7 Ocak 2019 Pazartesi

Yolu yargıdan geçen öyküler / Mehmet Taştan

Yaşlı kadın tanıklık yaptığı davada, cinayeti oğlunun işlediğini söyleyip, gördüğü olayı bütün teferruatıyla anlatır. Bu ifade karşısında gözleri derinleşen reis bey, cehreyi hilaller, geriye yaslanır ve tanığa sorar:

— Sen ne dediğinin farkında mısın? Bu ifadenin oğlunu nereye götüreceğini biliyor musun?

— Evet Reis Bey, ne dediğimin farkındayım. Tanıklığıma itibar ederseniz, oğlumu idam edeceğinizi de biliyorum.

— Peki, oğlunun idam edilmesini niye istiyorsun? Oğlunla aranda bir sorun mu var?

— Hayır, oğlumla aramda hiçbir sorun yok… Ömrüm boyunca kendisinden gülden ağır bir cevap da duymadım. Onun ölmesini kesinlikle istemiyorum. Hem hangi anne evladının ölmesini ister ki! Oğlumun idamından sonra bu dünyanın bana zehir-zindan olacağını da çok iyi biliyorum. Ama öbür tarafta yanmaktansa, bu dünyada kavrulmayı tercih ederim. O yüzden gerçeği olduğu gibi anlattım.

Öykünün devamında ne olmuştur, bilinmez. Bilinmesine de gerek yok zaten… Zira anlatılmak istenen şey, anne ile oğlunun serencamı değil, adaletin ancak anne şefkatinden bile üstün tutulduğu toplumlarda gerçekleşebileceği düşüncesi…

Kuşkusuz bu ideal düşünceyi kristalize eden örneklere yalnız bizim toplumumuzda değil, başka milletlerde de rastlamak mümkündür. Atina’nın efsane yargıcı Aristidis mesela… Milattan önce yaşamış olan Aristidis, yönetim erkinin başı Toklis’le ters düşer ve ikisinden birinin sürgüne gönderilmesi için halk oylamasına karar verilir. Oyunu kullanmak için köyünden Atina’ya doğru gitmekte olan bir köylü, yolda o meşhur yargıçla karşılaşır. Aristidis kendisini tanımayan köylüye sorar:

— Şehre niye gidiyorsun?

— Oyumu kullanmak için

— Kimin sürgüne gönderilmesini isteyeceksin?

— Aristidis’in

— Niçin o kötü biri mi?

— Hayır, asla kötü biri değil ama hep Aristidis, hep Aristidis. Bıktık artık değişmeli… Sahi senden bir şey rica etsem yapar mısın? 

   Nedir o?

 Ben okuma- yazma bilmem de... Şu midye kabuğuna Aristidis yazar mısın? 

          Aristidis kendisine uzatılan midye kabuğuna hiç tereddüt etmeden sürgüne gönderilecek kişi olarak kendi ismini yazar ve onu oy pusulası olarak kullanacak olan köylüye uzatır. Uzatır ve tarihin ölümsüzlük sayfasına yazdırır adını…

        Şeytana pabucu ters giydiren mantık 

Elbette ki, hak arayışında karşımıza çıkan şey, bu parlak örneklerde olduğu gibi her zaman adalet değildir. Bazen şeytana pabucu ters giydiren mantıktır. Bunun en meşhur örneği Evalt ile Protogoras arasında geçer.

Avukatlık mesleğini öğrenme bedelini kazandığı ilk davanın vekâlet ücretiyle ödemeye söz veren Protogoras, zamanla namlı bir avukat olur. Ama hiç dava kazanamadığını öne sürerek borcunu ödemekten kaçınır. Alacağını bir türlü tahsil edemeyen Evalt çareyi eski öğrencisini dava etmekte bulur. Duruşma salonu önünde karşılaşan ustayla eski çırak arasında şu konuşma geçer: 

Evalt: “Bu davanın sonunda her hâlükârda borcunu ödeyeceksin. Kazanırsan anlaşmamız gereğince ilk davanı kazandığın için, kaybedersen mahkeme kararı gereğince ödeyeceksin” der.

Çırağın mantığı da ustasından farklı değildir. Genç avukat, ustasına şöyle cevap verir: “Hayır üstat, bu davanın sonunda her hâlükârda sana olan borcumu ödemeyeceğim. Kazanırsam mahkeme kararı gereğince, kaybedersem bugüne kadar kazandığım hiçbir dava olmadığı için anlaşmamız gereğince ödemeyeceğim.” 

Irak'ta yaşanan mantık ustalığını ise kul hakkına girme korkusu doğurur. Zamanın Irak valisi Adiy, Basra'ya kadı atamak için, bu işi yapmaya ehil bulduğu iki hukukçuyu makamına davet eder. Kasem, kadılığın vebalinden korktuğu için konuyu öğrenir öğrenmez söze girer:
— Vallahi kadılığa İyas benden daha layıktır. Bu sözüm doğruysa İyas'ı kadı yapın. Yalansa, yalancıdan kadı olmaz. Beni affedin.
 

        Ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim

Mahkeme salonlarından, mantık labirentine inilebildiği gibi sanat galerisine de çıkılabilir. Örneğin, “Knidos Afroditi” adlı heykel, yolu yargıdan geçen bir öyküyle doğar... Adam öldürmek suçundan yargılanan genç kadının hakkındaki idam kararı okunurken, avukatı yerinden fırlar ve aniden kadının elbisesini yırtar. Onun muhteşem vücudunu jüriye gösterip, yakaran bir sesle; “bu güzelliğin toprak olmasına razı olacak mısınız” diye sorar. Bir anlık şaşkınlık yaşayan jürinin adalet terazisi, bu güzellik karşısında şaşar. Genç kadının cezasını, idamdan manastıra kapatma cezasına dönüştürür. Ne var ki o, rahibelik kurallarına da uymaz ve anadan üryan denize girer. Onu bu halde gören ve geçmişini öğrenen Praksiteles öyküyü taşa işler. “Hayat kurtaran vücut” diye anılan o heykel böyle doğar. 

Bizim tarihimizde bu tür bir örneğe rastlamak mümkün müdür? Sanmam ama yürütmenin başı ile yargının başı arasında geçen “karınca” konulu yazışma, hukukun sanat kristalinde abıhayat içmesine zarif bir örnektir herhalde:

Kanuni Sultan Süleyman, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların itlaf edilmesinin caiz olup olmadığını şu beyitle sorar:

        “Dırahta ger ziyan etse karınca
        Günâhı var mıdır ânı kırınca?”

“Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir vebali var mıdır?” anlamına gelen beytin cevabı, Ebussuud Efendi tarafından yine bir bercesteyle verilir:

        “Yarın Hakk’ın dîvânına varınca
        Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

Böcekler, aynı yüzyılda Fransız yargısının da konusu olur. Şarap bağlarına dadanan böceklerden kurtulmak isteyen köylüler, Bordeaux başrahibine müracaat ederek, haşeratın öldürülmesi için izin isterler. Başrahip, buna ancak mahkemenin karar verebileceğini söyler ve böceklere bir avukat tayin eder. Görülen davada avukat böcekleri şöyle savunur: “Böcekler, insanların yaşadığı yerleri işgal etmemiştir. Aksine insanlar, böceklerin kadimden beri yaşadığı arazide üzüm yetiştirerek onların yaşam alanını işgal etmiştir. Şimdi de işgal ettiği yerdeki böcekleri katletmek istemektedirler. Bu haksız ve kabul edilemez bir taleptir.”

Mahkeme, bu savunmayı haklı bulur ve böcekler lehine karar verir. 

Sarsıcı adalet mottosu ise yedinci yüzyılda doğudan gelir. Vali Saad, Şam'da büyük bir camii yaptırmak için şehrin göbeğindeki üç beş taşınmazı kamulaştırır. Ancak, bir Yahudi evinin yıkılmasını istemediği için bu karara karşı çıkar. Vali baskı yapınca da soluğu Medine’de alır. Yahudi’nin şikayetini dinleyen Hz. Ömer, bir kemiğe, “Ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” diye yazarak Saad’a gönderir. Valiyi titreten bu söz, adil yönetici özleminin sembolü olur. 

        Yargı bağımsızlığının Nirvanası 

Bazen de yaşananlar, yargı bağımsızlığının Nirvana’sı gibidir... Hem de monarşi dönemlerinde. Prusya Kralı Büyük Friedrich, Postam Ormanlarını, at sırtında dolaşırken, ormana nazır bir tepede kurulu bir değirmen görür... Bu değirmeni yıkıp yerine bir saray yaptırmayı geçirir aklından. Bu düşüncesini hemen hayata geçirmek ister. Değirmenci Sans-Souci'yi çağırır ve oldukça yüksek bir bedelle değirmene talip olur. Sans-Souci, değirmeninin satılık olmadığını söyleyince, işler karışır.

Kral, “Sen, benim Prusya Kralı olduğumu biliyor musun?” der hükümran ses tonuyla. Sans-Souci: “Biliyorum efendim. Ama burası da benim tapulu mülküm. Siz bunu biliyor musunuz?” Bu cevap Kral'ı hiddetlendirir: “Tapulu mülkün de olsa, burayı zorla alacağım. Bakalım o zaman ne yapacaksın?” Değirmenci başını kaldırır. Atının üzerinde ihtişamla duran krala bakar. Saygılı ama kendinden emin bir edayla cevap verir: “Berlin de hâkimler var.” Değirmencinin Berlin hâkimlerine duyduğu güven Büyük Friedrich'i derinden etkiler. Yıkmaktan vazgeçtiği değirmeni, korunacak eserler listesine alır. Onun yanındaki mütevazı bir tepeye yaptırdığı saraya da Sans-Souci Sarayı adını verir.

O devirde İstanbul'da hâkimler yoktur ama kudretli kadılar vardır. Hem de iktidarın en muktedir çağında...Fatih Sultan Mehmet, yeni yaptıracağı caminin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. 

Mimar, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir. Mimar, hünkârı şikâyet eder. Bu şikâyeti kabul eden Üsküdar Kadısı Hızır Bey, Fatih'i celp eder. Başköşeye geçmek isteyen padişahı, davacıyla aynı hizada ayakta bekletir. Yargılama sonunda, padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine, yani padişahın elinin kesilmesine karar verir. Rum mimar, mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder. Mimar kısası istemediği için, Fatih, tazminat ödemeye mahkûm edilir ve hatta kısastan kurtulduğu için, tazminatı kendiliğinden iki katına çıkarır. Bu öykü yargıya saygının zirvesi olur. 

        Küpün dolmasına az kaldı 

Adliyelerde yaşananlar, bazen de muhataplarının trajedisi, dinleyenlerin komedyası oluvermiştir. Karakuşi ile Kel Ali fıkraları dillere destandır bu meyanda...

Bir alacak davasını gören Karakuşi borçluya sorar:

—  Niçin ödemiyorsun adamın parasını?

— Efendim, alacaklı param olmadığı zaman gelip beni sıkıştırıyor, param olduğu zaman da arıyorum ama onu bulamıyorum.

Bu savunmaya itibar eden kadı, asese (kolluk görevlisine) döner ve hükmünü açıklar.

—  Alacaklıyı hapse atın, yeri belli olsun, borçlunun parası olduğunda gidip ödesin.

Sabahtan beri sorgulama yapmaktan yorulan Kel Ali, öğle yemeği molası verdikten sonra, asılacaklar listesini “Kara Ali” ismiyle maruf cellada uzatır. Cellat listeye bakar, asılacaklar arasında hakkında henüz karar verilmemiş bir maznun olduğunu fark eder. Reise döner:

— Efendim şunun hakkında henüz karar vermediniz.

Reis bey müşkülatı hemen halleder:

— Sen as, biz öğleden sonra kararını veririz.

Ne yazık ki, hukuk tarihimizde adaletin dip yaptığı dönemler bu iki kişiyle de sınırlı değildir. Bir zamanlar “kadılığa” ehil kişilerin o işin sorumluğundan korkarak, kırbaçlanma hatta öldürülme pahasına kaçındıkları o görev, 14. Yüzyılın sonunda Anadolu’da zulüm ve rüşvet aracı olarak kullanılabilmiştir. Öyle ki doğu seferi dönüşünde geçtiği bütün şehirlerde, kadılar hakkında yoğun şikayetler alan Yıldırım Beyazıt, Bursa’ya vardığında seksen kadıyı ahşaptan yapılmış bir yapıya doldurup yakmaya karar vermiştir. Vezirlerin ve paşaların ricalarına kulak tıkayan hünkarı, ancak sevgili soytarısı yola getirebilmiş, kadılar bu sayede canlarını kurtarabilmiştir. 

“Küpün dolmasına az kaldı” sözünü dilimize armağan eden rüşvetçi Prizren kadısı da geçmiştir bu topraklardan, Zembilli Ali Efendiler de… Tek celsede dosyayı adalete uygun şekilde karara bağlayan nice hakimler de görmüştür bu ülke, şaire “bu dava dedemden kaldı hâkim bey” dedirten yargıçlar da... “Ben tarihin hükmünden korkarım” diyecek kadar hukuk titizliği olan Tahir Taner'i de tanışmıştır bu millet, “sizi buraya tıkan kudret böyle istedi” sözüyle tarih önünde mahkûm olan reisi de...

Kuşkusuz yargı öyküleri, yolu yargıdan geçen insan sayısı kadar çok ve el atılan konular kadar çeşitli... Geçmişin hikayelerinin hemhal olmak ve ibret almak dışında pek bir özelliği de yok... Ama yine de insan, bunları okurken şunu sormadan edemiyor: Bugünün yargısı, geleceğe nasıl bir öykü bırakacak? O öykülerden süzülen ana tema ne olacak acaba?
Ne dersiniz? 


* Bu yazı Akademi Kürsü Dergisinin Ocak 2020 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Mum


Odan niye karanlık,
Niye yalnızsın böyle?
Büyülenmiş gibisin,
Bir kırlangıç tüyüyle.
Nereye göçüyorsun,
Böyle yalnız başına?
Gündüzü kurt mu yedi,
Söyle Allah aşkına?
Üflesem gücenirsin,
Yanar dokunsa elim;
Kim için yanıyorsun,
Bi söyle de bilelim?
Bir kibrit çöpü müdür,
Uğruna tutuştuğun?
Böyle gönüllü gidip
Mahşerde buluştuğun?

18 Mart 2018 Pazar

Düşünceli bir yazı / Mehmet Taştan

İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biri düşünen bir varlık olmasıdır. O yüzden olsa gerek, birbirinden farklı yüzyıllarda yaşamış, değişik kültürlere mensup bilgeler, "insan düşünceden ibarettir, geriye kalan et ve kemiktir" (Mevlâna), "düşünüyorum öyleyse varım" (Descartes) şeklindeki sözlerle, düşünmeyi insan olmanın ana belirleyicisi saymışlardır.

Kuşkusuz bir düşüncenin varlığından haberdar olunabilmesi, onun beyin hapsinden kurtulup, dış dünyaya yansımasıyla mümkündür. ‘Ruhun kendi kendiyle konuşması’ (Platon) şeklindeki düşüncelere, -hukuk dışı yöntemlere başvurulmadıkça- kimsenin nüfuz etme şansı olmayacağına göre, uygulamada 'düşünce' diye tanımladığımız şey aslında, söz, yazı, resim ya da başka yollarla dış dünyaya yansımış ifadedir. 'İfade', yalnızca 'düşünceyi' bilinir hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda onun başka düşüncelerle yüzleşmesini, kendini dayanıklılık ya da kalite testine tabi tutmasını, yanlış ya da köhne olduğu anlaşılan düşüncelerin silinip gitmesini, böylelikle toplumun ilerlemesini, bireyin gelişip güçlenmesini sağlar. Buradan hareketle denebilir ki, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün kuvveden fiile geçmiş halidir ve düşüncenin varlığının teminatıdır. Bu iki kavram arasındaki içiçelik nedeniyledir ki uygulamada bunlardan birinin yerine diğerinin ikame edilerek rahatlıkla kullanılabildiği görülmektedir.  

Bilimi, ona ihtiyacı olan üretir. Her hukuk kuralı da onu doğuran şartların habercisidir. Düşünmeyi insanın ontolojik temeli sayan felsefî yaklaşımlar; "kucağında doğduğu toplumun anarşist kabul ettiği fikirler olmasaydı, insanlık hâlâ taş devrini yaşıyor olacaktı; bugünkü medeniyet seviyesini geçmişte yaşanan sakıncalı fikirlere borçluyuz" biçimindeki vecizeler gerçeğin bizatihi kendisi olsa da insanlığın, "düşünce hürriyetini" ya da onun ete kemiğe bürünmüş hali olan "ifade özgürlüğünü" normatif güvenceye kavuşturması yüzyıllar boyunca ödenen ağır bedeller sonucu olmuştur.

Bedeli ödenmiş hayatlar  

Tarihsel süreçte, dünyanın birçok yerinde düşüncelerinden dolayı gadre uğramış sayısız örnek bulmak mümkündür. Engizisyon hâkiminin, "eğer dünyanın dönmediğini ve düz olduğunu söylersen yanmaktan kurtulursun" teklifine verdiği, "ben dönmüyor desem de dünya dönüyor" şeklindeki cevapla aydınlanmanın sembolü olmayı seçen Galile (1564-1642) en bilenen örnektir. 

Bunu ya da Engizisyon’un peşine düştüğü kişilerin ellerindeki ‘sakıncalı’ görülen yazılı malzemeleri, âleme ibret için insanların gözü önünde yakmasını, Ortaçağ karanlığının skolastik yapısına bağlanabiliriz. Ancak, Fransız Devrimi (1789) sonrasında, ünlü kimyager Lavoisier (1743-1794)'nin uğradığı akıbet, düşüncenin suç sayılmasına ilişkin vahim örneklerin, Ortaçağla sınırlı olmadığını göstermektedir. Havada oksijenin varlığını ve yanmanın bir oksidasyon olayı olduğunu keşfeden bilgin, “ıslatınca, tütün ağırlaşır” tespitinde bulunduğu için, tütüncülerin vergi kaçakçılığı suçuna iştirak ettiğinden bahisle suçlu bulunmuştur. Mahkeme başkanının, “ihtilalin bilginlere ihtiyacı yoktur” diyerek ölüme gönderdiği Lavoisier, “giyotine giderken kitabına ayraç koyan adam” olarak tarihe geçmiştir. Ölümünden iki yıl sonra yeniden yargılanıp beraat etmiş; itibarı iade olunmuştur. Bu olay, Albay Dreyfus davasının, yargılamanın iadesi yolunun ilk örneği olmadığını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. 

Ne yazık ki bu örnekler, belli bir coğrafyayla sınırlı değildir. Kutsal kitabında, "Onlar sözü dinlerler sonra da en güzeline uyarlar" (Zümer Suresi-18), hükmü bulunan toplumlarda da düşüncelerinden dolayı haksızlığa uğramış insanların var olduğunu görüyoruz.
 
Türk bilgin Serahsî (1009-1090), Karahanlılar’ın vergi politikalarını eleştirdiği ve olumsuz yönde fetvalar verdiği için, Özkend şehrindeki kale zindanının kuyusuna atılmıştır. 15 yıl kaldığı kuyudan yukarıda toplanan öğrencilerine anlatmak suretiyle 30 ciltlik 'El Mebsut' adlı eserini tamamlamıştır. Onu kuyuya atanların kim olduğu bilinmezken, O günümüz Türkçesine de kazandırılan eserleriyle aramızda yaşamaktadır. 

Lodoslu bir havada, kollarına kuş kanatlarına benzer araçlar takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar Doğancılara uçan Hezârfen Ahmed Çelebi (1609-1640) de, kreatif zekasının talihsizliğini yaşamıştır. Bu başarısından dolayı 4. Murat tarafından kese kese altınlarla taltif edilmiş; ancak bu korkutucu adamın bekası caiz görülmediğinden Cezayir'e sürülmüş, orada vefat etmiştir.

Büyük felaketlerin ilham ettiği çare
 
Şüphesiz ki, geçmiş bu vahim örneklerden ibaret değildir. Farklı inançlara, değişik düşüncelere hoşgörüyle yaklaşılabildiği mevsimleri de görmüştür. İyinin ve kötünün iki ucuna tanıklık ederek yol alan insanlık, 20. yüzyılın ortalarında, tarihinin en büyük iki trajedyasını bir arada yaşamıştır: Nazi Soykırımı ve 2. Dünya Savaşı... 1946'ya, "batık bir gemiden arta kalan enkaz" olarak çıkan insanlık, böylesi felaketlerin bir daha yaşanmaması için; temel amacı, insan haklarını korumak, insanın güvenli ve haysiyetli bir şekilde yaşamasını sağlamak olan 'hukuku' yeniden hatırlamıştır. Bu hatırlayış, insanı merkez alan, yeni ulusal ve uluslararası hukuki metinlerin doğmasına yol açmıştır.
 
Genellikle Anayasaların ilk maddelerinde devletin yapısına, niteliklerine ilişkin hükümler yer alırken, Nazi felaketini yaşayan Almanya'nın 1949 tarihli Anayasasının 1. maddesinde, "insanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Tüm devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür" şeklindeki hükme yer vermesi, geçmişten ders çıkarma arzusunun yasal delilidir. Bu düzenleme, 13.yüzyılın sonunda, kurucu devlet başkanına, "insanı yaşat ki devlet yaşasın" diyen Şeyh Edebali (1206-1326)’nin vizyonunu göstermesi bakımında da çok anlamlıdır.
 
Sırf, Yahudi, Polonyalı, çingene, özürlü, eşcinsel oldukları için Naziler tarafından öldürülen altı milyon insan, yalnız Alman Anayasasının değil, 1950 doğumlu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin de hem doğuş sebebi hem de kırmızı çizgisi oluvermiştir. Bu nedenlerdir ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Nazi soykırımının (Holokost) olmadığına ya da abartıldığına ilişkin hiçbir söyleme; toplum içerisinde azınlıkta olan bir gruba yönelik dışlayıcı bir dile müsamaha göstermemektedir. İlkini tarihi gerçekleri inkâr, ikincisini nefret söylemi olarak nitelemektedir. 

Savaş felaketlerinin bir daha yaşanmaması için, dünya barışını koruma amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise, 1948'de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilan etmiştir. Bunu, 1976 tarihinde yürürlüğe giren Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi takip etmiştir. Böylelikle, milli mevzuatların yanında, temel insan hakları içinde yer alan ifade özgürlüğü -en azından teorik anlamda- uluslararası bir hukuki güvenceye kavuşmuştur.
 
Türkiye de her üç belgeyi imzalamak suretiyle, insan hakları ve insanın doğal haklarından olan ifade özgürlüğü konusundaki duyarlılığını uluslararası hukuki metinlerle tahkim etmiştir.
 
“Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” anlayışımızla uyumlu bulunan bu tercih, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin, Anayasadan başlayarak iç hukukumuzu dönüştürmesinin yolunu açmıştır.
 
Zaman zaman geri gidişler yaşansa da ülkemizin üzerine oturduğu yörünge ifade özgürlüğünün korunup geliştirilmesinden yanadır.
 
Doğru olan da budur zaten.

(*) Bu yazı, "İfade Özgürlüğü Üzerine Makaleler" adlı kitapta yayınlanan makalenin giriş bölümüdür.
 



11 Ocak 2018 Perşembe

Dildeki Yaradır Bu / Mehmet Taştan

1996'nın yaz aylarıydı. Ülkenin bir bölgesinde terörün tavan yaptığı günlerdi. "Gece falan karakol basıldı: 30 asker şehit oldu. Filan köy basıldı: 33 masum vatandaşımız katledildi… Şu yol kesildi: 33 er şehit… Bu yol kesildi: 15 sivil kaçırıldı" şeklindeki haberler, gazete ve televizyonların demirbaşı olmuştu adeta… Ve bütün bu haberler, -öncekilerin hiçbirinden olumlu bir sonuç çıkmadığı için- inandırıcılığını kaybetmiş olan şu matbu cümleyle biterdi: Gece karanlığından yararlanarak kaçan teröristleri yakalamak için bölgede geniş çaplı operasyonlar başlatıldı. O operasyonlardan bir daha da ses çıkmazdı zaten. Giden, gitmiş olurdu.   Hepsi o kadar... 

İşte o dönemde ben de Tunceli'de görev yapıyordum. 
Ancak olayın geçtiği gün, yıllık izin nedeniyle Erzurum'da bulunuyordum ve ertesi sabah görev yerine dönecektim. Her izin dönüşünde olduğu gibi rahmetli annemin ve babamın beti benzi atmıştı yine. Bir sonraki sefere beni mi, yoksa bayrağa sarılı tabutu mu kucaklayacaklarını bilemiyorlardı. Bu korku, o iki yaşlı bedeni, gözle görülür bir şekilde çökertiyordu. Dönüş saatine doğru annem kendini tutamıyor, "seni ben doğurmadım mı, göndermiyorum işte" diye tutturuyor; gözyaşlarına boğuluyordu. Babam olayı biraz daha geriden izliyor; metanetini korumaya çalışıyordu. Ve bütün hücrelerine nüfuz eden bir imanla, kulaklarımdan hiç gitmeyen şu sözü söylüyordu: “Üzülme, bırak gitsin. Saklayan Allah saklar.”

İşte böyle bir atmosferde akşamüzeri dışarı çıkan babam kısa bir süre sonra eve döndü. Huzursuzdu… Bir şey söyleyecekti ama belli ki annemin duymasını istemiyordu. Birlikte bir odaya geçtik. "Bugün de Tunceli'de bayrak trenine saldırmışlar, yedi asker şehit olmuş" dedi. Haber fena halde canımı sıkmıştı ama önce onun kafasındaki kara bulutları dağıtmam gerekiyordu. Soğukkanlı bir şekilde, "haberde bir yanlışlık var baba, Tunceli'de tren yok ki" dedim. Hiç itiraz etmedi. Ferahlar gibi oldu. "Öyle duydum ama inşallah yalandır" demekle yetindi sadece.

Takvimlerin 30 Haziranı gösterdiği o akşam, "rahat sohbet edebilmek" bahanesiyle televizyondan uzak dursak da telefonu kullanmadan edemedim... Evet, maalesef haber doğruydu … Canlı bomba olarak kullanılan kadın terörist, bayrak töreni kıtasının ortasına atlamış ve yedi askerimiz şehit olmuş, yirmi dokuz askerimiz yaralanmıştı. Bizim ki, o üzüntü ve panikle töreni, tren olarak anladığı için bana da öyle aktarmıştı. Bu da gayet normaldi.

Normaldi çünkü o tarihte yetmişini devirmiş olan babamın sözlüğünde "tören" kelimesi yoktu. Merasim vardı ama tören yoktu. Bayrak merasimini, düğün merasimini, merasim bölüğünü çok görmüştü ama bayrak törenine, düğün törenine, tören kıtasına pek rastlamamıştı.

Aynı dili mi konuşuyoruz?

Tam da babamın dediği gibi oldu. Saklayan Allah sakladı. Bu günlere kadar geldim. Şimdi düşünüyordum da büyük bir kısmı aramızdan ayrılmış olan o insanlar hayatımıza hâkim olan bu günkü dili duysalar bizi ne kadar anlarlardı acaba? Ya da bizim anadil dediğimiz Türkçeyle, annelerimizin dili ne kadar benziyor birbirine?

Onların bindikleri trenler “tehir” yapardı; bizimkiler “rötar” yapıyor ne hikmetse… Onlar minibüsten “müsait” bir yerde inmeyi isterlerdi; biz “uygun” bir yerde… Onların bakkalları, kahvehaneleri, lokantaları vardı; bizim avmlerimiz, kafelerimiz, restoranlarımız… Onlar hayat mücadelesini, zor şartlar altında ve kıt imkânlarla devam ettirmişlerdi. Biz yaşam savaşını, konforlu koşullarda ve modern olanaklarla sürdürüyoruz. Onlar için dünya bir imtihan yeriydi; bizim için bir sınav merkezi…

Onlar yeni kabul edilmiş bir alfabeyi, yazıldığı gibi okumaya çalışmışlardı. Biz ilk günden öğrendiğimiz o alfabeyi unutma gayretindeyiz. Çünkü onların hayatlarında olmayan yığınlarca yabancı marka ya da firma adıyla kuşatılmış durumdayız. Üstelik o yabancı adların hiçbiri okunduğu gibi yazılmıyor. Yazıldığı gibi okuyanlara da müstehzi bir tonla bakmadan edemiyoruz.

Onların hastalıkları da bizimkinden başkaydı…  Onlar sara ya da verem olurlardı mesela… Biz epilepsi veya tüberküloz oluyoruz… Onlar nisaiye, bevliye mütehassıslarına muayene olurlardı; biz jinekologlara, ürologlara…

Onlar Adliyeye maznun veya şahit olarak çağrılırlardı; biz sanık veya tanık olarak… Farklı bir dilleri vardı adliyelerinin… Davadan feragat eder, sulh ya da müdahil olurlardı … Biz davadan vazgeçiyoruz, uzlaşıyoruz ya da katılan oluyoruz.

Onlar, interneti hiç tanımamışlardı ya da uzaktan izlemişlerdi; bizse büyük bir sanal dünya kurmuş durumdayız. Ve onların hiç bilmediği bir dille konuşuyoruz şimdi. Hem mekanik hem de içerik anlamında Türkçenin ağır yaralar aldığı internet diliyle yani…

Türkçenin yeni sınavı

Yakın geçmişteki yapısından hayli uzaklaşmış olan Türkçe şimdi de ticaret ve internet dili başta olmak üzere, bir bütün halde kendi genetiğinin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya…

Söylemek gerekir ki, bu durum Türkçenin başka dillerle olan ilk sınavı değildir. Yüzyıllar boyunca Arapça ve Farsçayla girdiği etkileşim sonucunda tanıştığı on binlerce kelimeden bir kısmını işleyerek kendi öz malı yapmış; terkipler başta olmak üzere bünyesine uymayan sözleri, istisnalar dışında hafızasına almamıştır. Avamın gösterdiği bu duyarlılığı havasın yazı dilinde gösterdiğini söylemekse mümkün değildir. Halktan kopuk üst düzey bir dilin doğmasına yol açan bu durum, Türkçeyi olumsuz şekilde etkilemiş; bir bilim ve sanat dili olarak gelişip yaygınlaşmasını engellemiştir. Sadeleştirme hareketlerinin ardından gelen öztürkçecilik ise dilde kısırlaşmanın başlangıcı olmuştur. Türkçeyi, yabancı kelimelerden arındırma adına yapılan bu çalışmalar sırasında zorlamalara gidilmiş; yüzyıllar boyunca işlenerek halkın diline yerleşmiş binlerce kelimenin tasfiyesi suretiyle, dilin tabi’ akışına ciddi şekilde zarar verilmiştir.

Oysaki tasfiye edilmek istenen o kelimeler, asırlar boyunca dilimizde ıslanıp Türkçe ahenk kazanmış; deyimlerle, türkülerle nesilden nesle geçip, öz malımız olmuştur. Yalnızca bir meramı dile getirme aracı değil, genlerimize işleyen bir inancın, bir fikrin, bir hissiyatın velhasıl hayatı algılama biçiminin dört başı mamur ifadesi olmuştur. Onun için, o kelimelere karşı çıkmak, defnettiğimiz babamızın mezar yerini unutmak değil, eve dönüp onun bıraktığı mirasın tamamını birden haraç mezat satmak olur. Öyledir, çünkü kültürün biricik hafızası dildir. Dilini kaybetmiş bir milletin hafızası, hafızasını kaybetmiş bir milletin kültürü, kültürünü kaybetmiş bir milletin şuuru olamaz.

Kuşkusuz, dil canlı bir varlıktır. Hiçbir canlı varlığın, doğumdan ölüme kadar yorgun hücrelerini yenileriyle değiştirmeden yaşamasının mümkün olmadığı gibi, dilin yapı taşları olan kelimeleri de belli bir dönemdeki sözlükle sınırlandırmak mümkün değildir. Toplumsal gelişmeler, bilimsel ilerlemeler yeni kelimelere her zaman ihtiyaç gösterir. Eskiden beri var olan bir kısım kelimelerse zaman içerisinde değerini kaybedebilir, anlamsızlaşabilir ya da anlam kaymasına uğrayabilir. Böylesi durumlarda dilin yeni kelimeler üreterek o boşlukları doldurması kaçınılmazdır. Bu manada, dil kurallarına ve ahengine uygun şekilde üretilen yeni kelimelerin, Türkçenin zenginleşmesine katkı sağladığı muhakkaktır. Ancak nasıl ki, yontularak, işlenerek, mimari bir yapıya yerleştirilmiş taşlar kendiliğinden eriyip, dökülmeden zorla sökülerek atılmazsa, işlenerek dil binamıza yerleştirilmiş kelimeler de çürümeden, dökülmeden zorla tasfiye edilmemelidir. Tıpkı bunun gibi ihtiyaç nedeniyle üretilecek kelimeler de bir medeniyeti ifade eden dil şehrinin genel dokusuna uygun olmalıdır.

Kötü niyetli bir kısım insanların dilimizi doğu kökenli yabancı kelimelerden kurtarma adı altında oluşturdukları bu sakil duruma, şimdi bir de batıdan aldığımız kelimeler eklenmiş bulunmaktadır. Elbette ki, medeniyetlerin etkileşim süresinde, bir dilin başka dillerden kelime alması da tabiidir… Zira kurdu kurt yapan hazmedilmiş kuzu etidir. Ancak hiçbir kurdun karnındaki kuzu seslerini duymadığımız gibi başka dillerden aldığımız kelimeler de cümlelerimizin arasında protez gibi durmamalıdır. İçselleştirdiğimiz doğu kökenli kelimelere yaptığımız gibi batıdan aldıklarımızı da, ya Türkçenin melodisine ve mimarisine uygun hale getirmeli ya da yerlerine Türkçe karşılıkları konulmalıdır.

Zira dilimizin bütün genleri birbiriyle uyumlu, yüzbinlerce hücreden oluşan sağlıklı bir vücuda kavuşması ancak bu yolla mümkündür. 

Dildeki bu yaranın tedavisi oradan geçer. 


Erzurum Şiiri


29 Aralık 2017 Cuma

Deli Kılıç: Enver / Mehmet Taştan

 


Enver Paşa: İttihat ve Terakki Fırkasının 12. Üyesi… Resneli Niyazi ile birlikte Makedonya Dağlarına çıkıp 40 gün süren mücadele sonunda 2. Meşrutiyeti ilan ettiren adam… Hürriyet Kahramanı… Balkan Devletleriyle girdiği savaşta zor duruma düşen Bulgaristan’ın boşalttığı Edirne’yi kansız ve savaşsız bir şekilde teslim alan Edirne Fatihi... Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkan ve 31 Mart Darbesini yapacak olan Hareket Ordusu kurmay başkanlığı forsunu Mustafa Kemal’e kaptırmamak için askeri ateşe olarak bulunduğu Berlin’de trene binip Yeşilköy’e gelen ve bu görevi devralan halaskar zabit… 

1912’de yapılan sopalı seçimlerin aktörlerinden biri… Babıali Baskınını yapan, Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı kurşunlayan, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı sokak ortasında, Şehzade Yusuf İzzettin Efendiyi konağında öldürten kişi… Alay, tümen, ordu komutanlığı yapmadan 33 yaşında Başkomutan vekilliğine yükselen damat... Arkadaşlarına bile haber vermeden ülkeyi birinci dünya savaşına sokan ve savaş karşıtlarını tetikçisi Yakup Cemil’in namlusundan çıkan kurşunlarla susturan  kumandan… Savaşın ortasında ‘Enveriye’ diye bir alfabe icat edip muhaberatı zorlaştıran reformist… Kaşındaki beyazlığı seyfulislamlığına (İslam’ın kılıcı) alamet sayan özgün kişilik…

Suskundur, konuşmaz. Eleştirilere karşı sağırdır. Cevapları matbudur. “Bu savaşa niçin girdik” diyenlere: “Biz böyle takdir ettik” der. “Savaşı kaybediyoruz çekilelim paşam” diyen hocası Necip Bey’i: “Seni de mi zehirlediler hocam” diyerek küçümser. “Karda, kışta askeri yola çıkarmayalım. Yoksa hepsi donarak ölür!” diyen  3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı, “İzzet Paşa, dua et Harbiye’den hocamsın… Yoksa dağarcığını boylardın” diyerek tehdit eder… Benzer bir endişeyi dile getiren Bardız Köyü muhtarına, “Allah’tan ev sahibimsin yoksa seni ipe çekerdim” diye karşılık verir. 

Sarıkamış faciasının ardından İstanbul’a dönünce, zafer kutlaması yapmayı da ihmal etmez. Onun talimatıyla, gazeteler faciayı zafer diye gösterir. 1921 yılında Sibirya’dan dönen esir askerlerin anlattıkları basına yansıyıncaya kadar bu yalan gerçek sanılır. Tabii bu tarihte artık Enver firardadır. Moskova Ataşesi Saffet Arıkan'ın, "Paşa Hazretleri, Sarıkamış meselesini bir türlü kavrayamamıştık. Şu meseleyi bize bir anlat" demesi üzerine, "açlıktan öleceklerdi, düşmanla çarpışarak öldüler" şeklinde cevap verme kayıtsızlığını gösterir.  

Hasta adam Osmanlıyı, ihtişamlı zamanlarına geri döndürme ütopyasıyla savaşa sürükleyip, Mondros Mütarekesi tabutuna yerleştiren gassal… Ardından, Alman denizaltına binip birlikte kaçtığı ittihatçıları Gözleve’de terk edip filikayla Kafkaslara gitmek için Karadeniz’e açılan, dalgaların kıyıya vurduğu zekâ… Bu yüzden haftalarca zatürre hastası… Bu gözü karalığı üç kez de Berlin-Moskova yolunda kabarır. Bindiği uçağın düşmesine, casusluk suçlamasıyla cezaevine atılmasına rağmen inadından asla vazgeçmez. Dördüncü uçuşta sonun başlangıcı olan Moskova’ya ulaşır.

Hayallerinin hududu yoktur. Almanların yenilmezliğine inanır. Halife fetvasıyla bütün dünya Müslümanlarının İngilizlere karşı ayaklanacağını zanneder. Hindistan'ı fethetmesi için üç alay askerle Mustafa Kemal'i Hindistan'a göndermeyi teklif eder. O, teklifi reddedince bu kez Rauf Orbay'ı görevlendirir. Ama Rauf Bey İran sınırından öteye geçemez. Bu teklifin kaynağının Almanlar olduğu, sömürge altındaki İslam milletlerini İngiltere'ye karşı savaşa sokmak için düşünüldüğü sonradan ortaya çıkar. 

Ailesine düşkündür. Maaşından onlara sürekli pay ayırır. Ama dava sadakati, aile sadakatinden önce gelir. Bu yüzden, eniştesi Yarbay Nazım Bey’in suikast planını bizzat kendisi yapar.  Asla zampara değildir, parada pulda gözü yoktur ama sır diye bir şey bilmez. Yaptığı ya da yapacağı her şeyi, bekârken Alman kadın Maria Sarre’ye, evlendikten sonra da Naciye Sultan’a en ince ayrıntısına kadar yazar. Tabii böyle olunca devlet sırrı diye bir şey kalmaz. Zeki Velidi Togan’ı dinlemeden on bin Basmacının ölümüne yol açtığı Afganistan’dan, Berlin’e yazdığı mektuplarda mücadelesinin sırrını da ele verir. Timur Hanın, Cengizhan’ın tahtlarını Naciye’sinin ayaklarına sereceğini ballandıra ballandıra anlatır. Seven erkek için hoş bir hayal… Ama bu hayalin bedeli on bin ölü…

Yalnız Sarıkamış’ın değil, birinci dünya savaşı boyunca ölen bütün askerlerimizin sorumlusu… Askeri olarak orduyu gençleştirmek dışında hiçbir başarısı yok… Ülkeyi istila eden İngiliz istihbaratıyla Berlin’de temas kurmaya çalışan, Rus Sosyalist Radek’in, “Enver, dengesini tamamen kaybetmiş, memleketten ziyade kişisel hırslarının peşinde koşan bir adamdı” diye tanımladığı zat… Son Halife Abdulmecit “bütün felaketler Enver’in Berlin trenine binmesiyle başladı” der. Çok sevdiği hocası Necip Bey, Enver için, “başkomutan vekili olmasa yeri tımarhanedir” deyiverir. İttihatçıların ünlü Maliye Bakanı Cavit, Enver için, “ahmağın biriydi” der. Talat Paşa, Enver’i “deli kılıç” diye tanımlar. Bazılarına göre, "Enver Paşa'da mangal kadar yürek, fındık kadar beyin vardır."

Rus istihbaratından bol miktarda para alan, kendini onlara sosyalist diye tanıtan, "bana ordu kurun Anadolu’ya gireyim" diyen babayiğit… TBMM’yi kendi safına çekmek için epey uğraşır ama başaramaz.

Zeplinle (uçan balon) Berlin’den Afganistan’a silah ve mühimmat taşımayı hayal edecek kadar çocuk, at üstünde mitralyöze doğru dolu dizgin gidecek kadar cesur, gündüzleyin binlerce askerimizin şehit olmasına aldırmadan, her gece Bardız’daki karargâhında Naciye’sine aşk mektupları yazacak romantik; o gencecik çocukların dondurucu geceleri nerede geçirdiklerini düşünemeyecek kadar eratına karşı duyarsız; geceleri köylerdeki ahırlara sığınıp sabah içtimasına geç kalan askerlerini âleme ibret için 30’ar 30’ar kurşuna dizecek kadar acımasız bir adam… Benim bildiğim Enver bu…


4 Ağustos 2017 Cuma

Bir Ömür


Gözlerin yalnız bir an kadar kalacak bende, 
Yankısıyla tutuşup yanacağım bir ömür. 
Sen değişen mevsimle dönüşüp gideceksin, 
Ben, seni aynı yerde sanacağım bir ömür. 

Bir tül gibi üzeri titreyen durgun suya 
Endamını yansımış görüp sarsılacağım; 
Seninle bir masala dönüşen zamanların 
Hülyasıyla teselli bulacağım bir ömür. 

Bir nemrut cehennemi kaynayacak içimde, 
Serinlik ve selamet bilmeyen bir cehennem, 
Bahtı rüzgârdan yana gülmeyen karıncayla 
Adını diyar diyar anacağım bir ömür. 

Olmayacak hayaller kuracağım ardından, 
Gerçekle yüzleşmeye tahammülsüz hayaller; 
Senin geçtiğin yerler kavuşacak sabaha, 
Ben izbe köşelerde kalacağım bir ömür.

Mehmet Taştan