7 Kasım 2020 Cumartesi

Kayıp Adanın Kuşları

Kuşdiliyle yazılan kitapta okumuşlar,
Yuvada gördüğünü havada öten kuşlar;
Bir şarkıyı yâd eder gibi buluşmuş orda
Sanki kanatlarıyla el ele tutuşmuşlar,
Sönmüş bir ocak gibi burnumda tüten kuşlar.

Bir şarkıyı yâd eder gibi buluşmuş orda,
Öğüdü yuvasında unutup giden kuşlar,
Kalplerinin halinden eser var yüzlerinde,
Onlar ki aşk dersini hüthütten okumuşlar
Yuvada gördüğünü havada öten kuşlar;

Tohum toprak altında baharı sayıklıyor,
Ya ne zaman dönecek geçen güz giden kuşlar,
Melül mahzun bir haber geldi uzak ellerden,
Yağmurdan kaçıyorken doluya tutulmuşlar,
Gümüş gagalarıyla içimi diden kuşlar,

Güzü darmadağınık bırakıp giden kuşlar,
Bir hüznün gözyaşları kaç günde kurutulur?
Ya kaç günde alışır ayrılığa bu şehir?
Taze gelinler gibi süzülüp giden kuşlar,
Ayrılığın adını ne renge boyamışlar?

Bulutların duruşu hayra alamet değil,
Bizi böyle selamsız bırakıp giden kuşlar,
Üç damla gözyaşı mı bir aşkın usaresi?
O kaybolmuş adanın üstünde öten kuşlar
Sönmüş bir ocak gibi burnumda tüten kuşlar.

Mehmet Taştan







Şiirin Hikayesi:


Bu şiir gerçek bir öyküye dayanıyor. Thomas Cook, Atlas Okyanusu`nda inceleme yaparken göç mevsiminde milyonlarca kuşun aynı yerde toplanıp, okyanusun üzerinde kulakları sağır edercesine saatlerce öttükten sonra toplu halde derin sulara gömülerek can verdiklerini görür. Bu manzara karşısında şok olur. Sebebini araştırmaya koyulur. Atlas okyanusunun, bu noktasında çok eskiden küçük bir ada olduğunu, kuşların göç yolları üzerindeki bu adada dinlenip yollarına öyle devam ettiklerini, ancak adanın asırlar önce geçirdiği depremlerde kaybolduğunu, kuşların binlerce yıllık bir alışkanlıkla göç sırasında yine aynı yere gelip dinlenmek için adanın bulunduğu bölgede saatlerce döndüklerini, adayı yerinde bulamayınca yorgun düşüp öldüklerini tespit eder. Bu hazin öyküden çok etkilendim. Her kuşta bir insanın, her insanda bir kuşun olduğunu hissettim. Bu şiir böyle doğdu.


8 Ağustos 2020 Cumartesi

Alkollü Sürücünün Taksirle Yaralama Eyleminde Fikrî İçtima / Mehmet Taştan

Yaralamalı trafik bir kazasına neden olan alkollü sürücünün eylemi hangi suç ya da suçları oluşturur? Böylesi durumlarda fikri içtima mı yoksa gerçek içtima mı uygulanır?

Bu soruya cevap verebilmek için, öncelikle sürücüdeki alkol seviyesinin, trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçuna etkisinin irdelenmesi gerekir.

TCK 179/3 alkollü araç kullanmayı, “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçu olarak düzenlemiştir. Ancak hangi miktarda alkolün emniyetli sürüş yeteneğini kaybettireceği sorusunun cevabını Karayolları Trafik Kanununa bırakmıştır.

2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunun 48/6. Fıkrası, 1,0 promilin üzerinde alkollü araç kullanmanın, TCK 179’da tanımlanan suçu oluşturacağını amirdir. O halde, 1,0 promilin üzerinde alkollü sürücü, bir kazaya karışsın ya da karışmasın TCK 179/3’ü ihlal etmiş sayılacaktır. Bu hükmün mefhumu muhalifinden çıkan sonuç şudur: Alkol seviyesi 1,0 promilin altında olan bir sürücü, hangi aracı kullanırsa kullansın, bir kazaya karışmadığı takdirde eylemi suç oluşturmayacaktır. Kullanılan aracın, özel ya da ticari araç olup, olmaması neticeye etkili değildir.

Alkollü sürücünün kullandığı araçla bir kazaya karışılması halinde ise, kullanılan aracın türüne göre suçun oluşum şartları değişecektir (m.48/7). Özel araç sürücülerinin 0,5 promilin üzerinde, diğer araç sürücülerinin ise 0,2 promilin üzerinde alkollü şekilde araç kullanırken kaza yapmaları halinde haklarında TCK 179/3’ün tatbiki cihetine gidilecektir. Suçun oluşumu için kazanın olması yeterlidiri. Kazanın yaralamalı ya da maddi hasarlı kaza olması sonuca etkili değildir. Ancak şunu özellikle belirtmek lazım ki, 0,5-1.0 promil alkollü özel araç sürücünü ya da alkol seviyesi 0,2-1.0 promil alkollü diğer araç sürücülerini kazaya karışmaları nedeniyle “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan sorumlu tutabilmek için, kazanın alkolün etkisiyle meydana geldiğinin somut bir şekilde belirlenmesi gerekir. Kaza, alkolün etkisiyle değil de bir başka nedenle meydana gelmiş ise 1,0 promilin altında alkollü olan sürücüler “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan sorumlu tutulamayacaklardır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun konuya ilişkin yorumu şöyledir:

"Ehliyetsiz sürücü olan sanık karşıdan gelen araçlar için ayrılmış şeride girerek taksirle yaralamaya sebebiyet vermiştir. Kaza sonrası yapılan ölçümde 0.63 promil alkollü olduğu belirlenmiştir. Kanındaki alkol seviyesi suç tarihindeki düzenlemeye göre cezalandırılmasını gerektiren 1,00 promilin üzerine çıkmamıştır. Sanık aşamalarda, “güneş gözümü aldı, kaza ondan oldu” demiştir. Bu verileri birlikte değerlendiren Yargıtay trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun unsurlarının oluşmadığı sonucuna varmıştır" (Yargıtay CGK 08.10.2019 tarih ve 2018/12-277 Esas, 2019/585 Sayılı Kararı). 

Bu karardan çıkan iki sonuç vardır:

1-) Ehliyetsiz araç kullanmak, hiçbir şekilde trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu oluşturmaz.

2-) 2918 Sayılı yasanın 48/7 fıkrasına göre, alkol seviyesi 1 promilin altındayken kaza yapan sürücülerin alkolün etkisiyle sürüş yeteneğini kaybettiğine dair yeterli somut deliller bulunmadıkça TCK 179/3'ü ihlalden ceza verilemez.

Suçun temel şeklini inceledikten sonra baştaki sorumuzu şu şekilde düzeltebiliriz: Yasanın belirlediği seviyenin üzerinde alkollü şekilde araç kullanıp taksirle yaralamaya yol açan failin eylemi hangi suç ya da suçları oluşturur? Failin eylemi iki ayrı suç kabul edilip gerçek içtima mı uygulanır yoksa tek suç kabul edilip fikri içtima mı uygulanır?

Yasada karşılığı olamayan bu soru, hem Yargıtay’ın hem de Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin önüne gelmiş; ancak verdikleri cevaplar birbirinden farklı olmuştur.

