Mutluluğun büyük şiiri olmaz. Çünkü yaşanan mutluluğun havuzunda su kalmaz. O yüzden şaire hep acı ve özlemin resmini çizmek kalır. Kendileri de bu durumun farkında olmalı ki, şiirde bıraktıkları bu boşluğu nükteyle doldururlar. Öyle ki en ciddi şairler bile nükteleri ile yüzümüzü güldürürler.
Yazdıkları ile yaşadıkları arasında su sızmayan Mehmet Akif de öyledir. Hayatı kusursuz bir disiplin içinde yaşayan şair, çocuksu muzipliğini düşündüren nüktelerinde ortaya çıkarır.
Akif’in, Burdur milletvekili olarak bulunduğu meclisin bir oturumunda,
kürsüdeki hatip, memur maaşlarının düşük olduğuna dair bir konuşma yapmaktadır.
Ancak eski alfabemize göre yazılışları aynı, okunuşları farklı olan iki
kelimeden, memurinin memurlar, memureynin iki memur anlamına geldiğini
bilmediği için telaffuzda hata yapar:
– Memureynin maaşı düşük. Bir an önce artırılması
gerekir.
Bir dil ustası olan
Akif, oturduğu yerden konuşmacıya cevap verir:
– Memurin, memureyn olsaydı, onları kuş etiyle kuş sütüyle beslerdik.
Dil hakimiyetinin bilgiyle buluştuğu yerde şair hünerleri daha bir
katmerli hale gelir. Malum, hava sıcaklığına göre yılın belli günlerinin özel
adları vardır. Bunlardan, kocakarı soğukları (berd-el acûz) martta, öküz
soğukları (sitte-i sevr) nisanda, pastırma yazı (eyyam-ı bahur) ağustosta yaşanır.
“Arkadan da öküz geliyor.”
Bazı şairlerimiz ise, şiirleriyle olduğu kadar fıkralarıyla da
meşhurdur. Kendilerine mal edilen fıkra sayısının çokluğu karşısında
hangilerinin gerçek, hangilerinin uydurma olduğunu bilmek bile çoğu zaman
mümkün değildir. Namık Kemal böyledir mesela. Hakkında en çok fıkra anlatılan
şairlerden biri olmuştur. Ancak, eski dostu Ziya Paşa’yı iğnelemek için yazdığı
bir beytin O’na ait olduğunda tereddüt yoktur.
Hadise şudur: Erzurumlu bir babanın oğlu olarak İstanbul’da doğan
Ziya Paşa, “Harabat” adlı eserinde, Erzurumlu Nef’î’nin, yanlışlıkla Vanlı olduğunu
yazar. Namık Kemal, onu dillere düşürecek şu beyitle karşılık verir
Ey vâkıf-ı her mekân-ı Rum’un
Bir adı da Van mı Erzurum’un”
Şairler arasındaki rekabet eski zamanlarda da aynıdır. 16.yüzyıl Bağdat şairlerinden Ruhi ile Fuzuli, bir asma altında şiir üzerine hararetli bir tartışmaya tutuşurlar. Fuzulî’nin derin bilgisi karşısında kendini kötü hisseden Ruhi, bir ara konuyu değiştirip parmağıyla yakındaki bir evi işaret ederek şöyle der:
“Üstat,
İşaret edilen yöne bakan Fuzulî, muhatabına dönerek şu cevabı
verir:
Bazen de şairlerde, ölüme baş eğmeyen bir
cesaret görürüz. İbni Rumi de bunlardan biridir. Emevîler döneminde vezir olan
Ebu'l Hüseyin, kendini hicveden şair İbni Rumi'yi ziyafete çağırır ve yemeğine
zehir koydurarak şairi zehirletir. Zehirlendiğini anlayan
şair ayağa kalkar ve kapıya doğru yürümeye başlar. Vezir arkasından seslenir:
Ne dersiniz, şair nükteleri de şiirleri kadar güzel değil mi?
(*) Bu yazı, https://ankaraedebiyat.com.tr/sairlerin-gulduren-yuzu/ nde yayınlanmıştır.
Tablo, Osman Hamdi Bey'in İstanbul Hanımefendisi adlı eseridir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder