20 Temmuz 2026 Pazartesi

Hiç Bitmeyen Batı Yolculuğumuz / Mehmet Taştan

Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. 2. Mahmut da bu işin miladı sayılır. Zira O, batıdan aldığı ilhamla, modern okullar açmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Avrupa’ya öğrenci göndermiş, kılık kıyafette yenilikler yapmıştır. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının devletle olan bağını kesmiştir. Bu icraatlarından dolayı “gavur padişah” diye anılan 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan padişah olarak girmiştir.

Oysa “batı” kişinin bulunduğu yere göre değişen bir yön ifadesidir. Bu açıdan baktığımızda, Türklerin iki bin yıl boyunca hep doğudan batıya doğru gittiğini görürüz. Akınları ve göçleri hep doğudan batıya doğru olmuştur. Tarih sırasına göre birbirini takip eden Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar doğudan batıya doğru uzanan bir silsile halinde dizilmişlerdir eski kıtaya... Doğu nostaljidir, batı gelecek… Selçuklunun eserleriyle ihya ettiği Anadolu'yu, Osmanlının ihmal ettiği iddiasının sırrı da burada gizlidir. Çünkü o devletler, eserlerin çoğunu hâkim oldukları coğrafyanın batısına inşa etmişlerdir. Selçuklu, kendi egemenlik sahasının batısı olan Anadolu'yu eserleriyle ihya ederken, aynı ufka sahip olan Osmanlı da imar ve inşada Balkanlara ağırlık vermiştir. Balkanlara yani Rumeli’ye… O seyir devam edebilseydi, geç dönem Türk eserleri Rumeli’de değil, Almanya topraklarında yükselecekti.

Batıya yönelme, sadece coğrafya değişikliğinden ibaret değildir. İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Farabi, bedenen Türkistan'dan batıya doğru yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Gazneliler ve Selçuklar, göç yollarında karşılaştığı İran’ın bürokratik yapılarından, dil ve edebiyatından yoğun şekilde etkilenmiştir. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize Farsçadan geçmiştir. Osmanlıyı da kendi batısında kalan Roma’nın kurumları etkilemiştir. Bu durum, ruhunu İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.

Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de batılı… Arap ya da Fars kızı değil…

Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması düşünülmemiştir. Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır. 

Batının sembolik değeri yüksek şehirleri bize daima cazip gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Kadim şehir İznik, bir süre de Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu. Doğumuzda kalan şehirler değil.

Bu tercihlerin onlara benzeme iradesiyle değil, o yerleri İslam beldesi kılma ve halkın Müslüman olmasının önündeki engelleri kaldırma amacıyla yapıldığında kuşku yoktur. Ancak her ilişki, karşılıklı etkileşimi doğurmaktadır. Bu etkileşim, güçlü olduğumuz zamanlarda lehimize işlerken, zayıf olduğumuz dönemlerde tersine dönmüştür. Ayasoyfa’yı kiliseden camiye dönüştüren Fatih’in, Venedikli ressam Gentile Bellini'ye resmini çizdirmesi, yükselme dönemindeki etkileşime çarpıcı bir örnektir. Gücümüzün dibe vurduğu zamanlardaki görüntü ise bundan tamamen farklıdır. Ulus devlet idealini hayata geçiren Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı 19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar, gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum, batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır. İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850, 1858), memuriyete girişte din ayrımının kaldırılması (1856), nizamiye (laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876) takip etmiştir. Yaşanan süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”

Bireysel göçlerin de aynı yöne doğru olduğunu görürüz. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani... Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip, hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan yedi asır sonra Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır. Eğitim için yurt dışına giden gençler de genellikle batıdaki ünversitelere yönelmektedir.

Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı seyrin başka bir yansımasıdır. 

Ülke içinde bile, doğu illerinden göç edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz. Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.

Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce suretini putperest olur” mısralarını yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist ama etkileyici...

Zalim çehresine karşı, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün badireleri aşarak bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir. O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle harmanlayarak sahiplenme yolunu seçmiştir.

Hiç bitmeyen bu yolculukta, şimdi  internet ve yapay zekâ meznilindeyiz. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, mahiyetine ve kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgi ve düşünceyi kayda alıyor ve bunları, bütün kullanıcılarına aynı hızla yayıyor. Üstelik, hiçbir şeyi unutmuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca toplumun öncülerini değil, hayatta olan herkesi muhatap kabul ediyor ve etkileme kapsamına alıyor. Orta çağda icat edilen barutun, şatoları yıkıp derebeylikleri merkezi hükümetlerin emrine vermesi gibi sanal dünya da inanç ve düşünce içeren kapalı kutuları kırıp, evrensel tartışma zeminine taşıyor. 

Bu tablo, sanal dünyada rekabet şansı olmayan lokal ve kapalı devre telkinlerin, yeni nesilleri etkileme gücünü günden güne zayıflatıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile ihtiyacımız var. Bu söylemin, inandırıcı olabilmesi için, o dili kullananların söylemi ile eyleminin birbiriyle uyumlu olması, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalıp hayatın her alanına nüfuz etmesi gerekiyor.

"Kökü mazide olan bir âti" inşa edebilmek için buna emek vermeliyiz. Yoksa kimliğimizin içi boşalır, geriye sadece adımız kalır.

(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 111. sayısında yayınlanmııştır. 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder