12 Şubat 2016 Cuma

Buzlardan Rüya Şehir / Mehmet Taştan

        Yıl 1974. Yer, iletişimin yerine muhabbetin, bilginin yerine hikmetin, başarının yerine saadetin hüküm sürdüğü şehir: Erzurum... Yenişehir, Dadaşkent gibi uydu semtlerinin henüz hiçbiri yok... Mahalle arası evlerin, hatırı sayılır bir kısmı ahşap... Yüreğine bir kama gibi saplanan, devasa beton yığınlarının sayısı oldukça az... Bunlardan en dikkat çekeni, Gez mahallesindeki 14 katlı bir bina... Demirevler'de olduğu gibi iki-üç katlı betonarme yapılar var ama onlar da camilerin, medreselerin siluetini bozacak boyda değil... Bir caddenin kenarında oturup, yoldan geçen arabaları şaşırmadan sayabilirdiniz. Çünkü motorlu araç sayısı çok azdı... İstisnalar dışında, kimsenin özel aracı olmadığı gibi, böyle bir derdi de yoktu... Şehir içinde, tek ulaşım aracı her duraktan büyük bir gürültüyle kalkan belediye otobüsleri ve küçük balıklar gibi onlara eşlik eden minibüslerdi. Caddeleri, "emi, emi arkaya kamçı" diyerek arkasından bağrıştığımız faytonlar süslüyordu... Bir de sineklikli kapılarından, mis gibi döner kokusu yayılan lokantaları vardı o eski Erzurum'un...                                                                                                 
         Ve ben yedi yaşındayım. Şimdiki çocukların, yumurtadan başlarını çıkardıklarında iç içe yaşamaya başladıkları, internet ve cep telefonlarının yokluğu bir tarafa, günün birinde böyle şeylerin icat edileceğinden bile bihaberiz. Mekanik iletişim adına sadece sabit telefonlar var. O da iki üç sokakta, bir evde belki... Tek kanallı, siyah-beyaz bir televizyondan, haftada birkaç gün yayın yapılıyor. Televizyon da evlerden ziyade, daha fazla müşteri çekebilmek için kahvehanelerde yaygınlaşıyor... Bizim evde ikisi de yok mesela...

O yıllarda bizim evimizdeki tek mekanik ses, radyo... O da saat 19.00 ajanslarında babama, onun dışındaki zamanlarda bize tahsisliydi. Tam olarak ne zaman başladı bilmiyorum ama hafta içi her gün saat 10.00'da başlayıp 15-20 dakika süren arkası yarın programları, uzun süre gözdemiz olmuştu bizim...

            Kıbrıs Barış Harekâtının yapıldığı günlerde, radyoda "Yunan ordusu Kütahya ve Eskişehir'i işgal edip Ankara'ya doğru ilerlemeye başladı" şeklinde bir haber duydum. Panikle diğer odadaki ablamın yanına koştum. Bu kötü haberi ona yetiştirdim.  "Nasıl olur savaş Türkiye'de yapılmıyor ki" dedi ama belli ki onun da canı sıkılmıştı. Radyonun bulunduğu odaya geçtik. Haber hâlâ devam ediyordu. Büyük taarruz için hazırlıkların başladığından söz ediyordu. Gülerek bana baktı: "bu savaş şimdi değil, eskiden olmuş, sonunda biz kazanmışız" dedi. Sevindim.
            
            Şairliğime açılan ilk kapı

        Okul başladığında Türkçe'den önce matematiği sökmüştüm. Eğer üçüncü sınıftayken, matematikte okulun en iyilerinin dahil edildiği programa beni almasalardı ne okumayı severdim ne de edebiyatı... Olay şöyle oldu: Sabahçıydık, öğlede paydos zili çalınca, herkes evine giderken, biz okulda kalıyorduk. Her gün öğleden sonra, uzman heyetin bize verdiği test kitaplarındaki soruları çözüyorduk. O test, o gün bitiyor, ertesi gün bir başka test veriliyordu. Testlerin hepsi matematik değildi. Hatta belki çoğu değildi. Büyük bir kısmı mantık, şekil, dikkat sorularıydı. Bu iş, Gazi İlkokulunun, merdivenleri elle tutunarak çıkılan, çatı katındaki kütüphanesinde yapılıyordu. Testi erken bitiren öğrenci serbest kalıyordu. İşte o şato gibi kütüphaneye böyle dadandım. Test başlamadan önce veya bittikten sonra bir masal kitabı alıyor, iştahla okuyordum. Bu şekilde başlayan kitap okuma tutkum bir daha da silinmedi. Belki önceleri lüzumsuz, gereksiz şeyler okudum ama onlar bana palet vazifesi gördü. Sanıyorum, okuma alışkanlığı kazanmama ilişkin bu öykü yalnızca benim değil, ait olduğum neslin ortak hikâyesidir.    
        Sahneye de ilk kez o sene çıktım. Aylardan mayıstı. Okulun, sac kemer tavanlı tiyatro salonunda, yıl sonu müsameresi yapılıyordu. Ben de tek kişilik, kısa bir oyun sunacaktım. Heyecanla o anı bekliyordum. Bir ara sordum: “Öğretmenim, ben ne zaman çıkacağım?”  “Hemen gel” demez mi? O sırada, bir sonraki toplu gösteriye hazırlık yapıldığı için sahnenin perdesi kapalıydı. Öğretmen, mikrofonu elime tutuşturdu. İki kanatlı kadife perdeyi hafifçe aralayıp beni öne geçirdi. Bir anda kendimi, gözleri bana odaklanmış kalabalığın karşısında buldum. Seyirciler arasında annemi görünce epey rahatladım. Elimde kocaman bir baston… Bağırıyorum: “Kayıp baston! Kayıp baston!..” Derken, 3-5 dakika sonra oyun bitti. Sıra sahneden ayrılmaya geldi. Ama perdenin birleşme noktasını bir türlü bulamıyorum. Gidiyorum, açılmıyor. Kafam, kadife perdenin kıvrımlarına gömülüyor. Tekrar deniyorum, yine olmuyor. Pileler içinde kayboluyorum. Salon gülmekten kırılıyor. Kendimi çok kötü hissettim. Neyse ki içeriden bir el beni çekip aldı. 

      Gazi İlkokulu deyince, öğretmenimiz Ayşe Çağlıyan'ı hayırla yad etmeliyim. Güzel ve ağırbaşlı bir hanımdı. Sevdirerek öğretir, korkutmadan saydırırdı.

        Ve bir akşam, evde yaramazlık yaparken, annemin söylediği bir çift söz, bana yeni bir ufuk açtı. "Oğlum babana söyle, sana Şah İsmail'i anlatsın, çok güzel anlatır" dedi. Kuşkusuz bu sözü, evi elli altıya veren oğlunun uslu durmasını sağlamak için söylemişti. Annemin o tatlı yüzüne baktım; her zamanki gibi samimiydi. Babamın dizinin dibine çöktüm. Anlatmasını istedim. Önce nazlandı. Yorgunum dedi. Israr ettim. Ve söze girdi. Giriş o giriş... Şah İsmail ile başlayan öykü dinleme seanslarım haftalarca devam etti. Köroğlu, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Ercişli Emrah hikayeleriyle sürüp gitti. Tabii yalnız hikayeleri değil, o muhteşem sesiyle öykülerdeki Türküleri de seslendiriyordu:

               "Kendahar'dan geldim murad almaya,
                Aman Arap aman incitme beni"

            Sanıyorum bu öyküler ve türküler, şairliğime açılan ilk kapı oldu. O öyküleri dinlemeye başladıktan bir süre sonra, Habip Baba Türbesi'nin önündeki seyyar kitapçıya uğramaya başladım. Yaşanmış aşk hikâyelerini alıp okumak için... Yusuf ile Züleyha gibi, Leyla ile Mecnun gibi...

           Çok zaman sonra öğrendim ki, babam o hikâyeleri, İkinci Dünya Savaşı yıllarında dört yıl askerlik yaptığı, Bulgar Hududunda, okuyarak ezberlemişti.

            Bütün çocuklar için zorunlu olan ilkokul beş yıldı. Tek öğretmen tarafından okutulan bu okula, beyaz yakalıklı siyah önlüklerle gidilirdi. Erkek çocukların saçları genellikle üç numarayla tıraş edilir; uzanan saçlar yapılan ikaza rağmen kesilmemişse, öğretmen tarafından derinden makaslanır; üç numaraya vurdurmak kaçınılmaz hale gelirdi. Sınıflarda haftalık tırnak ve mendil kontrolü yapılır, çocuklara temizlik alışkanlığı kazandırmaya çalışılırdı. Okullarda dayak serbestti. Çok vahim bir durum olmadıkça, çocuğunu dövdüğü için öğretmenden şikayetçi olmayı, veliler aklından bile geçirmezdi.  Öğretmenlerin yalnızca derste değil, ders dışında da öğrenciler üzerinde evebeyvne yakın bir ağırlığı vardı. Okulun dışında bile olsa, bir öğrencinin bir yanlış hareketine rastlanmışsa, bu eylemden dolayı, öğretmen ya da idare hesap sorulabilirdi.

           Sosyal derslerin bazı konuları bakımından iki farklı zihin dünyamız vardı: Okula ait doğrular, eve ait doğrular... Mesela, 27 Mayıs okula göre bayram, eve göre yas günüydü. Okulda öğrendiğimiz bilgileri her yerde paylaşabilirdik ama böylesi konularda büyüklerimizden dinlediğimiz bilgilerin her yerde paylaşılmaması gerektiğini de bilirdik. Zaten onlar da bunları bize "kimseye söylenmemek" kaydıyla öğretirlerdi. Babamızın anlattığı bu sakıncalı bilgileri annemiz duymuşsa, "bunları çocuğa anlatma, başını belaya koyacaksın" diyerek genellikle itiraz ederdi. Bu itirazlar karşısında, babaların cevabı da birbirine benzerdi: "Benim oğlum akıllıdır, kimseye bir şey demez." İlk bakışta çok zormuş gibi görünen bu durum, en azından bu konularda bizi ezbercilikten kurtarır, her iki tarafta öğrendiklerimizi mukayeseli bir şekilde düşünmemizi sağlardı.

            İlginç bir örnektir: Henüz ilkokuldayken babamdan şöyle bir öykü dinlemiştim. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ölüm döşeğinde yatan Mareşal Fevzi Çakmak'ın ziyaretine gider. Mareşal, "O'nu içeri almayın. Ben, O'nu üç şartla Cumhurbaşkanı seçtirdim. Verdiği sözlerin hiçbirinde durmadı" der. İsmet Paşa, Mareşal'i göremeden hastaneden ayrılır.

        Emekli bir Genel Kurmay Başkanının, kendisini görmek için hastaneye kadar gelen Cumhurbaşkanına böyle bir şey yapamayacağını düşündüğüm için, inanılması güç olan bu bilgiyi kimseyle paylaşmadım. Yıllar sonra, benzer bir bilgiyi, bir kitapta okuyunca çok şaşırdım. Oradaki anlatım şöyleydi: "Mareşal, Nişantaşı Sağlıkevi'nde yatarken, İnönü ve İçişleri eski bakanı Şükrü Sökmensüer, haber vermeden hastaneye ziyarete giderler. Mareşal'in hemşiresi Nebahat Hanım, doktor tavsiyesi ile ziyaretçi kabul edilmiyor deyince hastane kapısından geri dönerler. Mareşal, 10 Nisan 1950'de ölür."  

 
               Ü
zerine tuz dökülmüş domates

      Bizim çocukluğumuzda, bilgisayar olmadığı gibi elektronik oyuncaklarımız da yoktu. Elektronik oyuncak ne kelime, elektrik bile konfordu. Köylerin yüzde doksanında elektrik bulunmazdı. Benim doğduğum ve 5-6 yaşına kadar içinde yaşadığım Rizekent Köyü de öyleydi. Cereyan yoktu. Elektrik değil cereyan... Çünkü o zamanlar öyle denirdi. Evlerde gaz lambası yakılır; akşamleyin avluya filan çıkılacaksa idare lambası kullanılırdı. Bir de lüks lamba vardı ama o her zaman yakılmaz, sadece eve hatırlı bir misafir gelmişse o zaman yakılırdı. Bizim hatırlı misafirlerimiz şehirden gelen anneannem ve dayımgil olurdu. Halalarım ve teyzelerim pek gelmezdi nedense. Ya da ben hatırlamıyorum.  

        O köy hayatından, öğle saatlerinde çobanların köye getirdiği koyun sürüleri; yün ehramlarını atkı biçiminde başına örtüp, süt sağan yaşmaklı kadınlar; ot yüklü kağnı arabaları, dibek döven delikanlılar, çeşme başında su dolduran kızlar geliyor aklıma... Bir de nadiren köye gelen jandarma jeepini hatırlıyorum. O jeep, muhtar-hafiz eminin evinin önünde durur; içinden, pek tekin bulmadığım üniformalı adamlar inerdi. Onlar, muhtarın evine girdikten sonra jeepe yaklaşmak, fırsat bulabilmişsek, kapısına tutunup jeepin içini izlemek, yan aynalardan kendimize bakmak, eğlenceli gelirdi bize. Evden birisi çıkıp kovuncaya kadar uzaklaşmazdık jeepin yanından... Rizekent deyipte, Havva Bibiden, eşi Faruk Hafiz Emiden söz etmeden geçmek olur mu? Onlar kapı komşumuzdu. Sabah uyanınca, onların evinde bulurdum kendimi... Uzun karanlık avluları, pasin örtülü odaları, ahır sekileri masal gibi gelirdi bana... Komşu demek yavan kalır. Onlar, bizden; biz onlardan birer parçaydık. Öylesine iç içeydik. O insanlar, yıllar sonra tahta atlara binip, dönülmeyen bir attaya gittiler. O güzel insanlara Allah rahmet eylesin.

        Evlerden su da akmazdı. Çeşmelerden taşınırdı. Üstelik suyu olmayan evlerde oturmak bizim köye özgü bir durum da değildi. O dönemde, köylerin tamamına yakını böyleydi. 

        Şehirdeki evlerin genelinde elektrik ve su vardı ama cereyan çok sık giderdi. Öyle ki, Kavak Mahallesi'ndeki evimizde, haftanın üç-dört akşamı cereyansız kaldığımız olurdu. Bu yüzden ev ödevini yapmayan öğrenciler için, "öğretmenim elektrik yoktu, o yüzden yapamadım" demek matbu bir mazeret haline gelmişti. Tabii, öğretmenlerimiz de bunu yutmaz, "gündüzden yapsaydın" diye çıkışırlardı.

        Futbol dışında, yakan top, birdir bir, uzun eşek, simmenek, papel, aşık atmak, gındıllik sürmek gibi her yaşa göre değişen oyunlarımız vardı. Birbirimizle güreş tutar, boks yapar; bazen de kavga ederdik elbette. Daha küçükken, küsmek için serçe, barışmak için şahadet parmağımızı kullandığımız olurdu. Hayatımıza yeni yeni giren filmler, televizyon dizileri ve daha çok sinema önlerinde satılan foto romanlar, yavaş yavaş oyun alışkanlıklarımızı da değiştirdi. Lâla Paşa Camii'nin hemen yanında bulunan Doğu Sineması'nda izlediğimiz tarihi filmlerden sonra, o zamanlar metruk bir halde olan Yakutiye Medresesi'ni bir film platosu gibi kullanıp, tahta kılıçlarla birbirimizle savaştığımızı; mahallede, naylon tabancalarla kovboyculuk oynadığımızı çok iyi hatırlıyorum.

        Her nesil, bir önceki neslin hafızasıyla yetişiyor. Onların ezberiyle şekilleniyor. Benim annem ve babam, seferberlik neslinin çocuklarıydı. Atın dışkısından arpaların seçilip yendiğini dinlemişlerdi büyüklerinden... Kendileri de İkinci Dünya Savaşı yıllarında karneyi ve yokluğu yaşadıkları için, kanaatkâr olmayı düstur edinmişlerdi. O yüzden annem, kuru sebze haline gittiğimizde, un, şeker, bulgur, pirinç gibi dayanıklı gıda maddelerini olabildiğince çok alır; gelmesinden korktuğu zor günler için bir kısmını evde saklar; "her şeyin dibini getirmeyeceksin" derdi. Onların bu ezberi bizim hayatımızı da ciddi şekilde etkilemiştir.

        Sebze, meyve yılın her mevsiminde olmaz, en çok sevdiklerimizi yemek için mayıs sonunu beklememiz gerekirdi. İlk gelenler de oldukça pahalı olurdu ya da bizim satın alma gücümüz oldukça düşüktü. Ama meyveler de meyve olurdu ha... Genetiği değiştirilmiş ya da hormonlanmış meyve diye bir şey yoktu. Hepsi birbirinden lezizdi. O yıllarda, pide ekmeğine katık yaptığım, üzerine tuz dökülmüş bir domatesin tadını ömür boyu unutamam mesela... Bugüne dek, hayatın diğer alanlarında büyük bir tekâmül sağlanmış olsa bile, damak tadımızın çürüdüğünü, buna bağlı olarak sağlığımızın bozulduğunu söylemem, herhalde çokbilmişlik sayılmaz.

        Yaz tatillerinde, ailelerin genellikle çocuklarına Kur'an öğretmek gibi bir gayreti olurdu. Çıraklığa gitmeyen çocuklar, camiiye ya da evlerinde ders veren hocalara giderdi. Hocaya, kızlar başlarını örterek, bazı oğlanlar da namaz takkesi takarak giderlerdi. Ellerinde suparalar olurdu.  Söylemeden edemeyeceğim, suparanın ne demek olduğunu Erzurum dışında pek bilen yoktur. Supara, elif cüzü demektir. Kur'ana geçmiş olan çocuklar hem daha itibarlı, hem daha havalı olurdu. Hoca bütün öğrencilere yetişemediği için kidemli öğrenciler, kıdemsizleri takip ederdi.  Bu durum, verimliliği düşürürdü elbette. Ama yine de, "elif bir üstün, elif bir esre, elif bir ötür" şeklinde, birbirine karışan seslerin çocuk ruhlarımıza çok iyi geldiği söylemeliyim.

        Esasen ilk dini temayülüm, henüz 2-3 yaşındayken annemin ve babamın namaz kıldıklarını fark etmemle başladı. Onlar namazdayken, önlerinden geçerdim. Onlar da kızdıklarını belli etmek için, o ayeti yüksek sesle okurlardı.  Bu durum hoşuma gider; o sesi bir daha duymak için, tekrar geçerdim. Ablalarımdan biri varsa, beni tutup alıkoyardı...  Sonraki yıllarda onları rahle başında Kur'an okurken izlemek müthiş huzur verirdi bana... O deruni sessizlikte, annemin vecde gelip, biraz daha yüksek sesle okuduğu ayetleri kolayca ezberlerdim: "Meracelbahreyni yeltekıyani. Beynehuma berzahun la yebğıyan. Febieyyi alai rabbikuma tukezziban."

    Çocukluğumun keyifli hatıralarından biri de yaz aylarında annemlerle banliyö trenine binip Hasankale'ye veya Ilıca'ya pikniğe gitmek olurdu. Yanıkdere'ye yaklaşırken öten düdüğü ve yaydığı duman hafsalamadan gitmeyen buharlı trene, banyo treni denirdi. Bu adın, gidilen her iki yerde kaplıca olmasından kaynaklandığını sanırdım. Meğer öyle değilmiş. Erzurum insanın yabancı kelimeleri Türkçeleştirme konusundaki istidadından kaynaklanıyormuş.
    
             O gecenin adı

    
       Erzurum'un namına yakışır kışları vardı. Kar, daha çok geceleri yağardı... Sabahleyin, Sanayii Mahallesi'ndeki evimizden çıktığımızda, her tarafın bembeyaz kar altında kaldığını görürdük. Dizlerimizin üzerine kadar çıkan karlara pata çıka giderdik okula. Sabahleyin tıka basa dolu otobüsün, pencere kenarında bir yer bulabilmişsek, küçücük bir delikten dışarıyı görmek için nefesimizle eritirdik camın buzunu... En sert kışı, ortaokul ikinci sınıf öğrencisiyken yaşadım. 1979-1980 eğitim yılı yani... O kadar soğuktu ki, şubat tatili 15 günden 45 güne çıkarılmıştı. Rivayete göre, o kış birkaç gece hava sıcaklığı -50 dereceye kadar düşmüş ama halkta panik meydana gelir, dışarıdan şehre erzak filan gelmez diye basına bu bilgiyi -40 diye vermişler.

           Üşümeyelim diye tatil yapmışlardı ya... Bizi evde tutmak ne mümkün? Sabah 10-11 gibi evden çıkıp, akşama kadar karlar üstünde top oynardık. Bir akşam eve dönerken soğuktan tirtir titrediğimi, dilimin tutulduğunu hatırlıyorum. 22 yıldır uzağına düştüğüm Erzurum'da yine öyle kışlar yaşanıyor mu bilmiyorum ama kırk yıllık dostlarım Fevzi Çakmak, Hanifi İspirli, Muzaffer Batur ve daha niceleriyle olan samimiyetin o karlar üstündeki oyunlar sırasında başladığından eminim...

            Öğrenim gördüğüm, Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu o zamanlar havuz başı civarındaydı. 1980'de yalnızca hayatımın en sert soğuğunu değil, siyasi anlamda iz bırakan iki olayını da o yıl yaşadım. Gün Sazak'ın öldürüldüğü 27 Mayıs sabahında, okulda bir-iki ders boş geçti. Ardından, kim olduklarını bilmediğimiz gençler tarafından, sınıflarımız boşaltıldı. Sessizce evlerimize gönderildik. Bu olay, hangi ellerin yönlendirdiği, bugün hâlâ izaha muhtaç olan siyasî olayların, ortaokulları da etkisi altına aldığını gösteriyordu. Yeni cumhurbaşkanı seçilemiyor; ülke, her gün yeni ölüm haberleriyle çalkalanıyordu. Bu haberler bizi vaktinden önce olgunlaştırıyor; anne ve babalarda derin bir endişeye yol açıyordu. Gençlerse alabildiğince cesur ve bir kadar kararlı görünüyorlardı.

        Aylardan ramazandı. Bir gece sahurumuzu yapıp, Yenişehir'in ilk konutları olan, imar-iskân evlerinin inşaatına gitmek üzere babamla birlikte yola çıkmıştık. Ellinci yıl kışlası yakınında jandarma bizi durdurdu. "Asker yönetime el koydu. Sokağa çıkma yasağı var, evinize geri dönün" dedi. Babamın "benim ne işim var yönetimle, ben işe gidiyorum" demesini bekledim. Güngörmüş adam, öyle yapmadı... Canı sıkkın bir vaziyette geriye döndü. Ben de onu takip ettim çarnaçar. O gecenin adı tarihe 12 Eylül olarak geçti. Ülkenin gündeminden bir daha da düşmedi. O tufanın bıraktığı enkazı, yıllar sonra okuyarak öğrenebildim. 

         Kuşkusuz her öğretmenimin üzerimde çok hakkı vardır. Ama ortaokuldan bir öğretmen seç deseler, aklıma ilk önce matematik öğretmenim Fakrullah Komlu gelir. Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. İki veya üç koyu takım elbisesi vardı. Hep onları giyerdi. Ama o kadar özenliydi ki, hiç ütüsü bozulmazdı. Ne de üzerinde bir leke olurdu. Çözdüğü problemlerle tahtayı inci gibi dizerdi. İlginçtir, tebeşir tozu bile sıçramazdı üzerine... İnançlı bir adam olduğunu çok sonra keşfedebildim. Çünkü dersin dışında bir konuya kolay kolay girmezdi. Yıllar sonra Tortum'da karşılaştık. Yine aynı titizlik, yine aynı abide...

           Erzurum Lisesi şehrin gözdesiydi

      1981 güzünde başladığım Erzurum Lisesi, o yıllarda Erzurum'un en itibarlı lisesiydi. Tarihi binası, saltanatlı geçmişi ve yetkin öğretmen kadrosuyla bu şöhreti layıkıyla hak ediyordu. Mezun olacağımız sene yapılan üniversite imtihanlarında 46 kişilik sınıfımızdan 41'inin üniversiteye yerleşmesi ve benim hiç dershaneye gitmeden ilk tercihim olan Marmara Üniversite Hukuk Fakültesini kazanmış olmam, lisenin kalitesini göstermesi bakımından bir fikir verebilir belki... Öyle ki, hangi branşa bakarsanız bakın, ülkenin parlak simaları arasında, o yıllarda Erzurum Lisesi'nden mezun olanları görmeniz mümkündür. 

        Bu başarının arkasında kimler vardı? Bu sorunun cevabına, Okul Müdürümüz Necip Çadırcı'dan başlamak lazım herhalde... Karizmanın boyla posla alakalı olmadığını gösteren demir leblebi... Senelerce okulun namı diğer adı diye anıldı. Bunu her haliyle hak ediyordu. Allah rahmet eylesin. Unutulmaz hocalardan biri Edip Kılıç'tı. Hem çok saygın hem de işinin ehli... Fiziği öylesine iyi öğretmişti ki, üniversite imtihanında kendimi Edip hocanın dersinde sandım. Fizik soruları o kadar kolay, o kadar tanıdık geldi. Peki onun dersi kolay mıydı? Hayır asla... Ağırlığını o kadar güçlü bir şekilde üzerimizde hissettirirdi ki, bir anı bile kaçırılmadan izlenen macera filmi gibi takip ederdik dersi... O yılların lisesinden geçip de Mukaddes hocadan “et beyinli” azarını işitmeyen öğrenci yoktur. Ama öğrencilerine verdiği emek nedeniyle olsa gerek ki, hiçbir öğrenci bu hatırasını paylaşırken hocaya garaz duymayı aklından geçirmez.  Din dersi öğretmenimiz Necati Selimoğlu. Öylesine muhteşem bir şey yaptı ki, ömür boyu unutamam. Hayatı, üniversite sınavından ibaret sandığımız son sınıfta, bize büyük imtihanda lazım olacak bir kapı açtı. Vedduha'dan aşağı olan bütün sureleri ezberletti. Bunu yaparken de "biliyorum, şimdi zor gelecek ama ileride faydasını görürsünüz" demişti. Aynen dediğiniz gibi oldu hocam, faydasını görüyorum hem de çok.

         Ve matematik hocam Erdoğan Sert... Soyadı gibi sert bir adamdı... Belki bazılarına göre delidoluydu ama delikanlı bir adamdı. Tuttuğu adamı eliyle değil, yüreğiyle tutardı. Yalnız matematiği değil, hayatı öğretirdi. Meslek tercihimi o belirledi.

        O yıllarda, futbol en gözde oyunumuzdu. TRT'de yayınlanan, Beyaz Gölge adlı dizinin tesiriyle, basketbol da epeyce yaygın hale gelmişti. Sinemalarda oynatılan uzak doğu filmleri, kung fu, karete gibi dövüş kurslarına gidenlerin sayısını da artırmıştı; tıpkı daha önceleri Muhammed Ali'nin boksa ilgi duymamızı sağladığı gibi... Öyle ki, "kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım" deyimini bilmeyenimiz yoktu... Bütün bunların yanında biz, bir grup arkadaşla, fikir ve edebiyatla da yakından ilgilenmeye başlamıştık. Okuyor; şiir ve öyküler yazıyor, hararetle tartışıyorduk. Necip Fazıl, Cemil Meriç, Peyami Safa gibi isimler bu yıllarda girmişti hayatımıza... Darbe ortamının sessizliğinde ulaşabildiğimiz düşünce adamlarının sohbetlerine gidiyor, onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk. Ürünlerimizin yayınlandığı dergi ya da mahalli gazetelerde ismimizi görmek, bizi ziyadesiyle mutlu ediyor; o heyecanla bizi bekleyen geleceği şekillendirmek için hudutsuz hayaller kuruyorduk.

        Kız-erkek ilişkileri oldukça mesafeliydi. İstisnalar dışında paylaşım çok az olur; okul dışında nadiren bir araya gelinir; ortak oyun pek oynanmazdı. Bir delikanlı, bir kıza âşık olmuşsa, varlığını belli etmek için, bir süre onu uzaktan takip ederdi. O sevda karşılık bulmuşsa, uzaktan uzağa bakışırlardı. Sevenlerin beraber gezmesi, birlikte görülmesi sık rastlanan bir görüntü değildi. O yüzden olsa gerek, her aşkta mektupların ayrı bir yeri vardı. Her satırı inci gibi dizilir; sayfalar baştan sonra hasretle örülürdü.
              
              Bu şehir benim anam ve babam

            1984'te yüksek öğrenim nedeniyle ayrıldığım Erzurum'a, dört yıl sonra geri döndüm. Çocukluk çağından gençlik çağına giren insanların siması nasıl değişirse, işte öyle değişmeye başlamıştı Erzurum... Adnan Menderes Bulvarı, Çaykara Caddesi açılmış, Yenişehir ve Dadaşkent boy vermeye başlamıştı. Şimdi Yakutiye Belediyesi olan bina adliyeydi. Orada başladı meslek stajım... O dönemde şehrin tek ofset gazetesi olan Milletin Sesi'nde köşe yazıları yazmaya başladım. Rahmetli Kemal Alyanak'ın, yetmişini aşkın yaşına rağmen, her gün, traşlı ve kravatlı olarak geldiği gazetede; Enver Konukçu tarihî, Hanifi İspirli edebî, Talat Uzunyaylalı siyasî yazılar yazıyordu. Karçiçeği Dergisi'nde, Nurullah Genç, Nazir Akalın, Mehmet Emin Alper ile birlikte birçok şair arzı endam ediyordu. Yolu, o dergiden geçenlerden biri de bendim.

          Adliyenin yanı başındaki, Huzur Kıraathanesi, entelektüellerin buluşma adresiydi. Oranın varoluş nedeni satrançtı ama gelenlerin elinde kitap eksik olmazdı. Satranç ustalığının yanında, Fuzulî'den Âkif'e, Kutup'tan Marks'a kadar herkes konuşturulurdu. Bolca isim saymak mümkün ama benim orada tanıştığım ve bir daha da ayrılmadığım, Orhan Bozdemir, Ümit Turgut ve Yunus Berkli'yi anmadan geçmem ne mümkün... Huzur bizden sonra kapandı belki ama o yürekli insanlar, yıllar yılı huzurevim oldular. Ne zaman gökkubbemde hava kararsa birer yıldız gibi ilkin onlar görünür. Aynı ruhtan yücelen bir nice unsur gibiyiz; onca can içre biriz, sonsuza yansır gibiyiz.   

            Ve Fevzi Çakmak... Senelerin ardından İbrahimpaşa Camii'nin önünde karşılaştık. Hasretle kucaklaştık. Çiçeği burnunda bir mühendisti. Aradan yıllar geçti. O muhabbet hiç azalmadı. Adının hakkını gönüller fethederek ödeyen kardeşim... Dost yolunda nistliği ondan öğrendim.       
       
1993'ten beri yalnızca tatillerde gelebildiğim şehrin kalbi, benim için şimdi Abdurahman Gazi Mezarlığında atıyor. Zira, babam Halil Usta'yla, annem Kadirye Hanım orda yanyana yatıyor. Ne zaman Erzurum desem, aklıma ilk önce onlar düşüyor. 

Çünkü bu şehir benim, anam ve babam...                 


(*) Bu yazı, "Hatıralardaki Erzurum" adlı kitapta yayınlanmıştır.

14 Ocak 2016 Perşembe

Bu Kapıdan


Yorgun dalgalar gibi dönüyorum kıyıdan,
Balık ağları beni çekiyor bu kapıdan;
Varamadan kaybolan nirvana yolcusuyla
Vurgun yemiş güvercin sekiyor bu kapıdan.

Gözyaşları suluyor, Katin ormanlarını,
Ve dünyadan bihaber dans ediyor Matilda.
Hem gidip hem ağlayan nazlı gelinler gibi,
Tarih bizden izinsiz geçiyor bu kapıdan.

Yer mi kayıyor yoksa zaman mı savruluyor?
Daha kaç yıl sürecek bu dinmeyen fırtına?
Şu karanlık geceyi anlamlı kılan yıldız,
Kendini de yakarak göçüyor bu kapıdan.

Bir kapı kapanmadan öbürü açılmazmış,
Bütün kapılar sana çıkıyorsa neyleyim?
Cemşit olup şaraba ülfet etmedim ama
Sarhoşluk gelip benle içiyor bu kapıdan.

Bilmediğim bir dilin alfabesi gözlerin,
Bir türbenin içinde teslim alıyor beni;
Işığından zindanı mahrum kılan sevgili,
Kendi geleceğini seçiyor bu kapıdan.

Bir ay kadar susuzum, aynalar küskün bana,
Kimse bakmaz yüzüme, tek annem düşkün bana,
Sözdeki sebatıma bel bağlayan yalnızlık,
Kıyametlik bir ömür biçiyor bu kapıdan.

Mehmet Taştan

11 Ocak 2016 Pazartesi

Ben Geldim Baba

   
  
      - Rahmetli Babam Halil Taştan'a -

Hani sorardın ya her gelişimde,
Yaşadığım o şehrin, suyunu, ekmeğini..
Hangi yollardan geçip, nereden geldiğimi...
Bu gün niye suskunsun, hiçbir şey sormuyorsun;
Yoksa artık oğlunu merak etmiyor musun?

Senin için aklımda tuttuğum şeyler oldu;
Vadilerde gizli gizli ağlıyordu yeryüzü,
Nehirlere asılmış gerdanlıklardan geçtim.
Ne bir ışık vardı, ne bir haberci
Orta çağdan zifiri, karanlıklardan geldim.

Senin sohbetlerini okudum kitaplarda,
Her kıssaya, bir hisse düşen öykülerini...
Hakkın, masal kuşuna dönüştüğü dünyada
Dilime dolayarak mahşer türkülerini,
Hasretle yıkanmış yollardan geldim.

Evkâfın melâlini anlattığın sırada,
“On dokuz yıl” deyişin bu gün gibi aklımda,
Pirkoplu kulesinden, at sırtında dönüşün,
Ali derken, Hayber'i görür gibi oluşun...
Şimdi erdin mi orda, dostlarınla murada?

Bu gün niye suskunsun, hiçbir şey sormuyorsun...
Boraltan Köprüsü'nde buz kesildi vücudum,
Nuşirevan'da seni, kapıda beni gördüm;
Bir teşehhüt miktarı sükût ettikten sonra,
Yerinden doğrularak, konuşmayacak mısın?

Başbaşa konuşuruz diye cumadan önce,
Kimseye söylemeden, yalnız başıma geldim.
Danışmak istediğim çok şey birikti ama
Biliyorum boş sözler, hoş görülmez orada
Yüz çevirme, Kelâm-ı Kadim'le geldim baba.

Mehmet Taştan


Fotoğraf: Burcu Gören 

13 Aralık 2015 Pazar

Şiirin Neresindesiniz? / Mehmet Taştan

Şiirle ilgilenip de modern Türk şiirinin kurucusu sayılan Yahya Kemal'in, hiç evlenmediğini, çoluk-çocuğa karışmadığını bilmeyen yoktur sanırım. Hayatı boyunca ev-bark sahibi olamayan ve hasta yatağında, bunun acısını, çok dramatik bir şekilde dillendiren şair, ömrünün 16 yılını, İstanbul'da bir otel odasında geçirmiştir. Bunda, Paris'te yaşadığı yıllarda gördüğü sanatçıların, yaşam tarzının etkisi var mıdır, bilmiyorum. Ama o dönemde, Parisli sanatçılar da böyleydi. Butik otellerde yaşayıp, kafelerde yazıyorlardı. 

Örneğin, Aragon'un şairliğiyle özdeşleşen Elsa, Moskova'da âşık olduğu bir subayın elinden tutup Paris'e geldiği zaman böyle yapmıştı. Kentin büyüsü kocasından daha çok etkilemişti O’nu. İki yıl içinde eşinden boşanan Elsa, dönemin entelektüellerinin yaptığı gibi, butik otellerde yaşamaya, kafelerde yazmaya başlamıştı. Bu yaşam tarzıyla, sanat ve edebiyat çevrelerinde saygın dostlar edinmiş, Mayakovski'yi, Çehov'u Fransa’ya o tanıtmış, “Beyaz At” isimli eseriyle Goncourt Ödülü'nü alan ilk kadın yazar oluvermişti.

Mayakovski tanıştırdı, Elsa'yla Aragon'u... Ve zaman, Elsa’nın gözlerinin güzelliği önünde diz çöktü... Bir daha da hiç ayrılmadılar… Aragon, altı hektarlık bir ormanın içindeki, eski bir su değirmenini satın aldı, eşi için. Değirmeni, iç mimar Elsa’nın zevki döşedi ve bir sanat evine dönüştürdü. Sonra, kimler geçmedi ki o evden... Picasso’dan Nazım Hikmet’e kadar... İki sevgili, o evde yaşayıp, orada öldüler. Şimdi o değirmenin bahçesinde yan yana uyuyorlar. 

Şairliği gibi, yaşam tarzı da dönemin Fransız üslubuna benzeyen Yahya Kemal'in kaldığı Park Otel'e, otel deyip de geçmemek lazım. Tıpkı ağır konuğu gibi, Park Otel'in de okurken insanı etkileyen bir tragedyası vardır. İtalyan Büyükelçilik konutu olarak inşa edilen bina, birçok maceradan sonra otele dönüştürülmüş, Atatürk'ten, İngiltere Kralı VIII. Edward'a; güzelliğiyle bir kralı tahtından eden Wallis Simpson'dan, Adnan Menderes'e kadar birçok ünlü simayı ağırlamış bir mekân... Yaşlandıktan sonra gözden düşen, salonların şuh kadınları gibi, Park Otel de, 1960 yıllarda yeni yetme hem cinsleri karşısında ilgi odağı olmaktan çıkmıştır. 1979'da kapanan otelin binası sonraki yıllarda yıkılmış, arsası üzerine inşa edilen gökdelen, yıllarca süren imar kaynaklı bir hukuk sorununa konu olmuştur. 

Şair, Celile'yle yaşadığı o fırtınalı aşkın hatırlarını hep bu otelde yad etmiştir. 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da vedalaştığı Celile'nin, göğsündeki çiçekten koparıp verdiği, iki yaprağı bir zarfın içinde ölene dek bu otelde saklamıştır. Celile için yazılmış olmasına rağmen, ölüm temasıyla anılan, “Sessiz Gemi” şiirini, kim bilir ne kadar çok terennüm etmiştir, O'nu hayal ederek:

          Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler,
          Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...

Çağının iki büyük şairinden Yahya Kemal'in sevgilisi, Nazım Hikmet'in annesi olma ayrıcalığını yaşayan Celile hanımın, yıllar önce söylediği sözler, acaba ne sıklıkla kalbinde acıya, genzinde sızıya dönüşüyordu: “Ellerim ve kalbim hep sizinle kalıyor; yokluğunuzda kanadı kırılmış bir kumruya dönüşüyorum. Gelişinizle kanatları kırık kumrunuza can verdiniz efendim” 

165 numaralı otel odasında yalnız kaldığında hep Celile mi geliyordu şairin aklına? Onunla yaşadıkları, ona söyledikleri… “Ben meydanda saklıyım, sen tenhada aşikâr... Gözleriniz bereketli bir kestane ormanına benziyor, elanın bu kadar yoğun ve korkusuz çeşidini hiç düşünmemiştim... Sen ve şiir muhteşem bir lezzet terkibi oluşturuyorsunuz... Kim bilir, bir uykuya seninle dalmak ne güzeldir... Hangi mevsimde bakarsam bakayım, senin gözlerinde mevsim hep yaz...”

Şiirleri gibi, sevgilisine söylediği sözler de edebiyat tarihine geçen, hatta romanlara konu olan Yahya Kemal'in, başka konularda yazdığı şiirlerde bile Celile'yi bulmak mümkün. Mesela, Üsküp için yazdığı “Kaybolan Şehir” adlı şiir, buram buram Celile kokmaktadır:

          Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
          Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

Elbette ki usta şairin hayatında yalnızca geçmişin hatıraları yoktur. Orada düşünür, orada yazar, dostlarıyla ve şiir severlerle orada buluşur. O'nu her zaman, otelde görmeye alışık olanlardan biri, ortalarda görünmediği bir günün akşamında sorar:

– Üstad bugün ne ile meşguldünüz, görünmediniz?
– Bir şiir üzerinde çalışıyordum.
– Bitirdiniz mi?
– Hayır! Sabahleyin bir virgül koymuştum. Akşama kadar düşündüm, onu da beğenmedim, sildim.

İlk bakışta latifeymiş gibi görünen bu cevap, aslında onun şiire bakışının hulasasıdır. Öyle ki, devrinin liderlerinden itibar gören bir şair olmasına rağmen, hayatı boyunca hiç şiir kitabı yayınlamamıştır. Çünkü yazdığı şiirler üzerine sürekli düşünmekte, beğenmediği bir mısra senelerce aklında kalmakta, kusursuz hale geleceği günü beklemektedir.

Üstelik bu mükemmeliyetçilik yalnızca Yahya Kemal'e özgü bir durum da değildir. Cumhurbaşkanları ve başbakanlar yetiştiren şair olarak tarihe geçen Necip Fazıl da şiir işçiliği konusunda oldukça titizdir. “Şairlik yalnızca kabiliyet meselesi değil, yapılan işin idrakinde olmaktır” der ve sanatı üzerine düşünmeyen şairi, kuyruğuna basılınca inleyen canlıya benzetir. Yayınlanmış olsalar bile, eksik bulduğu şiirler üzerinde düzeltme yapmaktan çekinmez. Hatta çoğu zaman daha ileri gider ve beğenmediklerini imha eder. Kendisiyle olan bağını koparabilmek için tanımadığı, bilmediği bir çöplüğe attığı bu şiirlerin, kitabına aldıklarından çok olduğunu söyler.

“Ben sana mecburum” şiiriyle dillere pelesenk olan Attila İlhan'da da yazdıkları üzerinde düşünmek, beğenmedikleri üzerinde değişiklikler yapmak vardır. “Tarz-ı Kadim” şiiri, bunun bariz örneklerinden biridir.

Sadi'den Lamartin'e uzanan zengin bir üstatlar kadrosuyla şiirin kapısını aralayan Mehmet Akif ise, yalnız kendi şiirlerindeki hataları düzeltmekle kalmaz; başka şairlerin şiirlerini de hatadan arındırarak okur. Mesela, “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirin sonraki baskılarında üç farklı mısrada tashih yapmıştır. Yine Hamid'in, “sahrayı şebih edip mesile” mısraını, okuma kolaylığı sağlamak için, “sahraları döndürüp mesile” şeklinde düzelterek okur.

Kuşkusuz, bu ustalardan hiçbiri lalettayin yazmıyordu. Yaşadıkları çağın en ileri seviyesinde entelektüel donanıma sahiplerdi. İyi birer gözlemciydiler. Türkçenin bütün inceliklerine vâkıf olarak çıktıkları şairlik yolculuğunda, şiir yazarken, sahip oldukları bütün müktesebatı kullanıyorlardı. En iyiyi, en güzeli, mükemmeli yakalamak için adeta çırpınıyorlardı. Bir taş ustası sabrıyla ve bir kuyumcu titizliğiyle varıyorlardı bir şiire. Buna rağmen ortaya çıkan eser içlerine sinmemişse safra kesesinde taş olan hasta gibi sancı çekiyorlardı. Ta ki o bozukluğu giderinceye, o taşı düşürünceye kadar...

Bir şairin hayatından esintilerle başlayıp, usta şairlerin varoluş sürecine evrilen bu yazı, sonunda bizi şu soruya götürüyor:

Mücevherle dolu sanat mağarasına giden o tünelde, bugün itibariyle, Ferhat gibi gürz sallayan kaç şair kaldı acaba? Yoksa bedeli ödenmemiş hayatlarda derinlik mi arıyoruz

 

5 Kasım 2015 Perşembe

Postmodernizm ya da Şiirin İflası / Mehmet Taştan

Şiir yazmak, şiir üzerine düşünmeyi de zorunlu kılıyor elbette. Bu nedenledir ki, başından beri şiire ayırdığım zamanın büyük bir kısmı, şiir okumak ya da şiir üzerine düşünmekle geçer. Bu alışkanlıkla, sayfaya şiir biçiminde aktarılmış, hiçbir metnin, hiç de yoksa birkaç satırını okumadan geçmem... Sonuna kadar okuyup okumayacağıma ise o ürünün albenisi karar verir... Otuz yılı aşkın bir süredir devam edegelen bu okumalar sırasında, çok beğendiklerim de olmuştur; şiir olarak var olmayı hak ettiğini düşündüklerim de... Ancak birkaç istisna dışında severek okuduğum şiirlerden hiçbirinin yeni dönem şairlere ait olmadığını esefle fark ediyorum. Dergilerde böyle, kitaplarda böyle, antolojilerde böyle... Üstelik bu ürünler, şöyle kıyıda köşede kalmış amatör çalışma değiller... Modern Türk şiirini temsil eden ya da ettiği iddiasında bulunan edebiyat çevrelerinin ortak beğenileriyle ön plana çıkmış ürünler... Ama bir türlü şiir tadı vermiyor insana... Tat... Bir dönemin şiiri üzerine kıymet hükmü oluşturabilmek için kullanılabilecek en kötü ayraç... Siz, bir şiirden tat almayabilirsiniz ama tat alma duyunuzla şiir kalitesini belirleyemezsiniz. O halde, tat alma duyunuzun kıstasları nelerdir? Doğru soru bu, değil mi? 