Yargıtay’ın, yaptığı değerlendirme ve vardığı sonuç şöyledir:

Kaza akabinde alınan doktor raporunda sanığın 2.33 promil alkollü olduğu tespit edilmiştir. TCK'nın 'Trafik güvenliğini tehlikeye sokma' başlıklı 179/3. maddesinde alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek olan kişinin araç kullanma hâlinin suç olarak düzenlendiği maddede belirtilen suçun tehlike suçudur. Somut olayda ise beş kişinin yaralanmış olması sebebiyle zarar suçu oluşmuştur. Dairemizin yerleşik uygulamasına göre; tehlikeli eylemin zarara yol açması ve her iki suçun birlikte işlenmesi halinde sanığın hangi suç nedeniyle cezalandırılacağı belirlenirken suçlar için Kanunda öngörülen cezaların ağırlığının değil, “zarar suçu-tehlike suçu” ölçütünün esas alınması suretiyle, sanığın taksirle yaralama suçundan cezalandırılmasının mümkün olduğu ahvalde sadece taksirle yaralama suçundan cezalandırılması, ancak kovuşturma şartı olan şikayetin gerçekleşmemesi, şikayetten vazgeçilmesi veya uzlaşma nedeni ile taksirle yaralama suçundan cezalandırmanın mümkün olmadığı ahvalde ise, sanığın TCK'nın 179. maddesinde düzenlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezalandırılması gerekir (Yargıtay 12 CD 20.1.2020 tarih, 2019/6743 Esas ve 2020/701 Sayılı Kararı).

Yargıtay’ın yerleşik uygulama olduğunu özellikle vurguladığı karardan çıkan sonuçlar şunlardır:

1-)  2.33 promil alkollü şekilde araç kullanan sanık TCK 179/3’te yazılı olan trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçunu işlemiştir.

2-)  Sanık alkollü şekilde araç kullanarak taksirle beş kişinin yaralanmasına (TCK 89/4) neden olmuştur.

3-) Tehlike suçu (TCK 179/3), zarar suçunun (TCK 89/4) birlikte işlenmesi halinde kanunda öngörülen cezaların ağırlığının değil, “zarar suçu-tehlike suçu” ölçütünün esas alınması suretiyle sanık hakkında şikâyet varsa yalnızca zarar suçu olan taksirle yaralamadan ceza verilir.

4-) Taksirle yaralama suçunun uzlaştırma veya şikâyetten vaz geçme nedeniyle cezasız kalması halinde sanık hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan ceza verilir.

Yargıtay’ın yerleşik uygulaması, çiçeği burnunda bir yüksek mahkeme olan Ankara Bölge İdare Mahkemesi (BAM) ‘ni ikna edememiş olmalı ki, benzer bir olayda farklı bir sonuca varmıştır. İstinaf Mahkemesinin değerlendirmesi şöyledir:

Trafik güvenliği tehlikeye sokma başlıklı TCK'nın 179. Maddesinin 3.fıkrasında alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek olan kişinin araç kullanma hali suç olarak düzenlenmiştir. Madde belirtilen suç bir tehlike suçudur. Sanığın alkollü olarak araç kullanmaya başlaması ile suçun oluşacağından TCK'nın 44. maddesinin uygulanma imkânı bulunmamaktadır (Ankara BAM 12 Ceza Dairesi 10/03/2020 tarih ve 2019/67 Esas, 2020/841)

BAM’a göre, alkollü sürücünün taksirle yaralamaya sebebiyet verdiği olayda iki ayrı eylemle işlenmiş iki ayrı suç vardır. Bu nedenle böyle bir olayda TCK 44’te tanımlanan fikrî içtima hükümlerinin uygulanması mümkün değildir.

Peki bu kararlardan hangisi isabetlidir?

Her iki yargı organı alkollü sürücünün sebep olduğu kazada, trafik güvenliğini tehlikeye sokma ve taksirle yaralama suçlarının birlikte oluştuğunu kabul etmiştir. Ancak bundan sonra yolları ayrılmıştır. Ankara BAM'a göre, iki ayrı eylemle işlendiği için sanığa iki ayrı suçtan ceza verilmesi gerekir. Bu nedenle gerçek içtima kurallarının uygulanması gerekir. Yargıtay ise farklı kanaattedir. Şikâyet devam ediyor ve uzlaşma sağlanamıyorsa fikrî içtima kaidesi gereğince sanık hakkında yalnızca taksirle yaralama suçundan dolayı ceza verilmelidir. Yargıtay, yargılamaya konu eylemleri tek fiil olarak nitelemekle de yetinmez; aynı zamanda, “sanığın hangi suç nedeniyle cezalandırılacağı belirlenirken suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığının değil, ‘zarar suçu-tehlike suçu’ ölçütünün esas alınması gerekir” demek suretiyle TCK 44/1’de olmayan bir fikrî içtima yöntemini benimser.

Ancak Yargıtay'ın görüşünün isabetli olduğunu söylemek zordur. Çünkü, bir olayda fikrî içtima kuralının uygulanabilmesi için bir fiil ile kanunun birden fazla hükmünün ihlal edilmesi gerekir. Alkollü sürücü, aracı çalıştırdığı sırada bir yaralamaya neden olmuşsa eylemin tekliğinden söz edilebilir. Böyle olmayıp da taksirle yaralama sürüşün sonraki aşamalarında gerçekleşmişse artık eylemin tekliğinden söz edilemez. Eylem sayısı birden fazla olduğu için her bir eylem müstakil bir suç oluşturur. Yani, alkollü şekilde araç kullanmaya başlandığı anda trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçu tamamlanmış olur. Kişinin taksirle yaralamaya neden olması ayrı bir eylemdir.

Nasıl ki, alkollü sürücünün aynı seyir sırasında birden fazla yerde yaptığı yaralamalı kazalarını tek bir taksirle yaralama olarak kabul etmek mümkün değilse, anlık hareketle işlenen suçlar dışında alkollü araç kullanma ve taksirle yaralama suçlarının tek eylemle gerçekleştiğini söylemek de mümkün değildir.

Alkollü sürücünün gittiği yolun yüzüncü kilometresinde yaptığı taksirli yaralama nedeniyle eylemi tek suç kabul etmek, kazadan önceki 99 km’lik mesafede alkollü araç kullanma eylemini yok saymaktır.  Abartılı bir örnekle, Kars’ta alkol alıp yola çıkan bir kişi mola yerlerinde de alkol almaya devam ederek Edirne’ye kadar alkollü araç kullanır ve Uzunköprü’de taksirle yaralamaya sebebiyet verirse mağdurun şikayetçi olması ve uzlaşma sağlanmaması halinde yalnızca taksirle yaralama suçundan mahkum olacak, trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan ceza almayacaktır.

Orta yerde iki ayrı eylemle işlenmiş iki ayrı suç olmasına rağmen, kişinin kaza anına kadar alkollü araç kullanmasının yok sayılarak, yalnızca taksirle yaralama suçundan cezalandırılması iki yönden fikrî içtima kurallarına aykırıdır.

1-)     İki ayrı eyleme tek ceza verilerek failin bir eylemi cezasız bırakılmaktadır. 

2-)     Fikrî içtima (TCK 44/1) kuralı gereğince sanığın, “en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması” gerekirken, miktarı ve kasten işlendiği için sonuçları itibariyle ağır olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu yerine, “sanığın hangi suç nedeniyle cezalandırılacağı belirlenirken suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığının değil, ‘zarar suçu-tehlike suçu’ ölçütünün esas alınması” gerektiği şeklindeki yasada olmayan gerekçeyle taksirle yaralama suçundan ceza verilmektedir.

Yargıtay’ın bu değerlendirmesi, mülga 765 Sayılı TCK zamanından kalma bir uygulama olduğu izlenimini vermektedir. Ancak hemen belirtelim ki, yeni yasa bakımından isabetsiz olan bu uygulama eski kanun bakımından tutarlıdır. Çünkü, 1 Haziran 2005’e kadar yürürlükte olan eski kanunun 459. Maddesi taksirle yaralama cürmünü, 565. Maddesi ise tehlikeli araç kullanma kabahatini düzenlemekteydi. Yani taksirle yaralama cürmünün cezası tehlikeli araç kullanma kabahatinden daha yüksek, hem de doğurduğu hukukî sonuçlar itibariyle daha ağırdı. Kişi trafikte taksirle yaralamaya sebebiyet verdiğinde şikâyet varsa fikri içtima hükümleri gereği cezası ağır olan taksirle yaralama suçundan mahkûm ediliyordu. Şikâyetten vazgeçme nedeniyle taksirle yaralama suçundan takibat yapılamaması halinde kusurlu sanık hakkında tehlikeli araç kullanma kabahatinden işlem yapılıyordu. Yani kabahatin oluşumunda belirleyici unsur alkol değil, kusurdu.

5237 sayılı TCK, eski ceza kanununun ön ödemelik bir kabahat (mülga 765 sayılı TCK 565/1) olarak tanımladığı tehlikeli araç kullanmayı kasten işlenebilen bir suça (5237 sayılı TCK 179/3) dönüştürmesine rağmen Yargıtay yorumunu güncellememiş, eski görüşünün etkisinde kalmıştır. Ancak bu etkilenme isabetsizdir. Çünkü yeni yasa, eski kanunda var olan, “suçlar; cürüm veya kabahattir” şeklindeki ayrıma son vermiştir. Kabahatleri ceza yasasından çıkarmış, 5326 sayılı ayrı bir kanunla idari yaptırımı gerektiren fiiller olarak düzenlemiştir. Eski kanunda var olan tehlikeli araç kullanma kabahati yerine, TCK 179. Maddesinde tanımlanan, alkollü araç kullanmayı da içine alan ve kasten işlenebilen trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçu ihdas edilmiştir. Yani, yasa koyucunun 1 Haziran 2005’den beri geçerli olan yeni iradesine göre alkollü araç kullanmak kasten işlenebilen ve re’sen takibatı gerektiren bir tehlike suçudur.

Tamamlanmış olan bir tehlike suçunun taksirle yaralama şeklindeki zarar suçuyla son bulması halinde, ilk suç ikincinin içinde erimez. Zarar suçu tehlike suçuna eklenmiş olur.

Taksirle yaralamalarda, zararın gerçekleşmesiyle alkollü araç kullanma biçiminde tezahür eden tehlike suçu onun içinde erir şeklindeki bir yorum, “ruhsatsız silah taşımak bir tehlike suçudur, silahla taksirle yaralama gerçekleşirse silahtan kaynaklı tehlike suçu içinde erir” demekten farksızdır. Ruhsatsız silah taşıma ve silahla taksirle yaralama suçlarının birlikte işlenmesi halinde nasıl ki iki ayrı suçtan ceza veriliyorsa, alkollü araç kullanma ve taksirle yaralama suçlarının birlikte işlenmesi halinde de şüpheliye iki ayrı suçtan ceza verilmesi gerekir. 

Kanun koyucunun değişen iradesine rağmen, Yargıtay'ın eski görüşünü sürdürmesi yalnızca bir fikri içtima sorunu değil, şikayet ve uzlaşma kurumlarının uygulanması bakımından da adaletsizliğe yol açmakta, kötü niyetli sanıklara avantaj sağlayan bir işlev görmektedir.

Yargıtay’a göre, alkollü şekilde yaralamaya neden olan kişi mağdurun mağduriyetini gidererek uzlaşmayı sağlasa ya da şikâyetten vaz geçirse bile cezadan kurtulamayacak, bu kez taksirle yaralama suçunun yerine kasıtlı bir suç olduğu için sonuçları itibariyle her zaman daha ağır olan trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan mahkûm olacaktır.

Buna karşılık taksirle yaraladığı mağdurla hiç ilgilenmeyen, uğradığı zararı karşılamayan, özür bile dilemeyen ve uzlaşmayı reddeden kişi toplum tarafından da hoşgörüyle karşılanan taksirle yaralama suçundan mahkûm olmakla kalacak, sonuçları itibariyle daha ağır olan trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan kurtulacaktır.

Bu yönüyle de karar adalete aykırı düştüğü gibi uzlaştırmacı adaleti dışlayıcıdır. Benzer durumdaki iki kişiden yalnızca tehlike suçunu işleyene, tehlike ve zarar suçunu işleyenden daha ağır ceza verilmesine yol açacak niteliktedir.

Örneğin, Ankara’da aynı barda, aynı miktarda alkol alıp aynı yöne doğru seyreden iki kişiden biri, yolun 10. Km’sinde polis tarafından durdurulup 2.00 promilin alkollü olduğunun belirlenmesi nedeniyle trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan ceza alacaktır. Bu sürücü kasten işlenen bir suçtan mahkum olduğu için kamu haklarını kullanmaktan mahrumiyet, seçme ve seçilme hakkında sınırlama, kamu görevlerinden mahrumiyet, kamu görevine girememe gibi yoksunluklarla karşılaşabilecektir.

O kontrol noktasında durdurulmayıp aynı yolun 50. Km’sinde yaralamalı kazaya neden olan ikinci sürücü şikâyetin devam etmesi ve uzlaşma sağlanamaması halinde yalnızca taksirle yaralama suçundan mahkûm olacaktır. Yargıtay’ın bu suça ilişkin fikri içtima yorumu nedeniyle kasten işlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan ceza almaktan kurtulacaktır. Yalnızca taksirle yaralama suçundan ceza aldığı için, kasten işlenebilen suçlardan doğan kamu haklarını kullanmaktan mahrumiyet, seçme ve seçilme hakkında sınırlama, kamu görevlerinden mahrumiyet, kamu görevine girememe gibi yoksunluklarla karşılaşmayacaktır.

Bu iki kafadarın mahkûmiyet sonrasındaki bar buluşmalarında, kasıtlı suçtan mahkûm olduğu için daha ağır sonuçlara muhatap olanı, iç geçirerek arkadaşına bakıp, “keşke ben de senin gibi birine çarpsaydım” diyecek; yargının kalitesi o kişiler için o olayla özdeşleşecektir.

Bu algıyı değiştirmek Yargıtay’ın elinde... Yapılacak değişiklik Yargıtay için küçük, Türk Yargısı için büyük bir adım olacaktır.

20 Temmuz 2020 Pazartesi

Başaklar Erdemle Eğilir











Her insanın ay gibi karanlık bir sinesi,
Henüz öğrenmediği bir hayat dersi vardır.
İnsan dilinde saklı, kader dilin ucunda
Düşlerle harelenen gönül bahçesi bir de…

Hedefsiz bir gemiye hangi rüzgâr yön verir?
Talih kuşu da konmaz, yatırımsız hayale.
Hayat, mücadeleyle resmedilen tuvalde,
Zafer, ufak adımla başlayan seferdedir.

