28 Ekim 2016 Cuma
21 Ekim 2016 Cuma
12 Temmuz 2016 Salı
9 Temmuz 2016 Cumartesi
Savcılar da duygusaldır
Roportaj: Mesut Hasan Benli
Hakim
ve savcılar genelde devletin soğuk yüzü olarak bilinir. Ancak,
Ankara Adliyesinde görev yapan deneyimli Cumhuriyet Savcısı Mehmet
Taştan farklı bir özelliğiyle dikkat çekiyor.
Taştan, savcılık mesleğinin yanı sıra "şair kimliği"
ile tanınıyor; akademik çevrelerde ve edebiyat dergilerinde bu
sıfatla adından söz ettiriyor. Kısa bir süre önce, "Bu
Kapıdan" adlı üçüncü şiir kitabı çıktı. Taştan'a bir
savcıyla aynı bedende yaşayan şairi sorduk. Sanıldığının
aksine "Savcılar da duygusaldır" diyen Taştan'la şiiri
konuştuk.
Savcılar
genelde sert mizaçlı, ısrarla "kanun" diyen insanlar
olarak bilinir; şairler ise duygusal... Bu iki sıfatı birlikte
nasıl taşıyorsunuz?
Aslına
bakarsanız her ikisinin de bir takım şekli kuralları vardır. Bu
birinde mevzuattır, diğerinde sanatsal unsurlar... Eğer kurallar
tek başına bu iki işi yapmaya yetseydi, bütün bilgiler, gelişmiş
bilgisayarlara yüklenir, mükemmel sonuçlar vermesi beklenirdi. Ama
bu yapılmıyor? Niye? Çünkü her ikisinde de insan gerçeğine
inmek gerekiyor. Onun için rahatlıkla denebilir ki, savcılar
da duygusaldır ve de öyle olmalıdır. Eğer duygu boyutunu yok
sayarak bu işi yaparsanız, günün birinde o meşhur piyesteki
"reis bey" gibi, haksız yere mahkum ettirdiğiniz kişiye,
"dünyada suçu bağışlanmadık insan kalmaması için beni
affedin" demek zorunda kalabilirsiniz. Böyle bir yanılgıya
düşmemek için, empati yoluyla olayın taraflarını anlamaya
çalışırsınız. Bunu yaparsınız ama duygusallığa teslim
olmaya hakkınız yoktur.
EMPATİYİ
BİR YERDE BLOKE EDİYORSUNUZ
Çünkü
teslim olmaya kalktığınızda da en ağır suçu işleyen kişinin
arkasında da masum bir eş, masum bir çocuk, masum bir anne
olduğunu görürsünüz. Onu gördüğünüz de belki işinizi doğru
yapma noktasında bir tereddüte düşebilirsiniz. Dolasıyla işinizi
yaparken zaafiyete düşmeme adına o empatiyi belirli bir yerde
durdurmak, bloke etmek zorundasınız. Ama doğru sonuca varmak için,
dile dökülmeyen o sessizliği mutlaka okumak gerekir.
Onlar
iki yanımdan akan iki nehir gibidir.
İkisi de insana akar. İkisinin de dayanılmaz bir cazibesi vardır.
Biri dış dünyaya yansıyanın, diğeri görünmeyenin peşinden
gider. Birinde kamu vicdanını tatmin edecek sonuca varmak için
çırpınırsınız; diğerinde okuyucunun gönlünde yer tutacak bir
şiiri yazmak için... Ben o iki nehri de çok seviyorum. Biri
dersimse, diğeri benim teneffüs alanımdır ya da kendimi
gerçekleştirme alanım... Şunu da söylemeliyim ki, öldükten
sonra bu dünyada var olmaya devam edeceksem, bunun savcı kimliğimle
değil de, şair kimliğimle olacağını sanıyorum.
Biri
diğerini etkiliyor mu?
Kesinlikle...
Şiir, iyi bir kültürel arkaplan, dil hakimiyeti ve gramer
vukufiyeti gerektiriyor. Şiir için edindiğim bu birikimi, mesleki
faliyetimde kullanıyorum. Savcılık, önyargılardan uzaklaşmayı,
insana insan olarak bakmayı gerektiriyor; şiirimi de bu evrensel
bakış açısıyla şekillendirmeye çalışıyorum.