Bu şiirlerde arayıp da bulamadığım nedir? Kendi mahallelerinin çocuklarını parlatma gayretiyle "yüzyılın şairleri" adıyla çıkarılmış antolojilerdeki son otuz-kırk yılın ürünleri, edebiyat dergilerinde, şiir yıllıklarında yayınlanan onca şiir, niye ruhumda en küçük bir esinti meydana getirmiyor? Nedir bunun sebebi? 

İşte bütün bunlar üzerinde kafa yorarken, geçende ülkemizin hatırı sayılır bir edebiyat dergisinin öncü şairlerinden biriyle buluştum. Sohbetin bir yerinde, onun masasında duran bir kitaptan herhangi bir sayfayı açıp okuduğum bir şiiri kendisine uzattım. O şiirde ne anlatıldığını ya da ne anlamamız gerektiğini sordum. Bunu söylerken de muhatabımın, hiçbir bilgelik ve derinlik içermeyen o metin üzerinde yorum ya da analiz yapmasını beklemiyordum. Çünkü, boyanın tuvale gelişigüzel serpilmesi gibi, birbiriyle ilgisiz kelimelerin alt alta yazıldığı metinden bir tema oluşturmak, bir ana fikir çıkarmak mümkün görünmüyordu. Muhatabım da bu durumun farkına varmış olacak ki, bir zekâ oyunuyla beni savuşturmaya çalıştı. Temasıyla ilgili hiçbir değerlendirmeye girmeden, şiiri basit bulduğunu, kendisinin daha karmaşık anlatımları tercih ettiğini söyledi. Sorun tam da buydu, derin görünsün diye suları bulandırmak... 

Türk şiirinin duayenleri Mevlâna, Yunus Emre sözün derinliğinin saflığında olduğunu biliyor ve öyle söylüyorlardı. Yalnız onlar mı? İkinci yenicilere gelinceye kadar şairin ne dediği belliydi. Kullandığı bir kısım kelimeleri bilmemek ise, bir sözlük meselesiydi. Bunun dışında, şiirin ne dediğini anlama, temasını çözme sorunu yoktu. Teşbihleri, telmihleri bilmeseniz bile, şiirin duygusuna nüfuz ederdiniz. Aruz ve hece adlı iki ayrı ana damardan beslenen ve kinayesinden cinasına kadar zengin bir söz sanatı kadrosuna sahip bulunan Türk şiiri, ilk ciddi kırılmayı ya da cılızlaşmayı serbest şiire geçişle yaşadı. Orhan Veli'yle özdeşleşen bu yeni akımla Türk şiiri, eski Türkçeden, vezinlerden ve söz sanatlarından uzaklaştı. Sermaye olarak, elinde dil devrimiyle sadeleştirilmiş bir sözlükle gündelik hayatı anlatmak kaldı. Ancak vezni yıkan bu hareket, kelimelerde "yeniyi" tercih ederken, dilin yapısına müdahale etmedi. Vezinle birlikte eski sözlüğe reddiye olarak doğduğu için, şiirin melodisini bozdu ama Türkçe'nin söz dizimini (sentaks) korudu, dilin yapısıyla uğraşmadı. 

Dilin yapısına, yani şiirdeki söz dizimine ve anlam bütünlüğüne müdahaleyi ise 1950'lerde ortaya çıkan ikinci yeniciler gerçekleştirdi. Edip Cansever ve arkadaşlarının önayak olduğu bu savruk söyleyiş, "entelektüel şiir" imajıyla servis edildi ve kabul etmek gerekir ki hedeflenen kitlede de şu ya da bu şekilde belli bir karşılık buldu. Yalnız klasik sanat unsurlarını değil, beraberinde dilin mimari ve melodisini de dışlayan bu akım, şiir adına son elli yılın ana belirleyicisi olarak merkeze oturdu. Geniş halk yığınları bakımından olmasa bile, yerleşik kabullerden uzaklaşmayı marifet zannedenlerin, bu şiire gösterdiği rağbet, "modern şiir zevki budur" şeklinde bir algıyı dayattı. 

Bu yeni akım, yazdığı şeyin hakkını ve hesabını verecek kadar derin bir şiir vukufiyeti bulunan ustaları sarmalına alamasa da modern Türk şiiri adına son yarım asrın ana belirleyicisi, yeni kuşak şairlerin de umumiyetle yol göstericisi ya da en azından ana etkileyici oldu. Böylece şiirimiz yalnızca, Türkçenin mimarisini ve melodisini terk etmekle kalmadı; yüzyıllar boyunca taşıya geldiği söz sanatlarıyla birlikte, manadaki derinliğini ve söyleyişteki saflığını da kaybetti. Bu kaybediş, bir virgül için sabahtan akşama kadar düşünen şairlerin yerini, zamansız gelen misafire omlet yaparcasına şiir yazıp servis eden insanların doğmasına yol açtı. 

Anlaşılmazlığını okuyucunun yetmezliğine tahmil ettiği için kimsenin "kral çıplak" diyemediği bu şiirler, yalnız söyleyiş biçimi itibariyle değil, poetikası itibariyle de flu ya da karanlıktı. Öyle ki, bu şiire ilişkin manifestolar, kendi dilini yaratmak, anlak, izlek gibi toplum zihninde karşılığı bulunmayan sözlerle doluyordu. "Postmodern şiir fenomeni, şiir kamusunun henüz sınırlarını ve muhteviyatını yeterince tefrik edebildiği bir tanıma sahip değil" ifadesinde olduğu gibi birbiriyle ilgisiz kelimeler aynı cümlede zoraki tutuluyordu. Ama cümlenin ne dediğini anlamak hemen mümkün olmadığı için tekrar tekrar okumak gerekiyordu. 

Onlara göre mısra devri kapanmıştı, şimdi şiire bir bütün olarak bakma zamanıydı. Oysa şiir mısralardan, mısra onu şekillendiren kelimelerden oluşur. "Yasemin" kelimesindeki bütün sessizlerin yumuşak, seslilerin kalından ise inceye doğru giden bir ahenk oluşturduğuna dikkat etmeden bu sözdeki güzelliğin sırrını keşfetmek mümkün değildir. Türkçede binlerce kelimede var olan bu insicamı görmeden kusursuz mısraya varılması beklenemez. Hakkı İbrahimhakkıoğlu'nun, "Yandı gül, gülşende bülbül, yandı cânım bir su ver." mısraındaki o ihtişamı sağlayan şey, yalnızca aruzun gücü değil, kullanılan seslerin muazzam iç uyumudur. 

Peki, ikinci yeninin etkisiyle şekillenen şiirler çok kötü de geleneğe yaslandığını sananların durumu diğerinden daha mı iyi? Değil tabii ki... Ancak, epey zamandır kendini şiirin merkezi ve eliti gören postmodernistler, "geleneğin çevresinde dolaşanları" ciddiye almadıklarından, şiirimizin yaşadığı kuraklığı amatör gelenekçiler üzerinden irdelemek, meselenin özünden uzaklaşmak olur. Bu böyle olmakla birlikte, Türk şiirinin yaşadığı yarım asırlık savrulmayı ve değersizleşmeyi anlayabilmek için Yahya Kemal'in bütüncül bakış açısını hatırlamakta yarar var. O diyor ki: “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lîme lîme olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce rûhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisânı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihâyet kuru bir iskelet kaldı. 

Bu tanımlama genel anlamda gerçeği yansıtmakla birlikte, o kavurucu çölün ortasından nehir gibi akan şairler de çıkmıştır elbette... Sezai Karakoç, Attila İlhan, Erdem Beyazıt bunlardan sadece birkaçı... Annelerinden emdikleri Türkçeyi kirletmeden şiirlerine yansıtan, yaşadıkları dönemin yüz akı olmakla kalmayıp, geleceğe de umut aşılayan bu şairlerin ortak özelliği, gelenekten beslenmiş olmalarıdır. Tabii ki, gelenekten murat, geçmişi tekrar etmek değildir. Necip Fazıl, "üstün sanatkâr, sabit bir şekil ve kalıp bağlılığı içinde, her an, her mısra, her kelimede eski şekil ve kalıbını yenileyebilendir" sözüyle bu gerçeğe işaret etmektedir. Nasıl ki, Süleymaniye'yi birebir taklit ederek Mimar Sinan olmak mümkün değilse, geçmişin şiir kalıplarını, sembollerini birebir kullanarak bugünün büyük şiirini yazmakta mümkün değildir. Ama o mabet, beşyüz sene dayanacak taşların yontulması ve muazzam bir estetik anlayışıyla nasıl inşa edilmişse, geleceğe taşınacak şiirin de ancak öyle bir dil tutkusu ve estetik anlayışıyla inşa edilebileceğini görmek gerekir. 

Öyle ki, derinliğini saflığından alıp, dil ve estetik anlayışıyla şekillenen mısralar, terennüm edildiği bütün dudaklardan bengisu içmektedir. "Şarabın gazabından kork / Çünkü fena kırmızıdır" (Attila İlhan). "Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü, kör oldum" (Cemal Süreya). "İzmir'in denizi kız, kızı deniz. / Sokakları hem kız, hem deniz kokar" (Cahit Külebi). "Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı / Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak" (İsmet Özel). "Taş taş değil bağrındır taş senin / Nereni,nasıl yaksın söyle bu ateş senin" (Osman Sarı). Her biri saflığın derinliğinde yükselen bu beyitler, yalnızca şairlerinin yıldızını parlatmakla kalmayıp, kalıcı şiirin de istikametini göstermektedirler. 

Bu gerçeği görmeden, şiiri köklerinden koparıp, yalnızca aynı kompartımandakilerin anlayabildiği bir jargona dönüştürmek, o kişileri bir süreliğine iyi hissettirse de yazdıklarını toplumun gönül kubbesinde "baki kalacak hoş sedaya" dönüştürmeye yetmez. 

O şair dosta sorduğum, "son on beş yılda yazılıp da aklınızda kalan bir şiir var mı?" şeklindeki sorunun cevapsız kalması bunun açık delili...

12 Nisan 2015 Pazar

Darağacında Son Bulan Hayatlar

Bangladeş yönetimi dün gece çok tartışılacak bir infaz daha gerçekleştirdi. Ülkenin önde gelen siyasetçilerinden Muhammad Kamaruzzaman idam edildi. Bu idam size, dış dünyanın bütün telkin ve ısrarına aldırmadan Pakistan'da 4 Nisan 1979 günü asılan Ali Rıza Butto'yu mu hatırlattı yoksa "batıldan merhamet dilemem" diyen ve 26 Ağustos 1966 günü Mısır'da idam edilen Seyyit Kutup'u mu? 
 
İnfazın gerçekleştiği coğrafya itibariyle ilkini, idam sebebi olarak ikincisini hatırlatan Kamaruzzaman'ın idamı, bana dış dünyadan ziyade kendi geçmişimizi hatırlattı. Bu olayla birlikte kafamda oluşan soru şuydu: Acaba kurulduğundan beri ülkemizde kaç insan darağacının gölgesinde can vermiştir? 

TBMM'nin açıldığı 23 Nisan 1920'den son idamın infaz edildiği 25 Ekim 1984'e kadar geçen 64 yıllık süre zarfında meclis onayıyla 712 kişi idam edilmiş. Ancak bu rakama olağanüstü mahkemelerce verilen ve temyiz imkânı bulunmayan 1800-2000 civarında olduğu tahmin edilen idam kararı dâhil değil. Onlar da dâhil edildiğinde, ülkemizde aynı dönemde dokuz günde bir kişiyi idama gönderdiğimiz gerçeği çıkıyor ortaya... 

Bu konuda kadınlar erkeklerden daha şanslı.. Dönem boyunca idam edilen kadın sayısı 15... Bunlardan sadece biri siyasi sebeplerle darağacına gönderilmiş… O da şapka kanununa karşı çıktığından bahisle Erzurum'da asılan Şalcı Bacı... Halka dehşet salmak için gerçekleştirilen bu idamın müsebbibi ise tanıdık bir isim... Çetin Altan'ın dedesi... 

Tabii şapka kanununa karşı çıktığı için asılan tek kişi Şalcı Bacı değildir. 1925 yılı Kasım Aralık ayları içinde Erzurum'da 15, Rize'de 8, Kayseri'de 5, Maraş'ta 5, Sivas'ta 2 kişi idam edilmiştir. Ama Şapka Kanunundan önce yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı eserinden dolayı şapka karşıtı ilan edilen İskilipli Atıf hocanın idamı bu mevzudaki en bilinen vakıadır. 

Malum, cumhuriyet kurulduktan sonraki toplu idamlar Şeyh Sait isyanıyla başlar. 29 Haziran 1925'te Diyarbakır'da Şeyh Sait 46 arkadaşıyla birlikte asılır. Atatürk'e suikast girişimi nedeniyle İzmir'de 14, Ankara 4 kişi olmak üzere toplam 18 kişi asılır. Menemen olayının ardından 3 Şubat 1931 günü 28 kişi idam edilmiştir. 

Dersim isyanları sebebiyle 18 Kasım 1937'de Seyyit Rıza ve yedi arkadaşı asılmıştır. 

16-17 Eylül 1961'de Yassıada'da Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Böylece TBMM'nin kuruluşundan beri idam edilen milletvekili sayısı 16'ya yükselmiştir. 

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972'de Ankara'da idam edilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra asılan 50 kişiden 8 si sağ görüşlü, 16'sı sol görüşlü kişilerden oluşuyor. Geriye kalanlar ise adli mahkûm. 

Yağlı ilmekler, 1961 e kadar daha çok dindar insanların ve Kürtlerin başı üzerinde sallanırken, 12 Mart'tan sonra solu da etkisi altına almıştır. Ve 25 Ekim 1984'te Hıdır Aslan'ın asılmasıyla ülkemizin idamı defteri fiilen kapanmıştır. Ya da en azından şimdilik böyle... 

İstiklâl Mahkemesi başkanı Kel Ali'nin basına "İskilipli Atıf Hoca da dahil olmak üzere bütün İstanbullu sanıkların masumiyetinin ortaya çıktığını, yakında tahliye edileceklerini" beyan etmesinden kısa bir süre sonra, İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza'nın idamına karar verilmesi, İzmir suikastında haklarında verilen 10'ar yıl hapis cezasına itiraz eden İsmail Canbulat ile İsmail Turgut’un, "sen misin karara itiraz eden" dercesine idam edilmesi,  Diyarbakır'da kararın açıklanmasından önce idam edilecek kişi sayısınca darağacı hazırlanması, Dersim maznunlarının pazar günü kurulan mahkemece idam edilmesi yapılan işe yargılama demeyi imkansızlaştırıyor. 

Öyle ki, mahkeme başkanı Kel Ali'nin öğle yemeğine giderken henüz hakkında karar verilmemiş bir kişinin de asılmasını emrettiği, celladın "ama efendim, onun hakkında henüz karar vermediniz" itirazına, "sen as, yemekten sonra kararını veririz" diye karşılık verdiği halk arasında anlatılır durur. 

Kuşkusuz işlenen suça uygulanacak temel cezayı belirleyen hakim değil kanundur. Ancak eğer hakim kendisini hukukun değil de iktidar sahiplerinin aracı olarak görmeye başlamışsa ortaya çıkan da karar değil "yargısız infaz" oluyor. Ve tarih nefes almaya başladığı anda tetikçilerini hiç affetmiyor. 

Tıpkı Üç Alilerde olduğu gibi...