24 Aralık 2025 Çarşamba

15 Aralık 2025 Pazartesi

17 Kasım 2025 Pazartesi

İnsan Hakları Düşünün Aşamadığı Duvar / Mehmet Taştan

İnsanlık, ikinci dünya savaşında kıyameti gördü. Savaş bittiğinde 60 milyon insan bir daha evine dönemedi. Çünkü hepsi ölmüştü. Geriye dönebilenlerin büyük bir kısmı da vücut bütünlüğünü kaybetmişti.

Yaşananlardan ders çıkarılmış gibi bir hava vardı. Böylesi savaşlar ve soykırımlar bir daha yaşanmasın diye çareler aranıyordu. Bu hava, Avrupa ülkelerini de etkiledi. Yedi milyon, Yahudi, Polonyalı ve özürlünün öldürüldüğü Nazi Soykırımına benzer vahşetlerin kökünü kazımak ve insan haklarını korumak için bir araya gelen on ülke, Avrupa Konseyini kurdu. Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiydi.

Sovyetlerin, boğazlarımızı ve iki şehrimizi istemesinin itici etkisiyle batıya yönelen Türkiye de konseye erken dönemde üye oldu.

Nazi kampından sağ çıkmayı başaran Wiessel, “tarih hatırlanmazsa o çaresizlikler bir daha yaşanır” demişti. Sözleşme, buna bir basamak daha ekliyor, o acıların yeniden yaşanmaması için etkili bir adres gösteriyordu. O adres, üye devletlerde, hakları ihlal edilenlerin çalacağı son kapı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiydi. Bulunduğu şehirden dolayı Strazburg Mahkemesi diye anılan bu mahkemenin kararları üye ülkeler için bağlayıcıydı.

Mahkeme, "Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı" olarak tanımladığı sözleşmeyi, içtihatlarıyla güncel ve dinamik kılıyordu. O nedenle kararlarında kullandığı kavram ve ilkeler üye devletlerin, mevzuat ve içtihatlarına yön veriyordu. Öyle ki, yazılı Anayasası olmayan İngiltere bile o ilkeleri içselleştirebilmek için Anayasa Mahkemesi kurmuştu.

Son kırk yıldır, bizi de en azından teorik anlamda etkileyen Strazburg Mahkemesi, ülkemizde karakuşi kararların sonu, yargılama sürecinde kara kalemden yağlı boyaya geçişin başlangıcı olmuştu.

Kavramlar ve ilkeler üzerine bina ettiği öncü kararları adeta birer hukuk manifestosu gibiydi. İnsan haklarının korunmasında, “devletin negatif ve pozitif sorumluluğu vardır” diyordu. Bu tasnif bize, “Benden bir isteğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e, “Gölge etme, başka ihsan istemem” şeklinde karşılık veren Diyojen Sinop’u hatırlatıyordu. Çünkü o cevap, devletin negatif sorumluğunu hatırlatmanın en veciz ifadeydi. Şayet Diyojen Sinop, devletin negatif ve pozitif sorumluluğunu birlikte hatırlatmak isteseydi, o zaman şöyle derdi: “Gölge etme, başkalarının gölge etmesine de engel ol.”

O halde, her insan hakkı ihlali, ilgili devletin bu sorumluluklarını yerinde getirmemesinden kaynaklanıyordu. Kendi geçmişimizden örnek vermek gerekirse, 1961’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimine aday olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, askerler tarafından bir cemseye bindirilip, silah zoruyla adaylıktan vaz geçirilmesi devletin negatif sorumluluğunun ihlaliydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul Üniversitesini işgal edip, öğrenimi engellemeleri karşısında idarenin sessiz kalması, kampüs güvenliğini sağlayamaması, devletin pozitif sorumluluğunun ihlaliydi.

Strazburg Mahkemesinin dediği de buydu. Devlet, fiili hâkimiyet alanındaki insanların haklarına, sebepsiz ve haksız yere müdahale etmesin; başkalarının yapacağı müdahalelere de engel olsun.

Artık birey, devletin kabaran iştahına terk edilmeyecek; ırkına, inancına ve cinsiyetine bakılmaksızın herkesin hakları korunacaktı. Bireyi korumak aslında toplumu korumaktı. Çünkü sağlıklı bir toplum ancak özgüveni gelişmiş bireylerden oluşabilirdi.

İşkence yasağı mutlaktı. Hiçbir nedenle kişiye işkence yapılamazdı. Sözleşmenin 3. Maddesinde yer alan bu yasağın iç hukukumuza etkisi, Picasso’nun hayatındaki 4’ün etkisine benziyordu. 

Şöyle ki Picasso, henüz ilkokul öğrencisiyken matematik dersinde yazdığı 4’ü insan burnuna benzetip resim çizmeye başlarmış. Öğretmeni, “evladım dersimiz resim değil, matematik; resim çizme, işlem yap” dermiş. Picasso, “Öğretmenim, 4'e bakınca insan burnunu görüyorum. Burnunu gördüğüm insanın yüzünü ortaya çıkarma konusunda dayanılmaz bir istek duyuyorum. O nedenle resmi tamamlıyorum. Elimde değil.” 

Yapılan uyarılar bir işe yaramamış, 4’ü görünce insan yüzü çizmeye devam eden Picasso, kübizmin kurucusu olmuştu. Tıpkı bunun gibi Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal ettiğimize ilişkin Strazburg Mahkemesi kararları, iç hukukumuzda köklü bir anlayış değişikliğini doğurmuş, işkence iddiasını ülke gündemimizden düşürmüştü. 

İfade hürriyeti, bütün hakların merkeziydi. 1990’da Sri Lanka’da yaşanan bir vaka, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Yaptığı bir haberden dolayı öldürülen gazeteci Zoysa'nın annesi, cinayetin aydınlatılması için başlattığı kampanyada elde ettiği bilgileri yetkili makamlara sunmuştu. Acılı anne, oğlunun faillerinin cezalandırılmasını beklerken, evinin posta kutusunda şu notu buldu: "Oğlunuzun yasını tutun. Anne olarak bunu yapmalısınız. Ama atacağınız diğer adımlar, beklenmedik bir zamanda ölümünüze neden olacaktır. Sizi yalnızca sessizlik koruyabilir." Bu dehşet verici olay, ifade özgürlüğünün, acıktığı için ağlayan bebekten, ölüm döşeğinde su isteyen hastaya kadar, herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu gösteriyordu.  

İfade hürriyetinin olmadığı yerde ne serbest seçimden ne de demokrasiden söz edilebilirdi. Öyle ya, zıddıyla yüzleşmeyen bir bilginin doğruluğundan nasıl söz edilebilirdi ki? Her fikrin, kendisini özgürce ifade edemediği yerde, azınlıkta kalan düşünceler nasıl ayakta kalabilirdi? O yüzden, şiddeti teşvik etmeyen ve başkalarına nefret içermeyen her ifadeye özgürlük tanıyordu. Makbul düşünce, menfur düşünce ayrımını reddediyordu. Endoktrinasyonun varlığını demokrasiye aykırı buluyordu. Devletlerin görevi, düşünceler arasında taraf tutmak değil, “düşüncelerin serbest piyasasında” hakemlik yapmaktı. 

Toplum adına siyasi alanı gözetleyen basın, kamunun bekçisiydi. Sağlıklı bir demokrasi için vazgeçilmesi mümkün olmayan dördüncü güçtü. O nedenle ifade hürriyetinin kullanılmasında ayrıcalıklı bir role sahipti. 

Elbette, bu yaklaşım bazı saçmalıkları da koruyordu. Ama çok seslilik, hoşgörü ve açık fikirlilik üzerinde yükselen demokrasi, insanlara saçmalama özgürlüğü de tanıyordu. İfade hürriyetinin sayısız faydası yanında birtakım mahsurlarına da tahammül edilmeliydi. 

Ortaya koyduğu bu ilkeler, çok cazip gelmeli ki başlangıçta 10 olan konseyin üye sayısı 47'ye kadar yükseldi. Gerçi aleyhimize çokça karar veriyordu ama olsundu. İnsan haklarının geliştirilebilmesi ve demokrasinin işler kılınması için bunlara katlanmamız gerekiyordu. 

Türkiye de öyle yaptı. Hukuktaki kırışıklıklarımızı Strazburg ütüsüyle düzeltme yolunu seçti. Ama ne yazık ki o ütüyü elinde tutanların her zaman tarafsız davrandıklarını söylemek mümkün değildi. Örneğin, iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 15 Temmuz 1974’te yapılan Sampson Darbesiyle ortadan kaldırıldığını görmezden gelerek, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek meşru temsilcisi, adanın kuzeyini Türk Birlikleri tarafından işgal edilmiş bölge olarak nitelediği Loizidio-Türkiye Kararı bir gerekçe faciası içeriyordu. 

Sözleşmede, aile hayatının korunacağı belirtilmiş, ancak ailenin tanımı yapılmamıştı. Evrensel nitelikteki yerleşik değerlere göre aile, kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmesiyle kurulan ve çocuklarla genişleyen bir kurumdu. Strazburg Mahkemesi, sözleşme metnini aşarak ve evrensel örfü yok sayarak, insan doğasına aykırı şekildeki eşcinsel birliktelikleri “aile” saymıştı. Bu yanlışı, sözleşmeyi güncel ve dinamik kılma ambalajıyla servis eden mahkeme, Katolik bir tutuculukla, İrlanda’daki boşanmaya yasağına arka çıkmış; “evlenme hakkı, boşanma hakkını kapsamaz” demişti.

Başka örneklerle çoğaltılabilecek bu tür kararlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin insan hakkını eşit şekilde korumakla görevli mahkemenin, bazı davalarda “patika bağımlılığından” kurtulamadığını gösteriyordu. Üstelik bu bağımlılık, yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmayıp, ötekileri ilgilendiren kritik meselelerde konseyi de kapsama alanına alıyordu. 

Varlık nedeni, soykırıma geçit vermemek ve insan haklarını korumak olan Avrupa Konseyi, ilk ciddi sınavını 1990’larda Bosna'da verdi. Konsey üyesi olan Hollandalı bir generalin silahlarını elinden aldığı 10 bin Müslüman-Boşnak, Sırplar tarafından katledildi. Avrupa Konseyi, kendi üyesinin sebep olduğu ve kayıtlara “Srebrenitsa Soykırımı” olarak geçen bu katliam karşısında sadece sustu. 

Fransa, 2015’te şok edici bir haberle uyandı. Bir süreden beri, İslam Peygamberine tahkir içeren karikatürler yayınlayan Charlie Hebdo saldırıya uğramış, 11 çalışanı öldürülmüştü. Saldırıya dünyadan tepki yağdı. Konsey üyesi ülke liderleri, Paris’te buluştu. Failleri telin etti. Üç km’lik bulvarı birlikte yürüyüp teröre karşı ortak duruş sergiledi. Onlar arasında Türkiye ve Filistin liderleri de vardı. Bu hadiseden bir buçuk sene sonra ise ülkemiz, demokratik düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen 15 Temmuz silahlı darbe teşebbüsüne maruz kaldı. FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu kanlı kalkışmada, 252 vatandaşımızı kaybetmemize rağmen, konsey ülkelerinden dayanışma için Ankara’ya gelen olmadı. Oysa onlar kâğıt üzerinde, yaşama hakkı, demokrasi ve teröre karşı fevkalade duyarlı görünüyorlardı. 

Aynı on yıl içinde, Suriye’de kana doymayan Beşar Esad, 600 bin insanı katletti. Ölüm korkusuyla evlerinden kaçan 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Baas rejimi çöktükten sonra açılabilen Sednaya Hapishanesinde 30 binden fazla insanın işkenceyle öldürüldüğü tespit edildi. Bütün bunları, büyük bir soğukkanlılıkla uzaktan izleyen Avrupa Konseyi, insan hakkı ihlallerine değil, Suriye’den gelecek göç dalgasını engellemeye odaklandı. Öyle ki, Ege Denizinden botlarla geçmeye çalışan Suriyeli Mültecilerin, Yunan askerlerince denize dökülmesine bile tepki koymadı. 

Filistin’de yıllardan beri devam eden zulüm, 7 Ekim 2023’ten itibaren, canlı izlenen bir soykırıma dönüştü. Siyonist rejimin, kadın-çocuk demeden, altmış bin insanı katledip iki milyon insanı açlığa mahkûm ettiği Gazze Soykırımı karşısındaki konseyin tavrı ise işin rengini tamamen değiştirecekti. Çünkü burada konseyin bazı ülkeleri, soykırımcılara açıkça arka çıkıyordu. İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’e sattıkları silahlarla daha fazla Gazzeli çocuğun öldürülmesine ortak oluyordu.  Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’yı üyelikten çıkaran konseyin bazı üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırımcı Nethenyahu hakkında verdiği tutuklama kararına bile uymayacaklarını açıklayabiliyordu.

Bütün bu yaşananlar, Konseyi inandırıcılıktan uzaklaştırıp, insan hakları düşünün aşamadığı bir duvara dönüştürüyordu. Kuşkusuz insan hakları düşünün çarpıp düştüğü tek duvar bu değildi. Başkaları da vardı. Ama yetmiş yıllık müktesebatıyla, barış ve hoşgörü idealine çok yakın durduğu izlenimi veren Konseyin ördüğü bu duvar, insanlık adına en büyük hayal kırıklığıydı. Havari kisvesi altında İsa’ya yapılmış bir ihanetti. Ama bu ikiyüzlülüğün dışına kalanlar da var. Üstelik dünyanın her tarafında… Bugün sayıları az olsa da yarının dünyasını onlar kuracaktır. Nasıl aklın ışığı Orta çağ karanlığını aştıysa, insan hakları düşüyle ısınan gönüller de bu kalın duvarı gün gelip aşacaktır.

Belki o gün, Avrupa Konseyi müktesebatı da dipnot olarak bir işe yarayabilir.


(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır. 

 


16 Kasım 2025 Pazar

Şu Gelen Frankeştayn mı? / Mehmet Taştan

Ülkemizde, sosyal paylaşım sitelerinin, yeni yeni boy gösterdiği yıllarda, facebook hesabı çalınan genç bir kadın, yaşlı savcının odasına girip, elindeki dilekçeyi uzatır:

– Facebook hesabım çalındı. Çalandan şikayetçiyim.

Kırk yıllık meslek hayatında facebook lafını ilk kez duyan yaşlı savcı, gözlüğünün üst tarafından yadırgayan gözlerle bakarak sorar:

– Neyin çalındı, neyin çalındı?

Genç kadın, ayıp bir şey yapıyormuşçasına utana sıkıla cevap verir.

– Şey efendim… Facebook sosyal medya hesabım çalındı. Profilime giremiyorum.

Savcı oralı bile değildir. “Tamam, tamam anladık” diyerek, genç kadını başından savar. Hemen ardından, şikâyetin konusunu hiç anlamadığını gösteren şu kararla kaydı kapatır: “Facebook hesabının ekonomik değeri yoktur. Bu nedenle hesabın ele geçirilmesi hırsızlık suçunu oluşturmaz.” Verdiği kararla “bilişim sistemine girme” suçunun varlığından bile haberdar olmadığını gösteren savcı, bu hadiseden kısa bir süre sonra yaş haddinden emekli olur ve anlamakta zorlandığı dünyanın dışına çıkar.

Savcıyı o yanlışa götüren şey, hayatın değişim hızına yetişememesidir. Ama değişimin gerisine düştüğü için arkaik hale gelen tek kişi o değildir… Büyük dönüşümlere ayak uydurmadığı için hayatın kıyısına itilenlere, dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hem de çokça…  

Otomobil fabrikası kurmak için kredi başvurusunda bulunan Henry Ford’a, “atlar her zaman var olacaktır, otomobil sadece geçici bir hevestir, böyle bir maceraya girme” diye akıl veren banka müdürü bunlardan biridir.

ABD Patent Dairesi Başkanı Charles Duell, 1889’da söylediği şu sözle, kaydını tuttuğu dünyaya ne kadar yabancı olduğunu göstermiştir: “İcat edilecek her şey icat edildi, geriye hiçbir şey kalmadı, artık burayı kapatmalıyız.”

Söylemek gerekir ki, bireysel körlüklerin bazılarının olumsuz etkisi, muhatapların sayısıyla sınırlı kalır. Ancak gelişmeye karşı gösterilen direnç, toplumu yönlendirme gücüne sahip kişilerden geldiğinde, yaydığı olumsuz etki çok daha büyük olur. Direncin hangi sebeplerden kaynaklandığının da pek bir önemi yoktur. Çünkü sebep ne olursa olsun, sonuç aynıdır: Toplumsal değişim hızının yavaşlaması ya da durması…

Örneğin, İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth, loncaları rahatsız edeceği endişesiyle pazara yeni giren örgü makinelerinin satışını yasaklamıştı. 16. Yüzyılda getirilen bu yasağı, loncaların çeşitli şehirlerde kullanıma giren yeni nesil dokuma tezgahlarını parçalamaları takip etti. Bu direnç, ülke genelinde, dokumacılığın gelişmesini geciktirdi. Seri üretimin önünü keserek hem tekstil üretiminin artmasını hem de fiyatların düşmesini engeldi.

18. yüzyılda matbaanın getirdiği değişimi reddederek, divitlerini tabuta koyup, İstanbul sokaklarında “divit öldü… divit öldü” diye slogan atan yazıcı protestolarını, işsiz kalma ve itibarsızlaşma korkusu tetiklemişti. Bu tavır, matbaanın gelişip yaygınlaşmasını engellemiş, devletin asli unsurunu oluşturan Türklerin kendini geliştirmesine mâni olmuş; üç yüz sene öncesinden matbaa eserlerini okuma imkanına kavuşan azınlıklar karşısındaki dezavantajlı durumun sürüp gitmesine yol açmıştı.

Değişime karşı olan direncin başarıya ulaşabilmesi için, sonuç almaya elverişli her araç kullanılabiliyordu. Mesela, Osmanlı’da köleliğin kaldırılmasına kişisel menfaatleri gereği karşı çıkan köle tacirleri, “sen şer’i şerife karşı mı geliyorsun” şeklindeki dini referanslı protestolarla Abdulmecit’i bu kararından vazgeçirmeye çalışmışlardı.

19. yüzyıl, yalnız Osmanlı’da değil, tüm dünyada kölelerin yüzünün güldüğü yüzyıl olmuştu. ABD’nin kuzey eyaletleri de aynı dönemde köleliği yasaklamıştı. Ama yüz binlerce köleyi pamuk ve tütün tarlalarında zorla çalıştıran güney eyaletleri, köleliğin kaldırılmasını istemiyorlardı. Çünkü para ve statü hırsları buna engel oluyordu. Ne var ki korktukları başlarına geldi. 1860 başkanlık seçimlerini, köleliği kaldırmasına kesin gözüyle bakılan Lincoln kazandı. Bu sonuçtan telaşlanan güney eyaletleri, birleşik devletlerden ayrılıp, Amerikan Konfedere Devletini kurunca, dört yıl sürecek olan Amerikan iç savaşı patlak verdi. Sonunda özgürlüğün kazandığı bu savaşta, direncin bedelini 35 bin kişi hayatıyla ödedi.

Yeni olansa, geride kalanla ilgilenmiyordu. Getirdiği enerjiyle hayatı dönüştürüyor; köhne olanı tarihin kör kuyusunda öğütüyordu.

20. yüzyılın ikinci yarısında doğan ve kısa sürede tüm dünyada yaygınlık kazanan internet de öyle yaptı. Mektup ve telefon gibi klasik haberleşme araçlarının, gazete ve dergi gibi yayın organlarının, radyo ve televizyon gibi haber kaynaklarının oluşturduğu ezberleri bozdu. Matbaanın pabucunu dama attı. Onlarca ciltten oluşan ansiklopediler, külliyatlar, sözlükler, hatta her çeşit eser okurun bir tuşa dokunmakla erişebileceği kadar yakınlaştı.

Ulusal sınırlara takılmadan, her türlü bilgi ve düşüncenin alenen paylaşılmasına ve bütün kullanıcılar tarafından görülmesine izin veren bu mecra, kısa zamanda hayatın kalbinin attığı yere dönüştü. Şairin, “bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihân” şeklindeki yakarışı kabul olmuşçasına, toplumsal ilgi uyandıran her bilgi ya da görüş tüm dünyaya servis edilir oldu.  Böylece, Bergson’un “açık toplum” düşüncesi, Platon’un “ideler aleminde” hayat bulmuş; adına da internet denmişti.

Zihin dünyamız tam da buna alışmışken, tıpkı Charles Duell gibi interneti, ideler aleminde varılacak son nokta zannederken, gözlerimiz yapay zekanın doğumuna ilişkin haberle fal taşı gibi açıldı. Meğer internet bir varış noktası değil, başat unsuru yapay zekâ olan teknolojiler için bir tramplenmiş. Kullanıcıların, 25-30 yıllık zaman dilimi içinde internete aktardıkları milyarlarca sayfayı bulan her türlü bilgi ve haber, yapay zekâ için sadece birer veriymiş. Karşısına çıkan her meselede o verileri, birkaç saniyede işleyip yeni bir bilgiye dönüştürüyormuş.

İnsan bu tabloyu görünce sormadan edemiyor. Acaba bu zekâ, facebook’u bilmediği için yanlış karar veren ve hayatın kıyısına itilen o savcının yanına kaç bin insanı daha gönderecek? Gidenlerin yerine kendisi geçip, dava dosyalarını hızlı ve eksiksiz bir şekilde inceleyerek, kusursuz kararlar mı verecek? Matbaanın, hayatını divitle kazananları işsiz bıraktığı gibi yapay zekâ da yazarları işsiz mi bırakacak? Köleliğin kaldırılması, bütün köleleri sevindirirken, yapay zekanın hayatımıza girmesi, geçimini emekle sağlayan milyonlarca insanı hüzne mi boğacak? Elizabeth'ın yaptığı gibi birileri çıkıp, alışılmışı tarumar etmeye gelen gelişmenin önüne bent mi kuracak? “Şu gelen Frankeştayn” mı diyecek?

Kuşkusuz insanlık bu soruların cevaplarını öğrenmek için çok fazla beklemeyecek. Çünkü tarih tekeri her zamankinden hızlı dönüyor. Ama geçmişe bakarak şu denebilir ki, tarihin gördüğü, hiçbir gerçek devrim kendisini gerçekleştirmeden hayatımızdan çıkıp gitmiyor.  Yapay zekâ da öyle yapacak. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünya sunacak bize. Bu gelişmeye karşı durmak, ertelemek mümkün. Ama ortadan kaldırılması imkânsız olan bu dönüşümü reddetmenin, insanlık yarışında geriye düşmekten başka bir işe yaramayacağı kesin. O halde yapılması gereken, şizofren hastası olduğunu kabullenip, onu kontrol altında tutarak zirveye çıkan matematikçi John Nash’ın yaptığı gibi “yapay zekanın” getireceği komplikasyonları en aza indirerek bu dönüşümü hızlıca sahiplenmektir.

Elbette, henüz yüzleşmediğimiz bir durum karşısında, ileri sürülen bir görüşün “mutlak doğru” olduğunu söylemek zor… Ama geç kalınmış bir yüzleşmede hangi cevabın doğru olduğunu bilmenin de hiçbir önemi kalmayabilir.

O yüzden gelmekte olanı, bir an önce ehlileştirip korkulu rüya olmaktan çıkarmak lazım.

* Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin Kasım 2025 tarihli 107.sayısında yayınlanmıştır. 


5 Eylül 2025 Cuma

Şiir Bir Ölümsüzlük Arayışıdır / Mehmet Taştan

Aşil’in topuğu neyse, insanın ölümsüzlük arzusu da odur. En zayıf noktası yani… Öyle ki insan, “size yasak edilen şu ağacın meyvesini yerseniz, ölümsüzlüğe ulaşırsınız” sözüne kanıp, yasak meyveye el uzattığı için cennetten kovulur ve yeryüzüne sürgün edilir. Ama binlerce yıldır yaşadığı dünyada da kendini bu duygudan arındıramaz. O yüzden kutsal metinler dine uygun yaşayanlara, “ölümsüz bir cennet hayatı” vaad eder.

Ölümsüzlük arzusu, yalnız kutsal metinlerde değil, kadim destanlarda da çıkar karşımıza… Sümer mitolojisine göre, yakın bir dostunun ölümüyle sarsılan Uruk Kralı Gılgamış, ölümsüzlük iksirini keşfeden bilgeyi bulmak için yollara düşer. Meşakkatli bir yolculuğun sonunda bilgeyi bulur ve iksiri ister. Ama kral, ondan aldığı otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve Uruk şehrine eli boş döner.

Bu yolun yolcularından biri de Lokman Hekim’dir. Çukurova’nın bereketli topraklarında, mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, tek dertleri olan ölüme çare bulması için Lokman Hekim’in kapısını çalarlar. Bu istek üzerine, Misis’teki evinden çıkıp yollara düşen bilge, o kadar çok gezer ki, yorgunluktan bitap düşer. Bir ağacın altında uyuya kalır. Rüyasında aradığı otu görür. O sırada bir ses duyar. Konuşan ölümsüzlük otudur. “Gel beni al” der. Lokman Hekim sese uyanır. Sesin geldiği yere gider. Konuşan otu koparır. Defterinin arasına koyar. Eve dönerken, Misis yakınındaki muallak bir köprüde ölüm meleğiyle karşılaşır.  Melek, bilgeye birkaç soru sorup, aldığı cevaplardan ölüme çare bulduğunu anlar. Lokman Hekim’in elindeki deftere vurduğu gibi Ceyhan Nehrine düşürür. Defter, arasındaki otla birlikte suların içinde kaybolup gider.  

Mahiyetleri birbirinden farklı olan ve sonu hüsranla biten bu öykülerden geriye, abı hayat ve bengisu gibi boynu bükük sözler kalır.

“Dünyaya geldim, gitmiyorum” deme saadetine eremeyen insanın arayışı öğrenilmiş çaresizlikle boyut değiştirir. Topraktan aldığını toprağa, göklerden aldığını göklere iade ettikten sonra hayata kattıklarıyla bu dünyada var olmanın yolunu bulur. O yol, unutulmaz bir hayat sürmek, başka hayatların ışığı olmak ya da kreatif bir eser bırakmaktır. Üstelik bu seyirde, statülerin bir önemi yoktur ve konu serbesttir. Mühim olan, dünyada geçirilen zamanı aşan ve insanlarda saygı uyandıran kalıcı bir değer üretebilmektir. Örneğin, MÖ 1. Yüzyılda köle olarak yaşamış olan Spartaküs, köleleri örgütleyerek Roma’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle iki bin yıllık bir destana dönüşür. Akşemseddin, tarihin gördüğü en büyük liderlerden biri olan Fatih’in hocası olmakla bengisu içer.

Bundan tam 4300 sene önce Mezopotamya’da yaşamış olan şair Enheduanna ise şiirle ölümsüzleşmeyi fısıldar bize…. O fısıltı, yüzyıllar sonra bir başka şairin, “baki kalan kubbede hoş bir seda imiş” mısraında kristalleşir. Yirminci yüzyılda yaşayan üçüncü bir şair, “yanarım benden evvel can veren eserime” mısraı ile şairlik sebebini ifşa eder. 

Cemil Meriç’in ifadesiyle, eser, şairin “içine kafasındaki bütün ışığı doldurup dalgalara fırlattığı şişedir… Denize atılan şişe hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak… Kumsalda oynayan çocuklar içindeki tomarı uçurtma mı yapacaklar?”

Şairin ölümünden yüzyıllar sonra yaşayacak çocuklarca şiirlerinin uçurulması… Tam da şairce bir hayal…

Peki ama buna ulaşmanın yolu ne? Neyi, nasıl yazmalıyız ki, hayatı, dünyadaki bedenimizle sınırlı olmaktan kurtarıp, şiir yoluyla geleceğe taşıyabilelim?

Bu yolun ilk adımı, şiir semasının yıldızlarını kana kana içmektir. “Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yâri / Aramadı hiç kimse içimdeki esrarı” mısralarıyla 13. yüzyılda bir yanardağ gibi patlayan Mevlana’yı; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” şeklindeki beyitle, Monteigne’nin ömrünü verdiği Denemeler’i 18. yüzyılda hülasa eden Şeyh Galip’i; “Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretden” dizlerini 19.yüzyılda bir fikrin sembolü kılan  Namık Kemal'i ve onlarla aynı kafilede uçan diğer usta şairleri döne döne okumaktır.

İçtiğimiz bu şiirler susuzluğumuzu gidermek yerine yangınımızı daha da artıracak ve bizi başka bir soruya götürecektir: O ihtişama nasıl varılır?

Malum, her çiçek kendi tabiatına uygun iklim ve toprakta yetişir. Kalıcı olma iddiasındaki şairin, ihtiyacı olan iklim ve toprağa kavuşabilmek için, düşünsel ve duygusal anlamda taşacak kadar dolması gerekir.  O nedenle şair, okuyarak kendini sürekli yenilemeli; suya atılan taş misali, yerelden evrensele doğru halka halka genişlemelidir. Evrenin özü olan insanı bütün katmanlarıyla tanımalı, hayatı hissederek yaşamalıdır. Baktığını, başka bir nazarla gören titiz bir gözlemci olmalıdır. Asaleti, özgürlüğe bağlılıkta bulmalı; savunduğu değerleri şiirinden önce ruhuna işlemelidir. Böylece olgunlaşan şair yazmak istediği şiirin aradığı kıvama kavuşacak; mısralar, istem dışı bir şekilde coşkuyla döküleceği şelaleye varmış olacaktır.

Şiir kelimelerle yazılır. Onun için şair, kelimelerin tutkulu aşığı olmalı; sözlüğü ana sütü gibi aziz bilmelidir. Mimaride taşın işlevi neyse, şiirde kelimenin işlevi odur. Çürük taşlarla yapılmış bir binanın ömrü ne kadar olursa, ölü ya da özürlü bir dille yazılmış şiirin ömrü de o kadar olur. O yüzden şair, yaşayan Türkçeyi esas almalı, zamana dayanıklı kelimeleri tercih etmeli, dilin mimari ve melodisine sahip çıkmalı, mevsimlik rüzgarlara kapılmamalıdır. Esasen, geçmiş yüzyıllarda yazılmış halk şiirlerinin, çağdaşı oldukları divan şiirlerine göre, bugün daha kolay anlaşılması, bu gerekliliği ortaya koymaktadır. Yunus Emre ve Erzurumlu Emrah gibi  avam ve havas lisanıyla ayrı ayrı eserler veren şairlerin, halkın diliyle yazdıkları şiirlerle geniş kitlelere mal olup nesilden nesile aktarılması ise bu gerçeği çarpıcı hale getirmektedir. 

Şiir bir gelenek işidir. Ancak geleneği sürdürmek, geçmişi tekrar etmek değildir. Aynı ırmaktan sürekli başka suların aktığı gibi gelenekten beslenen her şair, şiir yatağında kendi özgün sesiyle akabilmelidir.

Şiir yolculuğunda genç şairin önündeki engel başkasını taklit etmek, usta şairi bekleyen tehlike ise kendisini tekrar etmektir. Onun için şair, vardığı her menzilde, heybesini açmalı, şiirlerini başkalarından ve kendi geçmişinden ayıklayabilmelidir.

Şiir yalnız diliyle değil, ruhuyla da tazeliğini koruyabilmelidir. Ufka dalan bir adamın dudağında terennüm, aynadaki genç kızın bakışlarında cilve, ateşli bir hatibin dilinde söylev, mazluma güç veren bir direnç olmalıdır. Bir mektup onunla başlamalı, sohbet onunla ısınmalı, ayrılık onunla teselli bulmalı, öfke onunla patlamalıdır. “Hayatım alevler içinde / O beni dağlardaki böğürtlen dikenlerinde mecbur etti yürümeye” mısralarında olduğu gibi aradan binlerce yıl geçse de taşıdığı duygu solmamalıdır.

Bunca meşakkat, bunca çile, faniler dünyasında ölümsüzleşmeyi garanti eder mi? Asla… Yarım asırlık cihan hükümdarı Kanunî bile şair sıfatıyla sadece “Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi” beytiyle hatırlanabildiğine göre, bu yolculuktan Gılgamış gibi eli boş dönmek her zaman mümkün... Ama tarih, aktörlerini vazgeçenlerden değil, ısrar edenlerden seçer.

Tıpkı Mecnun gibi…


* Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin Eylül 2025 tarihli 106.sayısında yayınlanmıştır. 

18 Temmuz 2025 Cuma

Tarihe Hangi Pencereden Bakmalı / Mehmet Taştan

Bundan bir süre önce dinlediğim bir konferansta konuşmacı, insanlık tarihini üç döneme ayırıyordu. Bunları sırasıyla, tanrı merkezli dünya, insan merkezli dünya, şehvet merkezli dünya olarak tanımlıyordu. Descartes’tan ödünç aldığı bir aforizmaya esneklik kazandırarak, bunlardan birincisine “İnanıyorum öyleyse varım,” ikincisine “düşünüyorum öyleyse varım,” üçüncüsüne “görünüyorum, öyleyse varım” anlayışının hâkim olduğunu söylüyordu. Ona göre, insan en çok tanrı merkezli dünyada mutluydu. Bu anlayıştan uzaklaştıkça insanın mutluluğu azaldı. Şehvet merkezli dünyayla birlikte saadet dibe vurdu. Mutluluğun yerini bireyin bütün mahremiyetini yok eden, sosyal medya ya da başka yollarla görünme isteğini tavan yaptıran postmodernizm aldı. İnsana mutsuzluk getiren postmodernist yaşam, bütün kötülüklerin kaynağı oldu. Muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suud iktidarı tarafından, İstanbul Başkonsolosluğunda katledilmesi de post modernizmin doğurduğu bir sonuçtu.

Olgular ispatlanabilirdi ama değer yargıları asla... O yüzden, insanın tarihsel süreç içerisinde hangi dönemlerde daha çok mutlu olduğuna dair kanaati tartışmaya açmak mümkün değildi. Ancak bu kanaatin, olgusal temelinin Kaşıkçı Cinayetine dayandırılması, paradigmayı iflasa sürüklüyordu. Zira, tanrı merkezli dünyanın saadet asrında yaşamış olan dört halifeden üçü eceliyle ölmeyip katledilmişlerdi. Emevîler döneminde yaşayan Gaylan da -tıpkı Kaşıkçı gibi- muhalif kaldığı siyasi iktidarın baskısı nedeniyle ülkesini terk etmiş; Ermenistan’da yakalanıp Şam’a getirilmiş; elleri ve ayakları kesilerek vahşice öldürülmüştü.

Cicero der ki, “dava sadakati tekdir, dostluğu yoktur.” O nedenledir ki, güncel ya da tarihsel hadiseleri, gerçeği öğrenmek niyetiyle değil de savunduğumuz görüşü haklı çıkarmak gayretiyle okuduğumuzda, varacağımız sonuçların hakikatle örtüşmesi yerine davaya hizmeti önem kazanır. Öyle ki, amaca hizmet etmeye uygun hale getirilmiş bir gerçeğin, hakikatle bağının koparılmış olmasının hiçbir önemi kalmaz.

Bunun en uç örneğini 3. Mehmet’in yaptığı kardeş katliamının anlatımında görürüz. Şöyle ki, 3. Mehmet, 1595'te tahta çıkınca, aklı eren şehzadeler tebrik etmek için saraya giderler. O görüşme sırasında abilerine “bizi öldürme” derler. Ne yazık ki bu talep, “
halife-i ruyi zemin” sıfatını da taşıyan padişahta olumlu yankı bulmaz. ilk işi, 19 kardeşini boğdurmak olur. Boğulanlar arasında, cellatlara, "kestanelerimi bitireyim de öyle götürün" diyecek kadar küçük olan da vardır, annesinin memesini emerken öldürülen de… Ki katledilenlerin çoğu zaten bebektir. Kadı Bostanzade Yahya, bu kan donduran hadiseyi, vicdanına kezzap döküp şöyle anlatır: “Mübarek Padişahımız öyle merhametliydi ki, 19 kardeşini Cennet Kayığına bindirdi.”

Bu tür vahşetler, belli bir zaman veya mekanla da sınırlı değildir. Tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. 1. Yüzyıl Roma’sında olduğu gibi taraflar arasındaki yakınlık derecesi de sonucu değiştirmez. Muhteris bir kadın olan Agrippina, dul ve bir çocuklu olmasına rağmen saraya girip İmparator Claudius’la evlenmeyi başarır. Bununla da yetinmeyip önceki eşinden olan oğlu Nero’nun veliaht gösterilmesini sağlar. Ardından Claudius'u mantarla zehirleyerek öldürür. Böylesi bir entrikalar zinciri sonunda tahta oturan Nero, annesinin devlet işlerine karışmasını yasaklar. Bu dışlanmayı kabullenemeyen anne, oğlunu tahtan indirip yerine, tahtın gerçek varisi olan Claudius'un oğlu Britannicus'u geçirmek için uğraşır. Nero, genç râkibini zehirleyerek öldürmek suretiyle bu çabaya son verir. Ancak Britannicus'un ölümü bile annenin hırslı kişiliğini törpülemeye yetmez. Tutar bu kez, oğlunun Sabine ile evlenmesine karşı çıkar. Kararından vazgeçmeyen Nero, bu işi engellemeye çalışan annesini intihar süsü vererek idam ettirir. Nero’nun günah galerisinde iki de eş cinayeti vardır.

Doğu Roma’daki tablo da batıdakinden pek farklı değildir. 13. Yüzyılın son çeyreğinde gün yüzüne çıkan 2. İsaakimparator naibini öldürdükten sonra kaçarak Ayasofya Kilisesine sığınır. Orada verdiği söylevle başlattığı isyanın lideri olarak mabetten çıkar. Bizans imparatorunu yakalatır. Kalın zincirlere bağlatır. Sağ elini kestirip sağ gözünü çıkartır. Günlerce linç ettirip acımasızca öldürdükten sonra onun yerine oturur. Başa geçtikten on sene sonra kardeşi Aleksis tarafından darbe ile tahtan indirilir. Gözleri oyulup zindana atılır.

Konstantin’den Moskova’ya geçelim. Tarih 1581’i gösterirken, Rus Çarı Korkunç İvan, gelini Yelena’yı öylesine gaddarca döver ki, hamile kadın bebeğini düşürür. Ondan bir gün sonra da elindeki asayla, oğlu İvan İvanoviç’in kafasına vurup öldürür.

Konuşmacının, din ya da düşüncenin egemen olduğunu söylediği, seküler tarihçilerin ise “orta çağ” ya da “yakın çağ” adını verdiği yüzyıllarda, otoritenin gazabına yalnızca gücün yakınındakiler uğramamıştır. Dönemin yerleşik yargılarına aykırı düşünceler ileri sürenler de o tufandan kendilerine düşen payı almışlardır.

1154’te İran’ın Zencân şehrinde doğup, Halep’te tarih sahnesine çıkan Sühreverdî  Maktûl bunlardan biridir. Selahattin Eyyübi’nin oğlu gibi, Muhyiddin Arabî gibi dönemin parlak simalarıyla dostluk kuran düşünür, eğitim sürecinde sevilip sayılan bir kişidir. Ancak eserleri gün yüzüne çıkıp, ulema meclislerinde görüşlerini açıkladıkça talih rüzgârı tersten esmeye başlar. Filozofların fikirlerini cüretkâr bir şekilde savunup, karşı çıkanları cahillikle suçlaması sonun başlangıcı olur. “Bilgisi çok, aklı kıt biri” diye tanımlanır. Sapıklık ve zındıklıkla suçlanır. Dini ifsat ettiği gerekçesiyle sicimle boğularak öldürülür.

Halep’te Sühreverdi için "ölüm selası" verilmesinden dört yüz yıl sonra Roma’da çanlar Bruno için çalmaya başlar. O bir şair ve filozoftu. İlk gençliğinde Dominikan tarikatına bağlıyken, Kopernik sistemiyle tanıştıktan sonra görüşleri yön değiştirdi. Kapalı evren düşüncesini benimseyen kilisenin kabullerine aykırı düşen sonsuz evren görüşünü benimsediği, evrende dünya dışında başka gezegenlerin de var olunduğunu söylediği için dinsel sapkınlıkla suçlandı. Engizisyonun hışmından kurtulabilmek için sürekli yer değiştirdi. Roma’dan Cenevre’ye, Paris’ten Londra’ya uzanan korku dolu bir sürgün hayatı yaşadı. Sonunda yine Roma’ya geldi. Tanrı ve evren hakkındaki düşünceleri nedeniyle Engizisyon’da yargılandı. Görüşlerinden vaz geçmediği için ölüme mahkûm edildi. Cezanın infaz edileceği yere götürülürken, yol boyunca toplanan kalabalıklara hiçbir şey söylemesin diye yüzüne demir maske geçirildi. Sonradan Çiçekçiler Meydanı olacak yerde diri diri yakılarak öldürüldü. Ama yapılan engellemelere rağmen, O’na ait birçok söz, günümüze kadar geldi. “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" cümlesi de bunlardan biriydi.

Çağların değişmesi, gücü elinde tutanların, halkanın dışında kalanlara yönelik uygulamalarında, kayda değer bir ilerleme sağlamadı.. Yakın geçmişte de ötekilere düşman hukuku uygulanmaya devam etti.

Ülkeye, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” getirsin diye 1789’da ilan edilen Fransız Devrimi, Jakobenlerin lideri olan Robespierre’in elinde, adeta bir insan kıyma cihazına dönüştü. İlk önce Kral 16. Lui’nin boynuna inen giyotin, yirmi bin kişinin kafasını koparıncaya kadar hiç susmadı. Artık, hukuk siyasetin fahişesi olmuştu. Jakobenler hain bulmakta değil de cellat bulmakta zorlanıyordu. Öyle ki Robespierre, yapılan infazları eleştirdiği için en yakın yoldaşı Danton’a bile “hain” damgasını vurmuştu. Giyotine giderken, “devrim kendi evlatlarının başını yiyor” diyen Danton’un ölümü, Robespierre için de sonun başlangıcı oldu. Kralın başının kesilmesiyle işlemeye başlayan devrim giyotini en son Robespierre’ın boynuna inerek sustu.

Son Rus Çarı 2. Nikolay, 1917 Şubat Devriminden kısa bir süre sonra kardeşi lehine tahtan çekildiğini açıkladı. Yerine geçmesi beklenen kardeşi bu görevi reddedince çarlık dönemi fiilen sona erdi. Ancak Bolşevik devriminin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen, çarı ve ailesini affetmediler. Dönemin Başkenti St Petersburg’un 2500 km doğusundaki Yekaterinburg’ta bir evde saklanan çarı, eşini ve beş çocuğunu, hizmetlerini gören dört kişiyle birlikte kurşuna dizdiler. Öldürüldükten sonra yaktıkları cesetleri ormanlık alana gömdüler.

Evrende milyonlarca galaksinin varlığını keşfeden insanlık, aynı ülkede bile barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Mısırda, selefilik çizgisinin yeni öncülerinden olan Seyit Kutup, eserleri nedeniyle 1966’da idam edilirken; İranlı genç kız Mahsa Amini, başörtüsüz bir yaşamı tercih ettiği için, 2022’de ahlâk polisi tarafından gözaltına alınıp işkenceyle öldürüldü.

Mekâna tutulan mercek yaklaştırılıp kıtalar dolaştıkça, yürek burkan acıların sayısı da artıyor. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi de bu acıyı azaltmıyor; ABD’nin Filistin’de, Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı gibi mahiyetini değiştirip daha katmerli hale getiriyor.

Belki acıdan arındırılmış bir dünyayı hiç kimse göremeyecek. Ama devralıp yaşadığımızdan daha güzel bir dünya kurabiliriz. Bunun yolu da geçmişi biçimlendirmekten vaz geçip, onu olduğu gibi kabul etmekle başlar. İzafiyetin ahlakta değil de fizikte geçerli olduğunu bilip, kim olduğuna bakmadan her insanın acısını duymaktan geçer. Vicdanındaki ilahi sese kulak veren her insanla el ele vermekle olgunlaşır. Tarih boyunca yaşanan acıların verdiği derslerle şekillenmiş olan insan haklarını korumakla menzile varır.

Hülasa, dünyaya düz bir pencereden değil, bir cihannümadan bakmaktan geçer. 

(*) Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin 105. sayısında yayınlanmıştır. 

26 Haziran 2025 Perşembe

Onun virüsü, sizin kâbusunuz olsun mu? / Mehmet Taştan

20. yüzyılın, üzerinde en çok konuşulan eserlerinden biri kuşkusuz George Orwell’ın “1984” adlı romanıdır. ‘Kendi’ kalmaya çalıştığı için hayatı kâbusa dönen roman kahramanı Winston Smith evinde bile özgür değildir. Çünkü odasına yerleştirilen tele-ekran tarafından sürekli izlenmektedir. Ancak eserin yayınlandığı 1949 tarihi itibariyle tele-ekran kurgusu fazlaca fantastik bulunmalı ki kitaba “1984” adı verilmiş… 

O gün kurgu olan şey, yüzyıl geçmeden gerçek oldu. Evlerimizde yaptıklarımız bile başkaları tarafından izlenir ve kayda alınır hale geldi. Kişisel verilerimiz, not defterimizin meselesi olmaktan çıktı. Bize hizmet sunan kurum ya da şirketlerin ana belleklerinde yer tutmaya başladı. Artık, hayatımızı kolaylaştıran her hizmetin görünmez bedeli olarak, kişisel verilerimiz hizmeti sunanların eline geçmekte... Yararlandığımız hizmetler arttıkça başkalarınca depolanan kişisel verilerimiz de o nispette çoğalmakta, özel hayatımız başkalarının kontrolündeki dijital materyallerin kusursuz hafızasında saklanmaktadır.

Kullandığımız cep telefonları, kimlerle hangi sıklıkta görüştüğümüzü, hangi gün ve saatte nerede olduğumuzu unutmaz. Girdiğimiz internet siteleri, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler nasıl biri olduğumuzun anlaşılmasına imkân sağlayacak izler bırakır bir yerlerde… Kredi kartını kullandığımız banka, on yıl önce yediğimiz yemeğin faturasını belleğinde saklar.  Kaldığımız oteller, seyahat biletlerimiz, pasaportumuza basılan damgalar geçmişimizin hafıza kartlarıdır. Oturduğumuz evin girişinden, kamusal alanlara kadar güvenliğimizi sağlasın diye kurulan kameralar sektirmeden bizi takip ederler. Hatta üzerine vazife olmadığı halde kullandığımız güzergâhları kayıt altına alan otomobilimizin elektronik beyni, eve olan uzaklığımızı ve ne kadar zamanda evde olabileceğimizi söyleyerek, kuşatılmışlık duygumuza tavan yaptırabilir.

Soy kütüğümüz, malvarlığımız, mahkeme kayıtlarımız, hastanelerdeki tetkik ve tedavi bilgilerimiz hep kayıt altındadır. Üstelik eskiden sadece tozlu raflara girmeyi göze alabilen az sayıdaki meraklının ulaşabileceği bu bilgiler, şimdi ilgili kişinin bir tuşa dokunma mesafesi kadar yakınındadır.

Söylemek gerekir ki, bu veri depolamalarının mühim bir kısmı ticari kaygılardan ziyade, kamusal gerekliliklerden kaynaklanmaktadır.  Zira kamu güvenliğinin sağlanması, kamu sağlığının korunması, suç işlenmesinin önlenmesi ya da işlenen bir suçun faillerine ulaşılabilmesi bakımından bu kayıtların tutulması hayati öneme sahiptir. Ancak özel hayatın gizliliği, anayasal bir hak olduğundan, meşru bir sebep olmaksızın bireyin kişisel verilerine girilmesi, kullanılması, ifşa edilmesi suç sayılmıştır.

Düzenleme ilk bakışta gayet basit görünmektedir. Haklı bir sebep varsa bireyin kişisel verilerine girebiliriz, yoksa giremeyiz. Ne var ki, yasa metinlerini beyaz kâğıda yazmak, hayata uygulamaktan her zaman daha kolaydır. Çünkü hayat, yasa koyucunun öngördüğü ihtimallerin daima ötesine geçmektedir.

Yine öyle oldu. Aradığımız cevabın, elimizle koyduğumuz yerde durmadığını gösteren soru da aile hekimi bir dostumdan geldi. “Biliyorsun” dedi. “Kadın ve erkeğin evlenmeden önce sağlık taramasından geçmesi ve sağlık raporu alması gerekiyor. Önüme gelen taraflardan birisi aidsli çıkarsa, bunu mahrem bilgi deyip saklamalı mıyım yoksa evleneceği kişiye söylemeli miyim” diye sordu.

“Söylemelisin. Çünkü orta yerde birbiriyle yarışan iki hak var” dedim. “Aidsli hastanın kişisel verisi, evleneceği kişinin sağlığı, hatta belki hayatı… Yarışan haklar arasında adil bir denge kurmak gerekir. Bir şahsın, kişisel verisini koruyacağız diye diğer tarafı ona feda edemeyiz.”

“Ben de öyle düşünüyorum ama İstanbul’da gerçekleşen bir olayda, sağlık müdürlüğü, hekime, ‘yönetmelik ve genelgeler hastanın mahremiyetini üçüncü kişiyle paylaşmayı yasaklıyor, onun için bu bilgiyi müstakbel eşine söyleyemezsin’ demiş.”

Vakanın devamında ne olmuştur bilmiyorum ama Sağlık Müdürlüğünün görüşünü kabul etmek mümkün değildir.

Çünkü kurallar arasında bir astlık üstlük ilişkisi vardır. Kelsen Piramidi adı verilen o hiyerarşiye göre, yönetmelik ve tüzük gibi idari düzenlemeler yasaya, yasa da anayasaya uygun olmak zorundadır. Bu zorunluluğa rağmen, temel metinlere aykırı bir idari düzenleme yapılmışsa, o düzenleme ya yorumla temel metne uygun hale getirilir ya da yok sayılarak olaya doğrudan temel metin uygulanır.

Bu nedenle normlar hiyerarşisine göre, üstün ve bağlayıcı olan anayasa ve yasa hükümlerini yok sayarak, yönetmelik ve genelge gibi idari düzenlemelere dayanan tatbikat, günü kurtarmaya yetse de hukuka uygun olmaz.

Kuralların koruduğu haklar da tekdüze değildir. Kimyadaki elementler gibi hakların özgül ağırlıkları da birbirinden farklıdır. Toplumun gelişmişlik seviyesine göre sürekli genişleyen haklar arasında “yaşama hakkı” en üstün haktır. Trafikte ambülansın, birinci geçiş önceliğine sahip olmasının nedeni de yaşama hakkının en üstün hak olmasından kaynaklanmaktadır.  O yüzdendir ki, dağda donma tehlikesi geçiren bir kişinin başkasına ait kır evine girip, geceyi orada geçirmesi konut dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme suçlarını oluşturmaz. Zira hayatta kalabilmek yani yaşama hakkını koruyabilmek için zorunluluk halinde işlenen bu fiiller hukuka uygun hale gelmekte, suç olmaktan çıkmaktadır.

Yaşama hakkının en üstün hak olmasının doğal bir sonucu olarak, diğer bir hakla çatışması halinde, “yarışan haklar arasında adil denge kurulur[1]” kuralı gereğince, ibre hep yaşama hakkının korunmasından yana olur. Terazinin diğer tarafında, özel hayatın gizliliği kapsamında kalan kişisel verilerin olması sonucu değiştirmez. Yaşama hakkına ilişkin koruma, sadece ayaklanma ve isyan gibi çok istisnai hallerde zayıflamaktadır. Bunun dışındaki durumlarda yaşama hakkı mutlaktır. Özel hayatın gizliliği ise nispi bir haktır. Başkasının haklarının korunması amacıyla özel hayata müdahale edilebilir.

Anayasamız, insan haklarını koruma konusunda devlete negatif ve pozitif sorumluluklar yüklemiştir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için eski bir hikâyeyi hatırlamakta yarar var.

Malum Büyük İskender, fıçı içinde yaşayan Diyojen Sinop’u ziyaret edip sorar: “Benden bir isteğin var mı?” Bilge, cevap verir: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” İşte bu cevap, devlete negatif sorumluluğunu hatırlatmaktır. Tıpkı bunun gibi bireyin devlete hitaben söyleyeceği, “Beni öldürme… Konutuma girme… Telefonumu dinleme…” şeklindeki sözlerden her biri devletin negatif sorumluluğunu hatırlatmaktır. Bu örnekler üzerinden gidersek, devletin negatif sorumluğu, kişiye gölge etmemek, kişiyi öldürmemek, konutuna girmemek, telefonunu dinlememektir.

Devletin pozitif sorumluluğu ise, bireyin yaşama hakkına, konut dokunulmazlığına, haberleşme gizliliğine yönelik olarak başkaları tarafından yapılacak saldırıları önlemektir. Üçüncü kişilerin aleyhimize işlediği bu suçlar sebebiyle derhal polisi aramamız devletin pozitif yükümlüğüne olan inancımızı göstermektedir.

Buna göre, evlilik için yapılan sağlık taramasında taraflardan birinde tespit edilen tehlikeli bir bulaşıcı hastalığın, müstakbel eşten gizlenmesi, devletin müstakbel eşe karşı olan pozitif yükümlüğünü yerine getirmemesidir. Devletin, bu bilgiyi ondan gizlemesiyle, o tehlikeli virüsü bizzat enjekte etmesi arasında hiçbir fark yoktur. Zira devletin, bir kişiye bulaşıcı virüs enjekte etmemek negatif sorumluluğu iken, aynı eylemi bir başkasının yapmasına engel olmak da pozitif sorumluluğudur. 

Anayasa, kişi dokunulmazlığını şu şekilde güvence altına almıştır: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz[2]

Bu düzenlemeyle devlet, bireyin beden ve ruh sağlığını korumayı garanti etmektir. Bir adım daha öteye geçerek, “Tabipler her nevi ameliye için hastanın evvelemirde muvafakatini alırlar[3]” şeklindeki yasa hükmüyle “aydınlatılmış onam” olmadan tıbbî müdahale dahi yapılamayacağını belirtmektedir. Bireyi korumak için kendisine bu kadar sınır koyan yani negatif yükümlülüğünü yerine getiren devletin, aynı kişiye evlilik yoluyla ölümcül bir mikrop bulaşmasına yol açacak eylem karşısında sessiz kalması "pozitif yükümlülüğün" ağır bir ihlali olacaktır. Zira devletin, maddi ve manevi varlığını korumayı ve geliştirmeyi garanti ettiği bireye karşı olan bu sorumluluğunu yerine getirmiş sayılabilmesi için, hem kendisinin o kişiye haksız müdahalede bulunmaması, hem de başkalarının yapacağı haksız müdahaleye engel olması gerekmektedir.

Hal böyle olunca, yasanın zorunlu kıldığı evlilik öncesi sağlık taramasında ortaya çıkan bulaşıcı hastalık verilerinin, müstakbel eşten gizlenmesi devletin pozitif yükümlüğüne aykırı düşer. Zira devlet adına hareket eden kamu kurumu, bulaşıcı mikrobu taşıyan tarafla el ele verip, ölümcül bir mikrobu diğer taraftan gizleyerek, onun yaşama hakkını tehdit etmiş olur. Bu sakil durumun bütün sıkıntısı da yönetmeliğe dayanılarak tıp etiğine aykırı davranmaya zorlanan hekimlere kalır.

Bu uygulama yasaya da aykırıdır.  Zira kanun koyucu şu hükümleri vazetmiştir: Kişiler, evlenmeden önce doktor raporu almak zorundadır.[4] Frengi, belsoğukluğu, yumuşak şankr ve cüzzama olanlar bulaşma tehlikesi geçinceye ya da şifa buluncaya kadar evlenemezler.[5] İlerlemiş bulaşıcı verem hastalığı olanların nikâhı altı ay ertelenir. Bu süre zarfında iyileşme eseri görülmezse altı ay daha beklenir. Bu sürenin sonunda ilgili doktorlar her iki tarafa bu hastalığın tehlikesini ve evlenmenin zararlarını bildirmeğe mecburdur.[6]

Yüz yıllık bir kanunda yer alan bu düzenlemelerden bugün ne anlamalıyız? Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için iki temel ilkeyi hatırlamak gerekir: 1. Yasa metinleri yorumlanırken kanun koyucunun iradesi göz önüne bulundurulur. Yani o hükmün hangi amacı gerçekleştirmek için konulduğu tespit edilir. 2. Kıyas yapmak suretiyle kural koymak medeni kanun tarafından korunan ve öngörülen bir yöntemdir. 

Bu ilkeler ışığında okuduğumuzda varacağımız sonuçlar şunlardır: 1. Kanun koyucu, eşleri, çocukları ve toplumu hastalıklardan korumak için evlilik öncesi rapor alınmasını zorunlu tutmuştur. 2. Yakın temasla bulaşan sınırlı sayıdaki bulaşıcı hastalık, bulaşma tehlikesi geçinceye kadar evlenme engeli sayılmıştır. 3. Verem hastalığı, evlilik erteleme nedeni sayılmakta ve ancak bir yıl geçtikten sonra her iki tarafın aydınlatılmış onamıyla evlenmelerine izin verilebilmektedir. Bu hükme kıyasla, günümüzde veremden çok daha tehlikeli olan Aids, Hebatit B, Hebatit C gibi bulaşıcı hastalıklarda müstakbel eşe bilgi verilmesi, yaşama hakkını, ruh ve beden sağlığını doğrudan etkileyecek bir kararı vermeden önce aydınlatılmış onamının alınması gerekir. Bu yapılmadığı takdirde bulaşıcı hastanın kişisel verilerini koruyalım derken, sağlıklı kişiye tuzak kurmuş, sağlığına ve belki de hayatına kastetmiş oluruz. 

Hele hele, evlilik için yapılan sağlık taraması sonuçlarının “üçüncü kişi” olduğu gerekçesiyle diğer taraftan gizlenmesi yapılan işin mahiyetinden bihaber olmaktır. Kadim bir hukuk kuralında belirtildiği gibi, “bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.” Evlilik amacı olmadan yapılan tıbbî tetkik sonuçlarının hastanın partnerinden gizlenmesi anlaşılabilir bir durumdur ve gereklidir. Çünkü bu olayda partner üçüncü kişidir. Ancak evlilik amacıyla yapılan sağlık taraması, bireyin kendisini değil, evleneceği kişiyi, aileyi ve gelecek nesilleri korumak için yapılır. Hal böyleyken, sağlık taramasının yapılma nedeni olan şahsın, üçüncü kişi sayılarak, hayatını kâbusa dönüştürme ihtimali içeren bilgilerin ondan gizlenmesi "evlilik öncesi rapor" kurumunun varlık nedenine aykırı olacak, rapordan beklenen fayda gerçekleşmeyecektir.

Yargıtay, Aids hastalığına askerliği sürecinde yakalandığını bilen ve bu durumu açıklamayarak mağdur ile evlenip cinsel ilişkileri sonucu onun hastalığa yakalanmasına neden olan sanığın eyleminin; neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçunu oluşturabileceği sonucuna varmıştır.[7]

Bu suçun, evlilik için alınan raporun mağdur eşten gizlenmesi suretiyle işlenmesi halinde, gizlenen bilginin sonuçlarını öngörebilecek durumda olan hekim ve ilgili kamu personeli, aidsli hastanın suçuna iştirak etmiş sayılabilecektir. “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz[8]” prensibi gereğince, temel kurallara aykırı nitelikteki idari düzenlemeler, bu kişilerin ceza ve tazmin mesuliyetini ortadan kaldırmayacaktır. 

Temel normlar ile yüksek mahkeme kararları yok sayılıp, yalnızca idari düzenlemelere bakıldığında da uygulama sağlam bir zemine oturmamaktadır. Zira Sağlık Bakanlığı 2004 yılında yayınladığı bir tebliğle[9] dört gruptan oluşan 51 bulaşıcı “hastalığın toplum içinde yayılımını engellemek, sosyal sorunlara neden olmamak” için[10] zorunlu ihbar mekanizması getirmiştir. Aids ve frenginin de içinde olduğu en tehlikeli bulaşıcı hastalıklar A Grubunda[11] sıralanmış ve en yaygın ihbar ağına kavuşturulmuştur. İhbar mekanizmasını işletmeyen kişi ve kurumların uyarılacağı ve gerektiği taktirde cezai müeyyide uygulanacağı[12] belirtilmiştir. Bulaşıcı hastalıklarla mücadele için ihbarı bu kadar önemseyen bir kurumun, bir başka idari düzenlemeyle, evlilik için yapılan sağlık taramasında tespit edilen aids, frengi gibi bulaşıcı hastalıkların diğer eş adayından saklanmasını isteğini düşünmek, izahı imkânsız bir çelişkiye yol açar.

Bütün bunları bir tarafa koyduğumuzda akla gelen soru şudur: Bilgilendirilmediği için aidsli biriyle evlenip hayatı kâbusa dönen kişi, sizin yakınınız olsaydı ne hissederdiniz? Yönetmeliğin kestiği parmak acımaz der miydiniz acaba? 



[1] AİHM 19 Ekim 2005 Tarih ve 32555/96 BN “Case Of Roche V. The Unıted  Kıngdom” Büyük Daire Kararı

[2] 2709 Sayılı Anayasanın 17.Maddesinin birinci fıkrası

[3] 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinin birinci fıkrası

[4] 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 136. Maddesinin birinci fıkrası 
  1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 122. Maddesinin birinci fıkrası

[5] 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 123. Maddesinin birinci fıkrası 

[6] 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 124. Maddesinin birinci fıkrası

[7] Yargıtay 1.CD.  15.10.2002 tarih ve 2002/3171 Esas 2002/3584 Sayılı Kararı

[8] 2709 Sayılı Anayasanın 137.Maddesinin ikinci fıkrası

[9] Sağlık Bakanlığının 6/11/2004 tarih ve 25635 sayılı RG’de yayınlanan Bulaşıcı Hastalıkların İhbarı ve Bildirim Sistemi Hakkında Tebliği

[10]  Tebliğ m.9

[11] Tebliğ m.3

[12] Tebliğ m.9

(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 19. sayısında yayınlanmıştır.