Bu yeni süreç, çoğu İngilizce kelimelerden oluşan yeni bir dili de hukuk lisanımıza taşımıştır. Bilgisayar ve internet sektörünü elinde tutan batılı şirketlerin o ürünlere ve müştemilatına verdikleri adlar, twitter, facebook gibi popüler internet sitesi adları, sanal ortamda işlenen suçlarla ilgili soruşturma ve yargılama işlemelerinde de farklı bir dilin doğmasına yol açmıştır. Öyle ki, internet suçları üzerinde çalışmayan hukukçuların ya da kolluk görevlilerinin anlamakta zorlanacakları bir dil, bu suçlarda adli sürecin başından sonuna kadar kullanılan zorunlu lisanı olmuştur. Bu yeni kavramlar “siber suç, proxy ayarları, hardisk, dijital delil, server, wireless, mantion, snapshot, flash bellek, twitter, facebook, hotmail, yahoo” örneklerinde olduğu gibi İngilizce kelimelerin doğrudan hukuk dilimize girmesi şeklinde olabildiği gibi, URL, IP, CD, DVD örneklerinde görüldüğü üzere bazen de, İngilizce kelimelerin ilk harflerinden oluşturulmuş kısaltmalarla bu dil taarruzu gerçekleşmektedir. Bu kelimelerden bir kısmı, bulunabilen yeni Türkçe karşılıklarıyla değiştirilse de, bu çabaların internet ve bilgisayar teknolojisinin hızına yetişmesi mümkün görünmemektedir. Bu gerçeklikten hareketle denebilir ki, bu tür suçların takibinde, ilk zorluğu ve belki de en kalıcı mağduriyeti bizatihi Türkçenin kendisi yaşamaktadır.
18 Temmuz 2020 Cumartesi
Sanal Dünyada Reel Soruşturmanın Zorluğu / Mehmet Taştan
Bu yeni süreç, çoğu İngilizce kelimelerden oluşan yeni bir dili de hukuk lisanımıza taşımıştır. Bilgisayar ve internet sektörünü elinde tutan batılı şirketlerin o ürünlere ve müştemilatına verdikleri adlar, twitter, facebook gibi popüler internet sitesi adları, sanal ortamda işlenen suçlarla ilgili soruşturma ve yargılama işlemelerinde de farklı bir dilin doğmasına yol açmıştır. Öyle ki, internet suçları üzerinde çalışmayan hukukçuların ya da kolluk görevlilerinin anlamakta zorlanacakları bir dil, bu suçlarda adli sürecin başından sonuna kadar kullanılan zorunlu lisanı olmuştur. Bu yeni kavramlar “siber suç, proxy ayarları, hardisk, dijital delil, server, wireless, mantion, snapshot, flash bellek, twitter, facebook, hotmail, yahoo” örneklerinde olduğu gibi İngilizce kelimelerin doğrudan hukuk dilimize girmesi şeklinde olabildiği gibi, URL, IP, CD, DVD örneklerinde görüldüğü üzere bazen de, İngilizce kelimelerin ilk harflerinden oluşturulmuş kısaltmalarla bu dil taarruzu gerçekleşmektedir. Bu kelimelerden bir kısmı, bulunabilen yeni Türkçe karşılıklarıyla değiştirilse de, bu çabaların internet ve bilgisayar teknolojisinin hızına yetişmesi mümkün görünmemektedir. Bu gerçeklikten hareketle denebilir ki, bu tür suçların takibinde, ilk zorluğu ve belki de en kalıcı mağduriyeti bizatihi Türkçenin kendisi yaşamaktadır.
13 Haziran 2020 Cumartesi
Şair İrtifa Kaybediyor / Mehmet Taştan
Şairleri, varoluş sırrını çözme yolculuğunda filozofların önünde gören bu anlayış, doğal olarak şiiri de bütün bilimlerin anası sayılan felsefenin üzerine çıkarır.
İlk etapta abartılı bulunabilecek bu kanaat, Mevlana, Hayyam, Goethe gibi içinden çıktıkları toplumları tek başlarına ve evrensel ölçekte temsil edebilme gücüne erişmiş şairlerle birlikte düşünüldüğünde makul bir hale gelir. Üstelik bu öncü rol, son bin yılda kazanılmış bir özellik de değildir. Tarihin derinliklerine inildikçe şiirin toplumsal etkisinin daha da belirginleştiği görülür.
Şair cevabının tarafgirlikle malul olduğu söylenebilir. Ancak bu yargının Helen kültürüyle sınırlı olmadığı da bir gerçektir. Mesela, İslam öncesinde Araplar, adlarını kahinlerle birlikte andıkları şairlerin yüksek sezgisel güçlere sahip olduklarına inanıyorlardı. Kutsal saydıkları Kabe’nin içini putlarla doldururken, dışını da sözün zirvesi olarak gördükleri şiirlerle süslüyorlardı. Yani şiir, saygınlığın zirvesinde dolaşıyordu. O yüzden, anneler, çocuklarının şairlik rüyalarını görüyorlardı.
Doğu ve batının bilgelik yolculuğuna mihmandarlık yapan şiir, bizim kültürümüzün genetik kodlarına kadar sızmıştır. Öyle ki, 8. yüzyılda taşa kazılan Orhun Abidelerinden, 11. Yüzyılda kâğıda yazılan Kutadgu Bilig’e kadar ortaya çıkarılabilen erken dönem eserlerin tamamı şiir formunda yazılmıştır. Ahmet Yesevi tasavvufa ilişkin görüşlerini şiirle söylemiş; en uzun ömürlü devletimizin liderlik sırları Şeyh Edebali tarafından şiirsel bir dille öğütlenmiştir.
Bu güçlü zemin üzerinde boy veren Türk şiiri yüzyıllarca doğunun, daha sonra da batının şiir köklerinden beslenerek evrensel ölçekte büyük şairlere kavuşmuştur. Kiminde Türkçenin zirvesine, kiminde bilgeliğin derinliğine ulaşan şiirimiz, insanımızın tahayyül ve tasavvurlarının şekillenmesinde uzunca bir süre öncü olmuştur. Kuşkusuz bu öncülük hepsinde aynı ağrılıkta olmamış; zamanın ruhuna, şairin yetkinlik ve derinliğine göre değişkenlik göstermiştir. Ancak tohumda ağacı görebilen ustaların şiirlerinde, duygu ve düşünceyi kristalize ederek, sağlam bir kalıba soktukları tartışmasızdır. “Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi… Aşk imiş her ne var ise âlemde / İlim kıl u kâl imiş ancak… Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu / Ezelden gam türabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu…” şeklindeki mısralar buna örnek verilebilir.
Bir Osmanlı Paşası, 1829’da Erzurum’da karşılaştığı Puşkin’in şair olduğunu öğrenince şunları söyler: “Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır ne de dünya nimetlerinde gözü… Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; O, yeryüzünün hükümdarıyla aynı hizada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.” Tam da şairin, "Sen çarsın, yalnız yaşa, yürü özgür yolunda / Özgür akıl nereye götürüyorsa seni" mısralarıyla örtüşen bu sözler, Türk toplumunun 19.yüzyılda da “şiiri yüksek zekaların rüyası” olarak görmeye devam ettiğini göstermektedir.
Savaşlar ve göçlerle girdiği 20. Yüzyılın başında tarihinin en büyük kopuşlarını ve alt üst oluşlarını yaşayan milletimiz, o trajedilerin etkisiyle birbirlerine hiç de benzemeyen güçlü şairlerin eş zamanlı yükselişlerine tanıklık etmiştir. Biçim ve içerikteki farklılaşmaya inat, Türkçe duyarlılığı ve anlam derinliğinde birbiriyle yarışan bu şairler okurlarının ruh dünyasına şekil vermeyi başarmışlardır. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak… Boşuna gezmişim yok tabiatta / İçimdeki kadar iniş ve çıkış… Sen yanmasan / Ben yanmasam / Biz yanmasak / Nasıl çıkar Karanlıklar aydınlığa?” şeklindeki mısralar bu dönemde girmiştir hafızamıza…
Namık Kemal’le başlayıp, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl ile devam eden süreçte siyasi bilinç dili olarak da kullanılan şiir, o şairlerin dünya hayatını tamamlamalarıyla birlikte toplumsal ilginin odağı olmaktan çıktı. Zira onların ardından sahneye çıkanlar geleneksel şiirin getirdiği tüm değerlere sırt çevirdiler. Halk kültüründen, folklordan, dilin yapısından ve anlam bütünlüğünden kopmayı ortaya attıkları imgeci şiirin olmazsa olmazı saydılar. Evrensel bilinmezi idrakten vazgeçip, şiiri, bireyin -ötekileri ilgilendirmeyen- tek kişilik meselelerine hasrettiler. Geleneği taklit edenler ise, yazdıkları manzumeleri şiir zannederek samanlıkta kaybolan gerçek şiirin bulunmasını engellemekten başka bir iş yapmadılar. Halk, asırlara dayanan yüksek şiir zevkiyle tadına baktığı bu metinleri hazzetmedi, ezberine almadı. Bunları yazanları da sahiplendiği şairlerden ayrı bir yere oturttu. Yahya Kemal, Mehmet Akif gibi ustalar için kullanmadığı bir sıfatlandırmayla, onları herhangi bir sanat dalını icra edenlerle eşdeğer bir şekilde “sanatçı” diye anmaya başladı. Bu adlandırma, "dönülmez akşamın ufku" oldu.
Atatürk’ün, zamansız davetini “Ben Denizkızı Eftalya değilim” diyerek geri çevirecek kadar ilkeli bir duruş olan şairlik imajı yıprandı. Bunalımlarıyla baş edemediği için kaleme sarılan güçsüz bir varlığa dönüştü. Bilgelik şöyle dursun, entelektüel kimliği de eridi. Şiir evrenin dili olmaktan çıkıp, yalnızca şairin anlam verebildiği müphem metinlere dönüştü.
Elbette ki bardağın tamamı boş değildi. Sayıları az da olsa, kendilerini bu tufandan koruyan, gelenekten beslenerek özgün tarzlarıyla şiirimize yeni soluklar kazandıran etkili şairler çıkıyordu. Ancak onların gücü de dumura uğramış şiirimizin toplam kalitesini yükseltmeye yetmiyordu. Çünkü şiir artık bir sektör, kanon tek tip olmuştu. Sektör içindeki gruplar arasındaki iletişim kanalları tıkanmıştı. Bu yüzden bir antolojinin, bir seçkinin veya bir derginin baş tacı ettiği şairin varlığından, diğer mahalledekilerin çoğu zaman haberi bile olmuyordu. Olsa da kaale alınmıyordu. Her grup kendi içinde “körler sağırlar, birbirini ağırlar” oyununu oynuyordu.
İşte bu lokalleşme, şairi asırlar önce çıktığı yeraltı mağarasına geri döndürdü. Elleri ve ayakları bağlandı… Yüzü duvara çevrildi... Gördüğü şey, arkasında yanan ateşin duvarda bıraktığı gölgeden başka bir şey değildi... Kendisinin ve onunla aynı hizada duranların gölgeleri... Ne yazık ki, şimdi onlar yaşadıklarını tabii hayat, gördüklerini de evren zannediyorlar.. Oysa gerçek hiç de öyle değil... Onların gerçeğe varabilmesi için içlerinden birinin zincirlerinin koparılması, yönünün ateşe döndürülmesi, mağaradan yukarı çıkarılması, güneş ve evren gerçeğini görmesi, mağara arkadaşlarını bu yanılgıdan kurtarmak için de oraya son bir kez daha girmesi gerek…
Eğer, bunu başaramazsak, dünyamıza ne Homeros uğrar bir daha ne de Mevlana… Ve sonunda şair, Notre Dame'ın Kamburu'na dönüşür.
11 Haziran 2020 Perşembe
Bu Kapıdan Geçince / Hikmet Gülay
7 Haziran 2020 Pazar
Şair ve Şehre Dair / İsmail Topçuoğlu
10 Nisan 2020 Cuma
Limanla Söyleşi
Sabırla beklemek var senin tabiatında
Onun da derya derya dolaşmak fıtratında,
Öyle bir belada ki, tuzlu sularla başı,
Asırlardır bitmiyor bu amansız savaşı,
Kim bilir şimdi hangi fırtınaya tutulmuş,
Hangi açık dilberin endamına vurulmuş,
Düşe kalka geçerken dalgalar arasından,
Ne bilsin ağlayan var günlerdir arkasından,
Aylar süren yalnızlık, yıllar süren yorgunluk,
Bakıyor ilgisizce sulara donuk donuk.
Lombozları kızarmış ağlıyor mu bu gemi,
Özlem mi onu yakan, başka bir düşünce mi?
İçini dökeceği bir liman mı arıyor?
Bakıştığı sahili yoksa sen mi sanıyor?
Gece karanlığında çıkıp giden bir gemi,
Bir daha dönmez asla boşa bekleme e mi?
Mehmet Taştan
3 Nisan 2020 Cuma
Hukukçu Şairler Antolojisi Çıktı
2 Ocak 2020 Perşembe
Bu Şehir Sana Benziyor
Vakit yine gece, mevsim yine yaz,
Radyoda, babuba çalıyor yine...
Toprakta nemli bir deniz kokusu,
Ağaçlarda dalga hışırtısı var;
Saçımla oynarken ılık bir rüzgar,
Bu şehir bir anda sana benziyor.
Bu şehir bir anda sana benziyor.