Acıyı tadanların şefkatle açar kalbi,
Olgunlaşan başaklar erdemle eğilirler.
Her mum, yanan bir mumun ateşiyle tutuşur.
Bengisuyla yıkanır sevgiyle dirilenler.

Kin ekilen tarlanın güzünde olmaz hasat,
Bahar kışı tanımaz, yeşermez taş bahara
Oysa: kral ve yoksul acıkır bir iştahla
Aynı kutuya girer sonunda piyon şahla.

Bilgeler ve bulutlar vermek için alırlar.
Ölüm yaymaz kahraman, ölüme meydan okur.
Ki onda hayat bulur öldürmeye gelenler.
Kaval bile parmaklar okşayınca şad olur.

Her yas da üç gün sürer, her düş, her mükemmel de…
Gönül sarayı yalnız sevgi ile açılır,
Otlar üç günde büyür, bir gül ahir zamanda.
Kalbini bir sera yap, gül yetiştir koynunda.

Susuz su aradıkça, su da susuzu arar;
Sürekli düş görenin gerçekleşir rüyası,
Susamadan kuyu kaz, sevgi ile silahlan
Şair, zaman kaydına bağlan artık ne olur!

Mehmet Taştan

18 Temmuz 2020 Cumartesi

Sanal Dünyada Reel Soruşturmanın Zorluğu / Mehmet Taştan


Ülkemizde, ilk kez 12 Nisan 1993’te ODTÜ’de başlayan internet kullanımı, yedi-sekiz yıl içinde yaygınlaştı. İnsanımızın olmazsa olmazları arasına girdi. Bu gelişme, gerçek hayatın yanında, günden güne etkisini artıran bir sanal âlemin doğmasına yol açtı. Artık insanlar yanı başındakiyle konuşmak yerine, internet üzerinden iletişim kurmaya, aradığı her türlü bilgiye bu yolla ulaşmaya, istediği müzikleri dinlemeye ve filmleri izlemeye, duyurmak istediği her türlü fikir ve görüşlerini aynı yolla yaymaya başladı. Hatta ticari hayat bile internete kaymaya, para transferleri ve bankacılık işlemleri internet üzerinden yapılmaya başlandı.

Hiçbir siyasi sınır tanımayan, bir tuşa dokunmakla dünyanın diğer ucuna ulaşma imkânı sağlayan internet, yalnız hayatı kolaylaştırmakla kalmadı; kötü niyetli kişilerin internet üzerinden gerçekleştirdikleri eylemler nedeniyle pek çok hukuki sorunu da beraberinde getirdi. Tabiidir ki, ortaya çıkan bu sorunları çözmek ve internet üzerinden işlenen suçlarla mücadele edebilmek için ülkeler, hem ulusal ölçekte hem de uluslararası ölçekte çözüm arayışına girdiler.

1996 yılında ABD, 1997 yılında Almanya, 1998 yılında İngiltere, 2000 yılında Fransa İnternet üzerinden işlenen suçlarla mücadele edebilmek için iç mevzuatlarında değişiklik yapma yoluna gitti. Ancak mahiyeti itibariyle ulusal sınır tanımayan internet suçlarıyla, ülkelerin tek başına mücadele edebilmesi mümkün değildi. Zira faili bir ülkede, mağduru bir başka ülkede olan olaylarla ilgili olarak etkin bir soruşturma yapılabilmesi, failin yargılanıp cezalandırılabilmesi için her iki ülkenin o eylemi suç olarak kabul etmesi, takibe değer bulması gerekiyordu. Çarpıcı bir örnekle mağdurun bulunduğu ülkenin suç kabul ettiği bir yazı, failin bulunduğu ülkede övgüyle karşılanıyorsa iki ülkenin bu suç nedeniyle faili cezalandırma konusunda iş birliği yapması düşünülemezdi.

Bu durumu gören Avrupa Konseyi, hazırladığı, Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi’ni, 23 Kasım 2001 tarihinde Budapeşte’de imzaya açtı. ABD’nin de aralarında bulunduğu 79 ülkenin imzaladığı bu sözleşme, 1 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye’nin iç hukuk düzenlemelerinin tamamladıktan sonra 10 Kasım 2010 tarihinde imzaladığı bu belge, özellikle telif haklarının ihlali, bilgisayarla bağlantılı sahtecilik, çocuk pornografisi ve güvenlik ağlarının ihlali konularına odaklanmaktadır. Sanal ortamda işlenen suçların ortak tanımlarının yapılmasını, bu alanda ülkelerin maddi ceza hukuku normlarının uyumlu hale getirmesini, suçların soruşturulması ve kovuşturulması için gerekli olan yerel ceza usul hukuku yetkilerinin sağlamasını ve etkin bir uluslararası iş birliği rejimi oluşturulmasını amaçlamıştır.

Dünyadaki bu gelişmelere paralel olarak Türkiye de internet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen mücadele edilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri yapmanın yanında, uygulamada koordineyi sağlayacak ve gerektiğinde takip yapacak olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Erişim Sağlayıcıları Birliği gibi kuruluşlar inşa edilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılıkları ile kolluk bünyesinde sanal âlemde işlenen suçların takibi için özel birim ya da müdürlükler oluşturuldu.

Bu yeni süreç, çoğu İngilizce kelimelerden oluşan yeni bir dili de hukuk lisanımıza taşımıştır. Bilgisayar ve internet sektörünü elinde tutan batılı şirketlerin o ürünlere ve müştemilatına verdikleri adlar, twitter, facebook gibi popüler internet sitesi adları, sanal ortamda işlenen suçlarla ilgili soruşturma ve yargılama işlemelerinde de farklı bir dilin doğmasına yol açmıştır. Öyle ki, internet suçları üzerinde çalışmayan hukukçuların ya da kolluk görevlilerinin anlamakta zorlanacakları bir dil, bu suçlarda adli sürecin başından sonuna kadar kullanılan zorunlu lisanı olmuştur. Bu yeni kavramlar “siber suç, proxy ayarları, hardisk, dijital delil, server, wireless, mantion, snapshot, flash bellek, twitter, facebook, hotmail, yahoo” örneklerinde olduğu gibi İngilizce kelimelerin doğrudan hukuk dilimize girmesi şeklinde olabildiği gibi, URL, IP, CD, DVD örneklerinde görüldüğü üzere bazen de, İngilizce kelimelerin ilk harflerinden oluşturulmuş kısaltmalarla bu dil taarruzu gerçekleşmektedir. Bu kelimelerden bir kısmı, bulunabilen yeni Türkçe karşılıklarıyla değiştirilse de, bu çabaların internet ve bilgisayar teknolojisinin hızına yetişmesi mümkün görünmemektedir. Bu gerçeklikten hareketle denebilir ki, bu tür suçların takibinde, ilk zorluğu ve belki de en kalıcı mağduriyeti bizatihi Türkçenin kendisi yaşamaktadır.

Bu tür soruşturulmalarda, internet suçlarının beylik sözü olan “dijital delil” araştırmasında kullanılan dilin, yabancı teknik kelimelerle dolu olması, internetin kendisini sürekli yenileyip geliştirmesi karşısında hukukun her seferinde bir adım geride kalıp ona ayak uyduramaması, iş yoğunluğuna karşın sayısal anlamda personel yetersizliği dışında çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır.
Şöyle ki, bu suçlarda, suça ve faile ulaşabilmenin en sağlıklı yöntemi dijital delille mümkün olabilmektedir. Dijital delil elde edebilmek için, öncelikle suçta kullanılan bilgisayarın hizmet aldığı internet protokol (IP) bilgilerine ulaşılması, bu bilgilerden hareketle o bilgisayarın fiziki anlamda muhafaza altına alınıp incelenmesi ve suç oluşturan işlemlerin o bilgisayar üzerinden işlenip işlenmediğinin tespiti gerekmektedir.

Erişim ya da içerik sağlayıcısı ülkemizde olan veya ülkemizde temsilciliği bulunan internet siteleri üzerinden işlenen suçlarda, genellikle dijital delil yöntemiyle şüpheliye ulaşılabilmekte, kesin delil elde edebilmek için mahkemeden karar almak suretiyle şüphelinin internet hizmeti sunan cihazlarına el konulmakta, yapılan dijital incelemeyle suça konu verilere ulaşılmaya çalışılmaktadır.

Böylesi durumlarda yasanın amir hükmü gereği el konulan cihaz içeriklerinin, iki adet kopyası (imajı) alınmakta, bunlardan biri şüpheli şahsa verilmekte, diğeri adli makamlarda kalmaktadır. İncelenecek cihazların kapasitesine göre imaj alınabilmesi için yedek hardisklere ihtiyaç duyulmakta, bu da her bir soruşturmada 500TL’den aşağı olmayan tahkikat masrafına yol açmaktadır. İnternet üzerinden işlenen suçların günden güne yaygınlaşması nedeniyle, ülke genelinde soruşturma masraflarının astronomik rakamlara ulaşmasına yol açmaktadır. Böylesi bir yoğunlukta, suça konu bilgisayarın incelenmesinden raporlama işlemine kadar geçen süre 3-4 ayı bulabilmekte, neticede soruşturmanın uzamasına sebebiyet vermektedir.

Evlerde ya da az sayıda kişinin kullandığı işyeri bilgisayarları üzerinden işlenen suçlarda faile ulaşabilmek daha kolay olabildiği hâlde, internet kafe, lokanta, bar, öğrenci yurdu gibi toplu kullanıma açık alanlarda işlenen suçlarda, genellikle faile ulaşılamamaktadır. Evlerdeki bilgisayarların kullanılması suretiyle işlenen, üst sınırı iki yıla kadar olan hakaret gibi suçlarda, suçun ihlal ettiği değerle, delil elde etmek için girilen mahremiyet alanı arasında şöyle bir denge sorunu yaşanmaktadır: CMK 75/5’in “üst sınırı iki yıldan daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda, kişi üzerinde iç beden muayenesi yapılamaz; kişiden kan veya benzeri biyolojik örneklerle saç, tükürük, tırnak gibi örnekler alınamaz” hükmünü amir bulunmaktadır. Bu maddeye göre, üst sınırı iki yıldan daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda, kişinin mahremiyet alanını korumak adına beden muayenesi bile yapılamazken, aynı nitelikteki bir suç için şüpheliyle birlikte aynı konutta oturan diğer aile fertlerinin mahremiyet alanına girilerek, ikametinde arama yapılmasının; tüm aile fertlerinin resimlerini, özel yazışmalarını içeren dijital materyallere el konulup incelenmesinin kanun koyucunun iradesiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı meselesi gündeme gelmektedir.

Siyasi sınır tanımayan internet kullanımı karşısında, ülke dışından gerçekleştirilen eylemlerde, suçun işlendiği bilgisayarın internet protokol (IP) bilgilerine çoğu zaman ulaşılamamaktadır. Yabancı menşeli internet sitelerinde işlenen suçlarda, erişim ve içerik sağlayıcılarının da o ülkede bulunması nedeniyle başlatılan soruşturmanın başarılı olabilmesi, ya o internet sitesinin Türkiye’de temsilciliğinin bulunmasına ya da o ülkeye yapılan adli yardım taleplerinin kabul görmesine bağlıdır. Örneğin, ülkemizde milyonlarca kullanıcısı olan facebook, twitter gibi internet sitelerinin erişim ve içerik sağlayıcıları da ABD’nde bulunmaktadır. Her iki şirketin ülkemizde temsilciliği de yoktur. ABD’nin iç mevzuatı gereği, “çocuğun cinsel istismarı, intihara yönlendirme, ölüm tehlikesi içinde kaybolma, uluslararası terörizm, vahşet (vandalizm)” dışında kalan suçlarda adli yardım taleplerinin olumlu karşılık bulmaması nedeniyle, anılan sitelerde işlenen suçlarla ilgili olarak başlatılan soruşturmalar, açık kaynak araştırması ya da beyan gibi yöntemlerle delil elde edilemediği takdirde akim kalabilmektedir.

Bir kısım ülkelerde ise internetle ilgili yasal düzenlemeler yapılmadığı için, o ülkeden işlenip sonuçları Türkiye’de görülen suçlar bakımından yapılan adli yardım taleplerinin sonuçsuz kaldığı vakıadır.

İnternetin siyasi sınır tanımayan evrensel hızı karşısında, bu yolla işlenen suçları takipte uluslararası iş birliğinin kaçınılmaz olduğunu gören ülkelerin imzaladıkları Budapeşte Sözleşmesi de maalesef kısa bir süre içinde eskimiş, bu suçlarla mücadelede yetersiz hâle gelmiştir. Ülkelerin siyasal sistemlerinin, özgürlük ve suç anlayışlarının birbirlerinden farklı oluşu, Rusya örneğinde olduğu gibi birçok ülkede internet suçlarıyla ilgili yasal düzenlemelerin yapılmamış bulunması, bu suçlarla mücadeleyi oldukça zorlaştırmaktadır.

Gelinen aşamada, ortaya çıkan sonuç şudur ki, siyasi sınır tanımayan internet suçlarıyla mücadelede, evrensel standartlar listesi belirlenip, uluslararası iş birliği yoluna gidilmedikçe, ülkesel bazda etkin soruşturmalar, faillerini ortaya çıkarmak ve cezalandırmak mümkün görünmemektedir. Öyle ki, ülkemiz hukuk sistemi bakımından suç oluşturan bir paylaşıma yönelik engelleme bile lokal olmaktan öteye gitmemekte, görülmesi engellenen metin ya da resimler Türkiye ayarlarına göre görülemez hâle getirilirken, proxy ayarlarında yapılan değişikliklerle görülebildiği gibi yurtdışında dünyanın her yerinde de rahatlıkla izlenebilmektedir. Twitter gibi ABD menşeli siteler üzerinden işlenen suçlarda bu durum zaman zaman karşımıza çıkmaktadır.

Dünyayı büyük bir köy hâline dönüştüren, internetin kötü niyetli kullanıcılarından insanlığı korumanın yolu Birleşmiş Milletler gibi evrensel bir karar mekanizmasından geçmektedir. Tüm dünya ülkelerinin katılımıyla internet suçu kabul edilecek eylemlerin listesi çıkarılması ve soruşturma standartlarının belirlenmesi günden güne artan bir ihtiyaca dönüşmektedir. En azından o katalog suçlar bakımından, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) benzeri koordinasyon örgütü kurulup etkin ve hızlı takip sistemine geçilmedikçe bu türlü suçlarla mücadelede başarı yüzdesinin artacağını beklemek fazlaca iyimserlik olur.

O hâlde insanlık, özgürlükler ile diğer menfaatler arasında adil bir dengeyi kuracak evrensel sisteme varma konusunda yavaş yavaş acele etmeli...

(*) Bu yazı Hece Dergisinin, Dijital Kültür başlığıyla çıkan 32. özel sayısında yayınlanmıştır.

13 Haziran 2020 Cumartesi

Şair İrtifa Kaybediyor / Mehmet Taştan

Şiir bir duygu seli midir yoksa varlık aleminin karanlık yüzüne tutulan ışık mı? Kuşkusuz bu sorunun cevabı, ele alınan şairin kalitesine ve okuyucunun kapasitesine göre değişir. Çünkü şiir ikna gücünü değil ilka dilini kullanır.  Okuduğu şiirlerde aradığı derinliği bulan Freud şöyle der: "Nereye gittiysem benden önce oradan bir şairin geçmiş olduğunu gördüm” Bu yargı tek kişinin ulaştığı bir sonuç da değildir. Nietzsche, "şair olamayacağımı anladım filozof oldum" sözüyle benzer bir kanaati dile getirir.

Şairleri, varoluş sırrını çözme yolculuğunda filozofların önünde gören bu anlayış, doğal olarak şiiri de bütün bilimlerin anası sayılan felsefenin üzerine çıkarır.

İlk etapta abartılı bulunabilecek bu kanaat, Mevlana, Hayyam, Goethe  gibi içinden çıktıkları toplumları tek başlarına ve evrensel ölçekte temsil edebilme gücüne erişmiş şairlerle birlikte düşünüldüğünde makul bir hale gelir. Üstelik bu öncü rol, son bin yılda kazanılmış bir özellik de değildir. Tarihin derinliklerine inildikçe şiirin toplumsal etkisinin daha da belirginleştiği görülür.

Atina, bilgesini öldüren şehir olmanın utancını, şair Homeros’a yaslanıp, kucağında filozof Platon’u büyütmekle unutturmaya çalışır. Peki batının şiir ve felsefe köklerini oluşturacak kadar gür ve bereketli olan o iki ırmaktan hangisi daha kadimdir? İsmet Özel bu soruyu, bir meydan okuma edasıyla şöyle cevaplar: “Bütün batı felsefesinin dipnot düşmek zorunda kaldığı Platon, şair Homeros'a dipnot düşmekten başka ne yapmıştır?

Şair cevabının tarafgirlikle malul olduğu söylenebilir. Ancak bu yargının Helen kültürüyle sınırlı olmadığı da bir gerçektir. Mesela, İslam öncesinde Araplar, adlarını kahinlerle birlikte andıkları şairlerin yüksek sezgisel güçlere sahip olduklarına inanıyorlardı. Kutsal saydıkları Kabe’nin içini putlarla doldururken, dışını da sözün zirvesi olarak gördükleri şiirlerle süslüyorlardı.  Yani şiir, saygınlığın zirvesinde dolaşıyordu. O yüzden, anneler, çocuklarının şairlik rüyalarını görüyorlardı. 

Arapların, şiire nasıl bir paye biçtiği, vahye karşı gösterdikleri direnç sırasında söyledikleri sözlerle de açıkça ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Yasin Suresi’nin, “Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O’na verdiğimiz ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır” şeklinde anlam içeren 69. Ayeti, Mekkeli müşriklerin, belagatin zirvesi olan vahyi de şiir olarak nitelediklerini göstermektedir. Bu niteleme, Mekkelilerin zihnindeki en yüce sözün, şiir olmasından kaynaklanıyordu. O toplumun zihninin doruğunda şiir değil de felsefe bulunsaydı, vahye direnirken muhtemelen Hz Peygamberi filozof, Kur’an’ı da felsefe olarak niteleyeceklerdi.

Doğu ve batının bilgelik yolculuğuna mihmandarlık yapan şiir, bizim kültürümüzün genetik kodlarına kadar sızmıştır. Öyle ki, 8. yüzyılda taşa kazılan Orhun Abidelerinden, 11. Yüzyılda kâğıda yazılan Kutadgu Bilig’e kadar ortaya çıkarılabilen erken dönem eserlerin tamamı şiir formunda yazılmıştır. Ahmet Yesevi tasavvufa ilişkin görüşlerini şiirle söylemiş; en uzun ömürlü devletimizin liderlik sırları Şeyh Edebali tarafından şiirsel bir dille öğütlenmiştir.

Bu güçlü zemin üzerinde boy veren Türk şiiri yüzyıllarca doğunun, daha sonra da batının şiir köklerinden beslenerek evrensel ölçekte büyük şairlere kavuşmuştur. Kiminde Türkçenin zirvesine, kiminde bilgeliğin derinliğine ulaşan şiirimiz, insanımızın tahayyül ve tasavvurlarının şekillenmesinde uzunca bir süre öncü olmuştur. Kuşkusuz bu öncülük hepsinde aynı ağrılıkta olmamış; zamanın ruhuna, şairin yetkinlik ve derinliğine göre değişkenlik göstermiştir. Ancak tohumda ağacı görebilen ustaların şiirlerinde, duygu ve düşünceyi kristalize ederek, sağlam bir kalıba soktukları tartışmasızdır. “Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi…  Aşk imiş her ne var ise âlemde / İlim kıl u kâl imiş ancak Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu / Ezelden gam türabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu…” şeklindeki mısralar buna örnek verilebilir.

Bir Osmanlı Paşası, 1829’da Erzurum’da karşılaştığı Puşkin’in şair olduğunu öğrenince şunları söyler: “Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır ne de dünya nimetlerinde gözü… Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; O, yeryüzünün hükümdarıyla aynı hizada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.”  Tam da şairin, "Sen çarsın, yalnız yaşa, yürü özgür yolunda / Özgür akıl nereye götürüyorsa seni" mısralarıyla örtüşen bu sözler, Türk toplumunun 19.yüzyılda da “şiiri yüksek zekaların rüyası” olarak görmeye devam ettiğini göstermektedir. 

Savaşlar ve göçlerle girdiği 20. Yüzyılın başında tarihinin en büyük kopuşlarını ve alt üst oluşlarını yaşayan milletimiz, o trajedilerin etkisiyle birbirlerine hiç de benzemeyen güçlü şairlerin eş zamanlı yükselişlerine tanıklık etmiştir. Biçim ve içerikteki farklılaşmaya inat, Türkçe duyarlılığı ve anlam derinliğinde birbiriyle yarışan bu şairler okurlarının ruh dünyasına şekil vermeyi başarmışlardır. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak… Boşuna gezmişim yok tabiatta / İçimdeki kadar iniş ve çıkış… Sen yanmasan / Ben yanmasam / Biz yanmasak / Nasıl çıkar Karanlıklar aydınlığa?” şeklindeki mısralar bu dönemde girmiştir hafızamıza…

Namık Kemal’le başlayıp, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl ile devam eden süreçte siyasi bilinç dili olarak da kullanılan şiir, o şairlerin dünya hayatını tamamlamalarıyla birlikte toplumsal ilginin odağı olmaktan çıktı. Zira onların ardından sahneye çıkanlar geleneksel şiirin getirdiği tüm değerlere sırt çevirdiler. Halk kültüründen, folklordan, dilin yapısından ve anlam bütünlüğünden kopmayı ortaya attıkları imgeci şiirin olmazsa olmazı saydılar. Evrensel bilinmezi idrakten vazgeçip, şiiri, bireyin -ötekileri ilgilendirmeyen- tek kişilik meselelerine hasrettiler. Geleneği taklit edenler ise, yazdıkları manzumeleri şiir zannederek samanlıkta kaybolan gerçek şiirin bulunmasını engellemekten başka bir iş yapmadılar. Halk, asırlara dayanan yüksek şiir zevkiyle tadına baktığı bu metinleri hazzetmedi, ezberine almadı. Bunları yazanları da sahiplendiği şairlerden ayrı bir yere oturttu. Yahya Kemal, Mehmet Akif gibi ustalar için kullanmadığı bir sıfatlandırmayla, onları herhangi bir sanat dalını icra edenlerle eşdeğer bir şekilde  “sanatçı” diye anmaya başladı.  Bu adlandırma, "dönülmez akşamın ufku" oldu.

Atatürk’ün, zamansız davetini “Ben Denizkızı Eftalya değilim” diyerek geri çevirecek kadar ilkeli bir duruş olan şairlik imajı yıprandı. Bunalımlarıyla baş edemediği için kaleme sarılan güçsüz bir varlığa dönüştü. Bilgelik şöyle dursun, entelektüel kimliği de eridi. Şiir evrenin dili olmaktan çıkıp, yalnızca şairin anlam verebildiği müphem metinlere dönüştü.

Elbette ki bardağın tamamı boş değildi. Sayıları az da olsa, kendilerini bu tufandan koruyan, gelenekten beslenerek özgün tarzlarıyla şiirimize yeni soluklar kazandıran etkili şairler çıkıyordu. Ancak onların gücü de dumura uğramış şiirimizin toplam kalitesini yükseltmeye yetmiyordu. Çünkü şiir artık bir sektör, kanon tek tip olmuştu. Sektör içindeki gruplar arasındaki iletişim kanalları tıkanmıştı. Bu yüzden bir antolojinin, bir seçkinin veya bir derginin baş tacı ettiği şairin varlığından, diğer mahalledekilerin çoğu zaman haberi bile olmuyordu. Olsa da kaale alınmıyordu. Her grup kendi içinde “körler sağırlar, birbirini ağırlar” oyununu oynuyordu.

İşte bu lokalleşme, şairi asırlar önce çıktığı yeraltı mağarasına geri döndürdü. Elleri ve ayakları bağlandı… Yüzü duvara çevrildi... Gördüğü şey, arkasında yanan ateşin duvarda bıraktığı gölgeden başka bir şey değildi... Kendisinin ve onunla aynı hizada duranların gölgeleri... Ne yazık ki, şimdi onlar yaşadıklarını tabii hayat, gördüklerini de evren zannediyorlar.. Oysa gerçek hiç de öyle değil... Onların gerçeğe varabilmesi için içlerinden birinin zincirlerinin koparılması, yönünün ateşe döndürülmesi, mağaradan yukarı çıkarılması, güneş ve evren gerçeğini görmesi, mağara arkadaşlarını bu yanılgıdan kurtarmak için de oraya son bir kez daha girmesi gerek…

Eğer, bunu başaramazsak, dünyamıza ne Homeros uğrar bir daha ne de Mevlana… Ve sonunda şair, Notre Dame'ın Kamburu'na dönüşür. 


Bu yazı, Şubat 2020'de Edebiyat Ortamı Dergisinin 72. sayısında yayınlanmıştır. 

11 Haziran 2020 Perşembe

Bu Kapıdan Geçince / Hikmet Gülay

İnsan nasıl bir dünyadır. Nasıl yazılır, nasıl çözülür. İnsanın dünyasına nerede girilir, hangi yollardan geçilir ve o dünyanın neresinde durulur. Hangi yasaklar önümüzü keser ve hangi serbestlikler vizesiz geçiş verir gönül dünyasına. İşte bunların tek bir geçiş yeri vardır dünyamızda; kapı, evet bildiğimiz herhangi bir kapı. Peki insanın dünyasına hangi kapıdan girersek daha rahat bir yolculuk yapabiliriz.

Zannediyorum ki hukukçu şair Mehmet Taştan “Bu kapıdan” adlı şiir kitabında bize o kapıyı gösteriyor. Şair şiirle başladığı yolculukta daha 20 yaşındayken(1987) “İnsan Boşluğu” isimli kitabını yayınlamış ve o genç yaşta şiirin gizeminde insanın boşluğunu aramıştır. Bunun ardından uzun bir aradan sonra kendine gelip yeni şiir kitabını yayınlayabilmesi için yağmurların onu ıslaması ve kendine getirmesi gerekmiştir “Yağmur Islıyor Beni”(2009)
Şair “Bu Kapıdan” isimli üçüncü kitabında bize şiirlerinin ve gönlünün dünyasına giriş yolunu göstermiştir. Onun dünyasına ancak onun gösterdiği yoldan ve onun kapısından girmemiz mümkündür.  Ama bu kapı bildiğimiz sıradan kapılardan değildir. Bu kapının ardında şairin gönlünü yansıtan büyük ve engin bir dünya vardır.

Bu kapıdan, şairin kapısından girin ve kendinizi onun mihmandarlığına bırakın. Girişten itibaren kendinizi bir şiir pınarında buluyor, kimi zaman tarihin bir dönemecinde Fizan’a gidiyor, Babil’e uğruyorsunuz, kimi zaman orta Asya bozkırlarından yola çıkıp Karabağ da konaklıyorsunuz. Kimi zaman ananızın ak sütünden süzülüp babanızın otağında dinleniyorsunuz. Kimi zaman sevgilinin saçlarıyla savruluyor, onun hüznüyle doluyorsunuz. Velhasıl tarih, sevgi ve muhabbet pınarlarından akıp mükemmel bir şiir denizine ulaşıyorsunuz.

Şair, kitabının girişinde: “Şair, düşün en büyük gerçeklik olduğunu söyleyenlerin değil, gerçeklikten büyük düş olmadığını bilenlerin işidir. Şairin payına düşen de, o sırrın rüyasını görmek ve onu söylemektir.” Diyerek bizi nereden alıp nerelere götüreceğinin ipucunu verirken, bir yerde de: “Şiir az sözle çok şey söyleme sanatıdır” diyerek bizi gereksiz maceralara sürüklemeyeceğini sözün özünde bizi dinlendireceğini söylemiştir.

“Bu kapıdan” girdiğinizde:
        Bir kapı kapanmadan öbürü açılmazmış
        Bütün kapılar sana çıkıyorsa neyleyim
        Çemşit olup şaraba ülfet etmedim ama
        Sarhoşluk gelip benle içiyor bu kapıdan.

Diyor ve okuyucularına kapıları ardına kadar açıyor ve  devamla diyor ki “Başaklar erdemle eğilir”
        Her insanın ay gibi karanlık bir sinesi,
        Henüz öğrenmediği bir hayat dersi vardır.
        İnsan dilinde saklı, kader dilin ucunda
        Düşlerle harelenen gönül bahçesi bir de…

Şair sizi öyle bir şiir deryasının içine doğru sürüklüyor ki, her vadide ayrı bir heyecan, ayrı bir insanlık dersi, ayrı bir insani zaaf ve korkuyla yüzleşiyorsunuz
        “Yaşlanıyorum diye kapılırsın telaşa
        Zamanı bir su gibi çilersin ellerinle”

Sonra tekrar tarihin ulvi derinliğine yelken açıyor,  gurur ve hüznü aynı mısralarda işleyerek yüreğimize ta derinden dokunuyor:
        “Ey barış elçileri, geçtiğiniz yerlerde
        Her sahra Selimiye, her dağ minare olur
        Plevne’de yüreği patlayan ulu çınar,
        Mazlumların kalbine inen biçare olur.”

Hayatın her yanına yetişme arzusu ve hayatın kendi içinde taşıdığı çelişkileri, bu badirede kalmış insanoğlunu ne güzel anlatıyor:
        “Koyu akıyor zaman
        Bir yanım kan denizi

        Öbür yanım hayatla saklambaç oynamakta
        Perdenin ardına saklanan rüzgar
        Çık dışarı, gördüm seni”

Şair “Bana Hayal Getirin” derken,  tarihin, fiziğin, aşkın, müziğin koridorlarına öyle bir dalış yapıyor ki adeta sersemliyor ve kendinizi o akışa bırakarak nereye varırsa oraya gitmek istiyorsunuz. Zira şiir ırmağının her dönemecinde sizi yeni bir şeyin karşılıyor olması, her an yeni sürprizler beklemenize neden oluyor. Bu da şiirin içinde yeni keşifler ve yeni güzelliklerle karşılaşma keyfini yaşama isteği oluşturuyor. Aynı zamanda da şairin sonsuz enginlikteki ruh yapısı sizi alıp sürüklüyor.
        Bana hayal getirin
        Faran dağlarında doğan Faraklit
        Cebir olsun, Newton olsun içinde
        Fuzuli’den kasideler bulunsun
        Hafız olsun, Puşkin olsun
        Ofelya, Leyla olsun.
        Güldesteler getirin.

Sonra zaten şiirle ıslanmış ruhunuz aşk ve sevgi yağmuruyla bir daha ıslanıyor.
        Bir şiir mısra mısra kendini fısıldıyor
        Damla damla dökülen zarif bir kadın gibi
        Yağmur ıslıyor beni, beni yağmur ıslıyor
        Yumuşak hecelerle söylenen adın gibi
Şair “Sorma Beni” isimli şiirinde sevgiliye sitem ederken, “İşmar” şiirinde onsuz olamayacağını söylüyor. “Mahzun” şiirinde sevgiliye mahzun olma derken, “Gideceğim” diye sitem ediyor.

Sonra aşk sarhoşu şair doğada geziniyor, dağlarda, bağlarda ve yine biraz tarihte gezindikten sonra değişmez sevgi ve daimi sevgili anne’ye dair ruhundaki ezeli aşkı kağıda döküyor.

Bir sahabenin Hz. Muhammed’e “Kime iyilik edeyim?” diye üç kez “daha sonra kime” diye sorduğunda üçünde de: “annene” cevabını aldıktan sonra dördüncü de: “babana” cevabını aldığı gibi Mehmet Taştan da: “Ne Desem Anne”, “Adın Dilimde Anne”, “Anne” diye üç kez anne dedikten sonra bir kez de: “Ben Geldim Baba” diyerek sanki Peygamberimizin bu hadisine nazire yapmaktadır. Ve böylece aslında ruhunda yatan anne, baba, sevgili, tarih, şuur, tabiat duygularının hepsinin özünün o yüce yaratıcının yönlendirmesiyle oluştuğunu ifade etmektedir.

Tabii bunların yanında hayatın gerçekleri “Çocuk”, “Yaşlı Adam” gibi şiirlerden sonra memleket hasreti ve sevgisinin galebe çaldığı “Erzurum” şiiri devreye girmiştir.
Uykuda soğuk almış, buzlardan rüya şehir
Yaylanın kucağında esneyen hülya şehir.

Ve şair sanki bu güzel rüyanın, bu şiir ırmağının sonuna yaklaştığımızı şiirleriyle hissettirir. “İstasyon” şiiri:
        Itri’den bir beste siner raylara
        Ve başlar yolculuk dolunaylara

Sonra “Su”, “Nehir”, “Derya”, “Deniz” der. “Limanla Söyleşi”r. Ve bizi sonsuzluk denizine attıktan sonra, önce “Eylül” der. Ve en son bizi “Akşam Suları”nda kendi yalnızlığımıza terk eder gider. Ama giderken de aslında şiire yeni başladığımızı haykırarak belki de “bekleyin" diyerek gider. Gönlümüzde ve ruhumuzda tatlı nağmeler, karışık duygular, yarım kalmış bir lezzetle yeniden buluşmak üzere gider.

7 Haziran 2020 Pazar

Şair ve Şehre Dair / İsmail Topçuoğlu


 Hiç hemşehrici, kavmiyetçi olmadım ama kıyısından köşesinden akrabalıkların, yücelerdeki o şehirden, saflık ve güzellik sembolü o nahiyeden hemşehriliğin, beni gururlandırdığı adam…
 Okumayı sevdiğiniz şairler vardır, dinlemeyi sevdiğimiz şiirler… Ama kaç şairi kendi sesinden dinlemeyi seversiniz…
 Israr ederim, Mehmet Taştan şiirlerini kendi sesinden dinleyin. Leylak mevsimlerini mürekkep mürekkep okumanın tadı bir yana, mavi bir çağlayanın rapsodilerini duyacaksınız. Bir kapıdan değil, bu kapıdan gireceksiniz.
 30 yılı 3 yıl geçmiş tanıyalı Taştan’ı… Dikkat ettim ondan bahsederken hep isim ve soyismini birlikte kullanıyorum. Oysa samimi bulmam yerli yersiz soyisimli hitapları. Belki soyisim alalı 100 yıl olmamış bir Anadolulu olduğumdan, bu satırlar da bu yüzden çıktı. Belki başka satırlara bir önsöz. Ne güzel oldu Mehmet Taştan’ la başlamak… Bugün Erzurum şehri üzerine bir yazısını okuyunca üstadın, fark ettim, ince bir düşündüm. Anladım ki kendisini tanımadığım, Anne sıcaklığına ait varidattan annemin babası … Büyük dedem… Aile gururlarımızdan Taştan dedem….
 Üstadın soy ismini adı gibi sevmişim. Kendi vakur, yüreği mert şahsiyetinden, kalemi Erzurum suları gibi berrak, gökyüzü kokan şiirlerinden... Dede özlemi, dede sevgisi gibi sıcak, azametli, mağrur, hürmetli ve ebedi dostluğundan sevmişim Taştan’ı
  Şiirleri kıtalar aşmış, bir mısradaki bir kelimeyi bulmak için pervaneler gibi kâinatı arşınlayan şairler kaldı mı bilmem ama üstadın bir öykü yazayım dediği bir anda günlerce asil bir araba alameti farikası aradığını bilirim, çocuğa isim koyar gibi önerdiğim markanın kullanılmasından gurur duyarım.    
  Mehmet Taştan’ ı okuyun ısrar ederim, gözlerinizin önünde çağ yanacak...
  Beyaz ruhların beyaz rüyaların şehri Erzurum’un büyük şairi Sırrı Akatay’ın,

  “Bir şehir var yaylada teey yücelerde 
  Karlı dağlara sırtını 
  Gönlünü bir garip sevdaya vermiş…
  Uçan kuşları hürriyet dermiş” dediği şehir için Taştan üstad

  “…Senin Beyti Ali den ruh veren oymağın var 
  Horasan Semerkant’a hükmeden otağın var” diyor…
 Yine bugün Taştan’ı  düşünürken anladım, buğulandım ve gururlandım ki Erzurum ırmağı ummana ulaşmış, eski zaman dostluklarının, musahipliklerinin vakar ve gururunun sıcaklığını aynen taşıyarak

Mehmet Taştan’ı okuyun ısrar ederim büyük ve serhat bir şehirden, dünya sınırlarına sığmayan şiirlerden geçeceksiniz.
Sen çok yaşa aziz dostum hemşehrim meslektaşım Mehmet Taştan.