret edilen yöne bakan Fuzulî, muhatabına dönerek şu cevabı verir:

            “Madem ev güzel ev,
            Bahçe güzel bahçe,
            Ama köpek fuzuli,
            Al köpeği vur duvara,
            Kıçından çıksın ruhî” 

Bazen de şairlerde, ölüme baş eğmeyen bir cesaret görürüz. İbni Rumi bunlardan biridir. Emevîler döneminde vezir olan Ebu'l Hüseyin, kendini hicveden şair İbni Rumi'yi ziyafete çağırır ve yemeğine zehir koydurarak şairi zehirletir. Zehirlendiğini anlayan şair ayağa kalkar ve kapıya doğru yürümeye başlar. Vezir arkasından seslenir:

        – Nereye gidiyorsun?
        – Gönderdiğin yere.
        – Babama selâm söyle.
        Şair, ölüme giderken bile hicivden vazgeçmez:
        – Söyleyemem, çünkü ben cehenneme gitmiyorum. 

Osmanlıda hiciv deyince Nef’î akla gelir. Önüne gelen herkesi hicveden şair, el yükseltip 4. Murat’a dil uzatınca baltayı taşa vurur. Hakkında idam fermanı çıkar. Derdest edilip infaz yerine götürülürken zenci saray ağası insafa gelip, şairin affı için padişaha bir arzuhal yazar. Ancak yazarken divitin siyah mürekkebi kâğıda damlar ve kâğıt üzerinde büyük bir leke oluşturur. “Alışmış kudurmuştan beterdir” derler ya, yine öyle olur. Şairin hiciv damarı yine kabarır. Zenci saray ağasına “mübarek teriniz damladı” diyerek dalga geçer. İşte bu onun son hicvi olur. Şairin bu huyundan vazgeçmeyeceğini anlayan ağa onu cellatlara teslim eder.

Bir de işrete müptela şairlerimiz vardır. Şair Eşref onlardan biridir. Sarhoşken evlendiği kadının, çok çirkin olduğunu ayılınca görür ve hemen boşar. Ama borç konusunda titizdir. Acıpayam kaymakamıyken, Buldan’a tayin edilince, halka haber salar. “Kimin benden alacağı varsa gelsin, alsın” der. Hak iddia eden herkese borcunu ödeyip helallik alır. Eşeğine binip ilçeden ayrılırken, önüne çıkan bir kişi:

–   Kaymakam Bey, bana da borcunuz var, der.

   Sen kimsin, ne borcu?

   Ben kasabada çay ocağı işletiyorum. Burada görev yaptığınız süre zarfında bir kere bile çay ocağıma gelmediniz. Ayda bir kere gelip bir çay içseydiniz 80 kuruş ederdi. Onu istiyorum.

     Gönlü gani Şair Eşref, çaycıya da istediği parayı verip oradan uzaklaşırken, dudaklarından şu mısralar dökülür:
           “Hiç insaf kalmamış ben-i ademde, 
           Anamı bellediler Acıbadem’de.”

Henüz yedi yaşındayken Bodrum’da gördüğü korkunç bir hadise yüzünden bütün hayatı altüst olan Neyzen Tevfik’in nükteleri ise daha bir sevecendir. Neyzen, gece yarısı meyhaneden çıkıp yürüyerek oturduğu mahalleye gelmiş. Ama çok sarhoş olduğu için evini bir türlü bulamamış. Evini bulmak için sokaklarda dolaşırken karşılaştığı mahalle bekçisine sormuş:

– Bekçi baba, Neyzen Tevfik'in evi neresi?
Neyzen’i tanıyan bekçi şaşırmış.       
– Aman efendim Neyzen Tevfik sizsiniz, demiş. 

Bu cevaba canı sıkılan Neyzen şu karşılığı vermiş: 
          – Ben sana, kim olduğumu sormuyorum, Neyzen Tevfik’in evini soruyorum. 

  Ne dersiniz, şair nükteleri de şiirleri kadar güzel değil mi?


(*) Bu yazı, https://ankaraedebiyat.com.tr/sairlerin-gulduren-yuzu/ nde yayınlanmıştır. 
                    Tablo, Osman Hamdi Bey'in İstanbul Hanımefendisi adlı eseridir.