YENİ BİR KİTAP OKUMANIN HEYECANINI VERİYOR
Şair
kimliğinizle ile hukukçu kimliğinizin buluştuğu zamanlar olur mu
?
Bazen
olur. Bundan on yıl önce, Adana Cezaevinde, 8
Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir program yapılmıştı.
Şairlik yönümü bilen personelim benden, o gece için bir şiir
istemişti. "Hangi
yasak meyveye uzandı ki ellerin / Gözlerin pınar gibi birden
boşaldı kadın"
mısralarıyla başlayan mahkum kadın temalı şiir böyle doğmuş;
epeyce de olumlu yankı bulmuştu.
Hakim-savcıların
genel anlamda şiire edebiyata ilgisi nasıldır?
Çok
yoğun bir tempoda çalıştıkları için başka alanlara, bu
bağlamda şiire ve edebiyata düzenli şekilde zaman ayıranların
sayısının çok fazla olduğunu söyleyemem. Ama çoğunun yanında
şiir bahsi açıldığında, yüz kaslarının gevşediğini, o
duyguyla hemhal olduklarını görüyorsunuz. Bu Adalet Akademisinde
böyle, seminerlerde böyle, hukukçu platformlarında böyle...
Yeni
kitabınızı birkaç cümleyle anlatmanızı istesek?
Otuz
yıllık bir şiir serüvenin hulasası.. Gelenekten izler taşıyor
ama başkasının izinden gidenlerin kendi ayak izlerini
bırakamayacağının da farkında... Okuyucusuna "bir gün bir
kitap okudum hayatım değişti" dedirtecek çapta değil, ama
yeni bir kitap okumanın heyecanını verecek türde...
Şiir
okuyucusunun az olması şair olarak sizde karamsarlığa yol açıyor
mu?
Pazar
yeri kalabalık olur ama herkes aldığını bir iki gün içinde,
hadi bilemedin bir hafta içinde tüketir. Antika dükkanları ise sakin
olur; çoğu insan yerini bile bilmez. Oradan bir şey alanlar da,
tüketmek için değil, hayatlarına katmak için götürürler
evlerine.. Şiir de böyle bir şeydir işte... Müşterisi az ama
özeldir...
http://www.hurriyet.com.tr/savcilar-da-duygusaldir-401367788 Haziran 2016 Çarşamba
İki Cihan Arasında Bir Güzel Şiir / Murat Doğanay
Edebiyatçı/Yazar
Beşir Ayvazoğlu 'Eve Dönen Şair' adlı
biyografik bir eserinde, Üstat Yahya Kemal'i başta şiir/sanat
anlayışı olmak üzere yazar, siyasetçi, diplomat kimlikleri ve
özel hayatının bütün yönleriyle dört başı mâmur bir şekilde
anlatır. Kitaba ad veren tanımlama ise aslında Ahmet Hamdi
Tanpınar'a ait olup, Yahya Kemal'in klasik edebiyat
üzerinden yeni bir ses arayışına dair kanaatini belirttiği,
"Filhakika o, kaçış kapıları arayan değil, eve dönen
adamdır" sözünden gelir. 1903 yılında ülkesinden nefret
ederek dönmemecesine kaçan şair, 1912 yılında o yurda tarihinin
ve coğrafyasının geleneğini milli benliğin harcıyla yeniden
inşaya inanmış bir adam olarak döner.
Bazılarınca,
aslında o dağdağalı dönemde, şairin dönebileceği ne hane
vardır, ne bir ocak tütmektedir. Millet darbe üstüne darbeyle
sarsılmakta, memleket parçalanmakta medeniyetimizin viran bağında
baykuşlar tünemektedir.
Ortada
ister ev kalmış olsun, ister yıkılmış konağın kilit taşı;
bir toprağın, bir milleti bin yılda yarattığını bilen üstat,
geleneği küçümsemeden, geçmişe hücum etmeden, müktesebatımızı
yeni bir ruh ile işleme çabasındadır. Bu mefkureye ilişkin Ziya
Gökalp'in "Harabîsin, harabâtî değilsin / Kökün
mâzidedir, âtî değilsin!" eleştirisine: "Ne harabî,
ne harabâtîyim / Kökü mâzide olan âtîyim!" cevabı, umut
ve endişesini gelenekten, kadim sözden alan anlayışını, daha da
ötesi bu bilinçle yine ve yeniden üretme inancını gösterir.
Mehmet Taştan'ın
yeni şiir kitabı Bu Kapıdan'ı elime aldığımda aklıma
'Eve Dönen Şair' metaforunun gelmesi tesadüf
olmasa gerek.
"Yer
mi kayıyor yoksa zaman mı savruluyor?
Daha
kaç yıl sürecek bu dinmeyen fırtına?
Şu
karanlık geceyi anlamlı kılan yıldız,
Kendini
de yakarak göçüyor bu kapıdan." diyor ya Taştan,
elhak eve varılmış, O Kapı'nın kulpundan bir kez daha
tutulmuştur. Ancak o evi bulan ve kapıyı tutanlar için de bahara
daha çok zaman, reyyana ulaşmak için uzun bir yol vardır.
Şirin ebatta ve mutedil oylumlu kitap, şairin 1985-2015 yıllarında yazdıkları arasından seçilmiş yüz şiirden oluşuyor; her biri yıllara yayılmış titiz bir çalışmanın, uzun bir okuma/yazma serüveninin mahsulü, bir güzel adamdan zarfı da mazrufu da güzel, müstesna dizeler içeriyor. Ancak, asla malumatfuruşluk izlenim ve iddiasında olmayan bu şiirden yeterli tadı almak, dahası bu şiirin zevkine varmak için en başta Şi'ri Kadim'den günümüze nazım birikimini, tarihi, coğrafyayı ve bu toprağa ait yaşanmışlıkları bilmek gerekiyor kanaatindeyim.
Eser,
gerek şiirinde mündemiç hayatı ve gerekse inşâ ve inşâdına
âşinâ olduğum poetikasıyla öylesine uyumlu ki. Tam da evinin
kapısında dururken, sık sık gökyüzüne bakan, elini siper edip
derin tarih bilgisiyle ufku tarayan şairdir Taştan.
O
ufuktan yaralı Karabağ, tutsak Urumçi, kadersiz Filistin, bahtı
kırık Kerbela, kanlar içinde Necef, aldatılan Truva, kaybedilmiş
Endülüs, kumlardan fısıldayan İsfahan, daha nice hüzünlü yurt
köşesi görünür. Ve bütün bu yaralı coğrafya, bunca burukluk
içinde bizi kabul edecek biricik sılamız şiire, yani Fizan'a
götürür.
Mehmet
Taştan'ın şiiri, hanenin öz evlatlarından bir oğulun
mâzisine inkâr ya da kutsama uçlarına savrulmaksızın başka
menzillere, başka alemlere yol temrinleridir. Bu şiirin içinden en
başta Erzurum geçer. Tanpınar'ın "Büyük
anneannemin masallarıyla Kerem'den, Yunus'tan okuduğu beyitlerle,
bana öğretmeye çalıştığı yıldız adlarıyla muhayyilemde
büyülü hatırası hala pırıl pırıl tutuşur” dediği; piri
mugan toprak insanını "Soyunun sopunun içinde mesut bir
Kitabı Mukaddes ihtiyarı" olarak târiflediği kent Erzurum.
Erzurum ki baba ocağıdır. Bu şehrin ezberiyle büyünmüştür ve
şairin dimağını tâ çocukluktan Mârifetname'nin (z)engin
bilgi ve hikmeti mayalamıştır. Anadolu'da yerli bir atmosferde
nefes alarak boy atan çocuk Hazreti Ali Cenkleri ile
mertliği, Mârifetname ile ayakları yerde düş
kurmayı öğrenir.
Yine haneden görülen o ufukta Ebu Talipoğlu Ali ile Zaloğlu Rüstem, Elsa ile Leyla, Adem ile Zeus, Hüseyin ile Cemşid, Şirin ile Mathilda, Fuzuli ile Puşkin hayâl ötesi bir dünyada, güller ülkesinde hayat bulur. Meğer ki bu kavuşmada epope'den çağdaş lirizme yeni bir dil yaratma çabası, gücünü zevk-i selimden neşet eden gelenekten alır. Örneğin, Babil şiirinde, antikiteden günümüze uzanan bir dekor ve tarih döngüsünde, aslolan insanın hüsran değişmezliğidir.
Hangi
asma bahçesi dayanır bu tufana?
Ninova
bir kâbustan artakalan düş şimdi.
Hüzün
kuşları konmuş vaktin göz uçlarına,
Necef
kanlar içinde acı bir gülüş şimdi.
Düştü
kayıp gezegen servinin saçlarına,
Yetim
bir çocuk kaldı Samara'dan yarına,
Hüzzam
sular çağlarken nihavent diyarına,
Kerbela
yollarında Hüseyin ölmüş şimdi.
Kalbini
gözyaşıyla nehre çevirdi Basra,
Hülagu,
hangi atla çıkıp geldi bu asra?
Fuzuli'nin
kaside yazdığı şirin kasra,
Vezinsiz
bir şekilde kezzap dökülmüş şimdi.
Bağdat
yanlış hesapla boğuşan bir düş şimdi,
Kerkük
kanlar içinde acı bir gülüş şimdi,
Mezarında
Numan'ın boynu bükülmüş şimdi,
Irak
yerde Babil'in kalbi sökülmüş şimdi!
Mallarmé
"Şiir kelimelerle yazılır, duygularla ve düşüncelerle
değil." sözü nasıl bir gerçeği ifade etmektedir ki, evet
modern zamanlarla birlikte şiir gelmiş ve kelime'ye
dayanmıştır. Ancak şiirin anlam, düşünce, bilinç ve duyuştan
münezzeh olmadığının farkında olan Taştan, kelime
seçiminde ve mısraya yerleştirilmesinde bir sarraf dikkatiyle
davranır.
Kuşkusuz beğendiği, etkilendiği selefleri gibi Mehmet Taştan da mükemmel şiirin peşindedir. Mükemmelliğe, anlamı tastamam karşılayan kelimenin titizlikle seçimiyle birlikte, has şiire, biçim ve özü ayırmadan ölçü, kafiye ve müzikalitenin sağladığı yekpare ahenkle ulaşılabileceğini düşünür.
Kuşkusuz beğendiği, etkilendiği selefleri gibi Mehmet Taştan da mükemmel şiirin peşindedir. Mükemmelliğe, anlamı tastamam karşılayan kelimenin titizlikle seçimiyle birlikte, has şiire, biçim ve özü ayırmadan ölçü, kafiye ve müzikalitenin sağladığı yekpare ahenkle ulaşılabileceğini düşünür.
Var
oluşun bir trajedisi olarak, yer yüzünde insan olmanın ıstırabını
duyan ve bu acıyı duyurma kaygısında olan şairin kuşkusuz bir
hayat duruşu, felsefesi ve değerler sistemi vardır. Bu bilinç
bağlamında, bir 'üst söz' olan şiirin cevherini
zedelememe özeniyle, vaaz etmeden, propaganda yapmadan, sanat ve
hayatı yoğuran simya ile söyler diyeceğini:
"
Koyu akıyor zaman;
Bir
yanım kan denizi
Öbür
yanım hayatla saklambaç oynamakta;
Perdenin
ardına saklanan rüzgâr,
Çık
dışarı, gördüm seni.?"
Yalnız
samimiyet değil, o samimilikten sahih bir ruh biçimlendirme
gayretiyle söyler üstelik. Bunun içindir ki, O'nun dizelerinde
sanatın sanat için mi, toplum için mi, insan için mi ya da salt
estetik için mi olduğuna dair tekçi yaklaşım iddialarının
zemini yiter.
"Susarsan
yağmur yağar, konuşursan gül açar", "Islak, yaralı
bir kuş yüzüne konmuş gibi", "Söyle çocuk, kim
dokundu kalbine/Gördüğün rüyaya kimler uğradı?", "Ali
derken, Hayber'i görür gibi oluşun...","Sen geçersin
içinden yıllar susar, çağ yanar/Gözlerinde tutuşan mavi bir
çerağ yanar", "Çıkalım suların kerevetine,/Sen Murat
nehrine çağla içimde," ve daha yüzlerce mısrada ahenk ve
anlam bütünlüğünü sağlamada tabii ve külfetsiz söyleyişi
yakalamış söz ustasıdır Mehmet Taştan.
