15 Ocak 2026 Perşembe

Cumhuriyet Hukukunun Yerleşmesinde Ebül’ulâ Mardin’in Rolü / Mehmet Taştan

Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.

Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve çalışkanlık…  Ailenin geçmişinde çok sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881 doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor. Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]

Cumhuriyetin getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan Medresetü’l-Kudât’dan yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor. İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold, Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]

Bir kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.

1840’lara kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum yapar ve bir yavrusu olur? Bu tayın mülkiyeti kimin olur. Kiracının mı yoksa kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”

Bu şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi (1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.

Bunun sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.

Bu tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.

Mardin, 1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar, Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmiştir. 

Yüksek şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş, siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.

Yeni medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır. Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon sağlamıştır.

Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.

Mardin, Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin, öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.

1923-1946 yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, "Ebül'ulâ Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi içerisindeki rolünü özetlemiştir.

1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.  


[1] İsmet Sungurbey, Ebû’l-ulâ Mardin, Mardin Valiliği, 2. Baskı 2011, sayfa 17
[2] Cemil Bilsel, “Öğrenirken ve Öğretirken Beraber” Ebül’ulâ Mardin’e Armağan İstanbul, Kenan Matbaası, 1944, sayfa 80-81
[3] Cemil Bilsel, age. sayfa 41

[4] İsmet Sungurbey, age, sayfa 39


(*) Bu yazı Sebiürreşad Dergisinin 1 Ocak 2026 tarihli 120. sayısında yayınlanmıştır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder