Babasının
çalıştığı çiftlikte gözden kaybolan çocuk, bir süre sonra elinde tuttuğu
çalıyla çıka gelir. Kökleriyle birlikte çıkardığı çalıyı babasına
göstererek: "Başardım baba başardım" diye haykırır.
Oğlunun heyecanına
ortak olmaya çalışan baba: "aferin oğlum, çiftlikteki zararlı bitkileri
temizlemeyi sen de öğrendin" diye karşılık verir. Çocuk bu cevabı hiç mi hiç
beğenmez; konuşmaya devam eder: "Hayır baba hayır, öyle değil.
Yeryüzü bir ucundan tutmuştu bunun, ben öbür ucundan. İkimiz de var gücümüzle
asıldık. Sonunda ben kazandım. Mat ettim yeryüzünü. Aldım bunu, onun
elinden."
Genç yaşta
aramızdan ayrılan şair Nazir Akalın'ın şiirde bakış açısının önemini vurgulamak
için anlattığı bu öyküyle, Jim Dornon'ın başarı için stratejide algının önemine
işaret etmek için kaleme aldığı hikâyenin ana fikri birebir örtüşür:
İşçilerin
yaptıkları iş hakkında ne düşündüklerini öğrenmek için inşaat sahasına giren
bir görevli karşılaştığı ilk işçiye sorar:
— Ne
yapıyorsun?
— Duvar
örüyorum.
Onun yanından
ayrılan araştırmacı aynı inşaatta çalışan ikinci işçiye yaklaşır:
— Ne
yapıyorsun?
— Ekmek parası
kazanıyorum.
Aldığı
cevapları not eden araştırmacının üçüncü işçiye sorduğu soru da
aynıdır:
— Ne
yapıyorsun?
— Katedral
yapıyorum.
Evet sorulan soru aynıdır ama verilen cevap yapılan işe kutsal bir derinlik kazandırmıştır. Özdemir
İnce'nin 2010 dünya şair günü bildirisinde anlattığı öykü de ana fikri itibariyle aynı ufka işaret eder:
New York'ta,
Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci bir gün, bir şairin dikkatini
çeker. Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır. Şair, dilenciye günlük
kazancını sorar. Dilencinin cevabından sekiz dolar olduğunu öğrenir.
Bunun üzerine
şair, dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek bir şeyler yazar; “Şimdi
buraya senin kazancını artıracak bir şeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına
geldiğimde bana sonucu söylersin” der ve oradan ayrılır.
Şair, bir
hafta oraya gelip kendini tanıtınca dilenci: “Bayım size ne kadar teşekkür
etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya
neler yazdınız?” Bunun üzerine şair gülümser ve tabelada "Doğuştan körüm,
yardım edin, yazıyordu. Bense, bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim,
yazdım "der.
Çocukla
babasının, üçüncü işçiyle diğerlerinin, dilenciyle şairin bahsettiği konu aynıdır.
Ama bakış açılarındaki farklılık, alelade bir vakayı yalana dolana baş vurmadan
sıradanlıktan kurtarıp, zihnimizden silinmeyecek bir öyküye dönüştürmektedir.
Şiir budur
işte... Hepimizin o özgün bakış açısının sesini duyduğumuzda "evet öyle
ama neden ben bunu daha önce görüp keşfedemedim" diye hayıflandığı,
şairin sesiyle açtığımız pencere, yalnızca onun şiiriyle gördüğümüz manzaradır.
Öyle ki o
manzara, günlük dilin yalınlığıyla akmakta ama hiç alışılmadık tespit ve
tasvirlerle yerleşik kabullerimizin ötesine geçerek bilinç duvarlarımızı
sarsmaktadır. Freud'un "kreatif yazarlık" dediği şeyin
şiirsel yansıması da burada çıkar karşımıza… "Her insanın içinde bir şair
vardır" sözü burada bulur anlamını… İçimizde saklı duran o hissiyat, o
mana okuduğumuz şiirde bürünür ete kemiğe... Montaigne'nin, “Şiirin orta
hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi,
yükseği, harikuladesi aklın kurallarını aşar. Onun güzelliğini tam olarak
görenler, bir şimşeğin ihtişamına benzer bir pırıltı görmekle kalırlar. Büyük
şiir muhakememizi tatmin etmekle kalmaz, allak bullak eder" dediği şey
de budur işte.
Üstelik
böylesi bir eseri ortaya koymak için okuyup yazmış olmaya bile gerek yoktur her
zaman. Yeter ki gönül gözü, evrenin sırlarını görmeye açık olsun. Ümmi bir ozan
olan Sümmani'nin, "Yarın mahşer günü dava ederim / Siz mahşer yerine
gelmez misiniz?" mısralarındaki yalınlık, "mahşer" şuuruyla
bir anda katedral yaptığını söyleyen işçinin bilinç düzeyine sıçrar ve şairi
faniliğin kıskacından kurtarır. Ümmiliğine ilaveten gözleriyle de dünyayı
görmekten mahrum kalan Aşık Veysel'in "Uzun ince bir yoldayım /
Gidiyorum gündüz gece" mısraları, ontolojik bir bakışın draje sözü olur.
Özgün bakış
açısıyla büyülenmiş mısralar yalnızca tanınmış şairlerde bulunmaz. Yazdıkları
anlaşılmamış ya da yeterince tanınmamış şairlerden de yakıcı mısralar okumak
mümkündür... Anlık ilhamları şiirsel söyleyişe çevirmesiyle maruf Sunay Akın, "yine
bir kömür kütürdedi sobada / kayıp bir madencinin kalbi rast geldi / atıverdi
sıcak odada" dizlerinde maden facialarına ağıt olur adeta… Mehmet Emin
Alper'in "eski bir dostun dediği gibi / bir kurşunun nedir ki bir
kuştan istediği" mısraları, o saf söyleyişin derinliğiyle kalbi olan
herkesi titretmeye yetiyordur herhalde.
Aruzu öne
çıkarmak için heceyi "köylü vezni" diye küçümseyen Ahmet
Haşim'e aldırmadan "Şairim / Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak
seslerinden tanırım / Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden
utanırım" mısralarını kaleme alan Bedri Rahmi Eyüboğlu, bu şiirle
yalnızca merdiven şairine ağzının payını vermekle kalmaz, kendi şiirinin de zirvesine
çıkmış olur. O zirvede, serbest veznin getirdiği biçimsel rahatlık, bakıştaki
özgünlük, dildeki saflık öne çıkan başlıklardır.
Kendi gök
kubbemizin "en uzak iki yıldızı" olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl
için de durum aynı değil mi? Tutku derecesinde bağlıları mebzul olan bu iki
şairimizi, "hangi dünyaya kulak kabartmışsak öbür dünyaya sağır
kesiliyoruz" ön yargısını aşarak okuduğumuzda, içimize hangi şiirleri işliyor?
Hangi meşrep
veya mezhepten olursak olalım Nazım'ın, "gelinler aynada saçını tarar /
aynanın içinde birini arar" mısralarını okurken, kendini yavuklusuna
hazırlayan taşra gelinlerinin o nahifliği, o mutlu telaşı gelmez mi gözümüzün
önüne?.. Ya da Necip Fazıl'ın "Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü
mezar / Ne şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar" kıtasında,
kimlik katmanlarını aşan bir derinlik bulunmuyor mu?
Bunca öykü,
bunca örnekle nereye götürmek istiyorum sizi?
Şuraya: Şiir
yazmak, kelimelerle oyun oynamak değildir. Hele hele, dilin mimarisini,
melodisini bozarak varılacak bir menzil hiç değildir. Tıpkı Stephen King'in
dediği gibi "toprak altında duran bir fosili, bir gerçekliği, bir
yaşanmışlığı bulup ortaya çıkarmaktır." Herkesin görüp, yaşadığını,
hissettiğini herkesi hayran bırakacak bir lisanla yeniden deşifre edebilme
sanatıdır şiir. Yani şiir ihdas edilmez; var olanın ama bakir kalanın içinden
her seferinde farklı bir duyuşla yeniden çıkarılır.
Eğer bunu
yapmıyorsak bizi bekleyen fanilik, bizden önce şiirimizi bulur. Ve
şairliğimizin, "dünyaya bir kere geldim, mahşere dek buradayım"
iddiası viran kalır.
Sizce de
öyle değil mi?