Evet,
insanlar geride bıraktıkları kadar kalırlar derler. Var oldukça
şiiri, var olur şair. Hacı Bayram-ı Veli'nin: "Çalab'ım
bir şâr yaratmış / İki cihan âresinde / Bakıcak didar görünür
/ Ol şârın kenâresinde" dediği üzere, Mehmet Taştan'ın
şiirinde salt söz oyunlarının sergilendiği bir maharet gösterisi
aramak günümüz Türk Şiirinin çıkmaz sokaklarına götürür.
Oysa; Çalab'ı, şehri, zamanı ve zamansızlığı, mekanı ve
mekansızlığı, zâhiri ve bâtını anlamak için her pâre taşına
gönül gözüyle bakmak gerekir ki, o duvarda taş ve toprak olma
bilincine erişilsin.
Eşdeğer
güzellik ve kalitede yüz inci arasından birini seçmek zorunda
kalındığında yapılması gerekeni yapıyor ve muhayyer bir
teklifle sizi Mehmet Taştan okumaya davet ediyorum.
13 Nisan 2016 Çarşamba
"Bu Kapıdan" çıktı
Taştan'ın, İnsan Boşluğu (1987) adlı ilk şiir kitabı yirmi yaşındayken yayınlandı. Yağmur Islıyor Beni (2009) adlı ikinci kitabı, akademik çevreler ve okurlar tarafından yoğun ilgi ve takdirle karşılandı. Bu Kapıdan (2016), şairin şimdiye kadar yazdığı ve yeniden yayınlamaya değer bulduğu yüz şiirden oluşmaktadır.
O'na göre şiir, düşün en büyük gerçeklik olduğunu söyleyenlerin değil, gerçeklikten büyük düş olmayacağını bilenlerin işidir. O gerçeklik, insanın ve evrenin öyküsünde gizlidir. Zira farklı zamanlara ait ve değişik dinlere mensup bilgelerin söyledikleri üzere, kâinatın ruhu aşktan yaratılmıştır.
Yayınevi İletişim Bilgileri:
1 Nisan 2016 Cuma
ben mi?
Sözün kuş olup uçtuğu, kuşun kar olup yağdığı bir şehirde doğmuşum. Erzurum'da yani... 60 darbesinden yedi yıl sonra.. Bundan sonrasını hatırlıyorum... Soğuk ve şiir orada işledi iliklerime... Ve o şehrin ezberiyle büyüdüm. Birbirini kesen iki doğrudan geçen ters açıların birbirine eşit olduğunu da orada öğrendim. Doğum ve ölüm gibi... Tutku ve nefret gibi.. Savaş ve barış gibi..
Ardından İstanbul... İlki ergenlik çağımsa, ikincisi rüşt çağım oldu..
İstanbul, bütün zıtlıkların, birbiriyle ahenk içinde raks edebildiği, tahayyül ufkunun ötesinde başlayan şehir.. Öldürülüp her bir parçası dört ayrı tepeye atılan dört kuş, nasıl ilahi bir emirle uzuvlarına yeniden kavuşup havalanmışsa, benimki de öyle oldu. Daha evvel öğrendiğim herşey birer birer parçalanıp yedi tepeye atıldı. Ve zamanla yeniden zihnimde vücut buldu. Zihnimde ve kalbimde... Kurumsal öğrenim süreci tamamlandığında adımın yanına bir de savcı diye yazdılar.
Ve palmiyeler şehri Adana.. Taş köprüyü batıdan doğuya doğru geçerek enkaza dönüşen Hadrianus'dan 19 asır sonra, aynı köprüyü doğudan batıya doğru geçtim. Geçtim ve guruba daldım. Epey sonra, Ashab-ı Kehf gölünün sularında uyandım. Onların sırrına eremesem de izlerinden ilham aldım. O ilhamla, hem hayatın estetik öyküsüne yaklaştım; hem de değişik çağların ve mekanların rüyasını aynı şiirde görebilmenin sırrına erdim. Şairliğim işte orada kavuştu bu günkü kıvamına.
Şimdi
Ankara'dayım ve hâlâ yazıyorum. Önceden İnsan Boşluğu (1987) ve Yağmur
Islıyor Beni (2009) adlı iki şiir kitabım yayınlandı. 2016’da yayınlanan Bu
Kapıdan adlı üçüncü kitap, şairlik yolculuğum boyunca yazdığım ve yeniden yayınlamaya değer bulduğum bütün şiirlerden oluşuyor.
Mehmet Taştan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



