Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.
Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.
19.
yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi
fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve
çalışkanlık… Ailenin geçmişinde çok
sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir
babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881
doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan
azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor.
Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]
Cumhuriyetin
getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı
yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek
mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan
Medresetü’l-Kudât’dan
yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet
Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor.
İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in
hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat
hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı
kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle
alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu
Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold,
Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]
Bir
kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda
meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat
fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi
şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir
kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.
1840’lara
kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak
verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum
yapar ve bir yavrusu olur? Bu tayın mülkiyeti kimin olur. Kiracının mı yoksa
kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir
içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi
de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası
yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar
yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki
örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”
Bu
şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla
dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî
esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi
(1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla
alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.
Bunun
sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda
Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı
Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat
Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.
Bu
tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan
Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği
laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.
Mardin,
1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten
dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine
kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin
merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran
Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç
yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak
hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar,
Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal
edilmiştir.
Yüksek
şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer
edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın
doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek
imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak
diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu
işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran
iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce
aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş,
siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.
Yeni
medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır.
Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen
İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle
yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de
yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun
bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin
yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi
olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle
değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş
kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon
sağlamıştır.
Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.
Mardin,
Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku
alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana
ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin,
öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara
özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem
anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.
1923-1946
yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya
da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi
anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, "Ebül'ulâ
Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi
içerisindeki rolünü özetlemiştir.
1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder