16 Kasım 2025 Pazar

Şu Gelen Frankeştayn mı? / Mehmet Taştan

Ülkemizde, sosyal paylaşım sitelerinin, yeni yeni boy gösterdiği yıllarda, facebook hesabı çalınan genç bir kadın, yaşlı savcının odasına girip, elindeki dilekçeyi uzatır:

– Facebook hesabım çalındı. Çalandan şikayetçiyim.

Kırk yıllık meslek hayatında facebook lafını ilk kez duyan yaşlı savcı, gözlüğünün üst tarafından yadırgayan gözlerle bakarak sorar:

– Neyin çalındı, neyin çalındı?

Genç kadın, ayıp bir şey yapıyormuşçasına utana sıkıla cevap verir.

– Şey efendim… Facebook sosyal medya hesabım çalındı. Profilime giremiyorum.

Savcı oralı bile değildir. “Tamam, tamam anladık” diyerek, genç kadını başından savar. Hemen ardından, şikâyetin konusunu hiç anlamadığını gösteren şu kararla kaydı kapatır: “Facebook hesabının ekonomik değeri yoktur. Bu nedenle hesabın ele geçirilmesi hırsızlık suçunu oluşturmaz.” Verdiği kararla “bilişim sistemine girme” suçunun varlığından bile haberdar olmadığını gösteren savcı, bu hadiseden kısa bir süre sonra yaş haddinden emekli olur ve anlamakta zorlandığı dünyanın dışına çıkar.

Savcıyı o yanlışa götüren şey, hayatın değişim hızına yetişememesidir. Ama değişimin gerisine düştüğü için arkaik hale gelen tek kişi o değildir… Büyük dönüşümlere ayak uydurmadığı için hayatın kıyısına itilenlere, dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hem de çokça…  

Otomobil fabrikası kurmak için kredi başvurusunda bulunan Henry Ford’a, “atlar her zaman var olacaktır, otomobil sadece geçici bir hevestir, böyle bir maceraya girme” diye akıl veren banka müdürü bunlardan biridir.

ABD Patent Dairesi Başkanı Charles Duell, 1889’da söylediği şu sözle, kaydını tuttuğu dünyaya ne kadar yabancı olduğunu göstermiştir: “İcat edilecek her şey icat edildi, geriye hiçbir şey kalmadı, artık burayı kapatmalıyız.”

Söylemek gerekir ki, bireysel körlüklerin bazılarının olumsuz etkisi, muhatapların sayısıyla sınırlı kalır. Ancak gelişmeye karşı gösterilen direnç, toplumu yönlendirme gücüne sahip kişilerden geldiğinde, yaydığı olumsuz etki çok daha büyük olur. Direncin hangi sebeplerden kaynaklandığının da pek bir önemi yoktur. Çünkü sebep ne olursa olsun, sonuç aynıdır: Toplumsal değişim hızının yavaşlaması ya da durması…

Örneğin, İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth, loncaları rahatsız edeceği endişesiyle pazara yeni giren örgü makinelerinin satışını yasaklamıştı. 16. Yüzyılda getirilen bu yasağı, loncaların çeşitli şehirlerde kullanıma giren yeni nesil dokuma tezgahlarını parçalamaları takip etti. Bu direnç, ülke genelinde, dokumacılığın gelişmesini geciktirdi. Seri üretimin önünü keserek hem tekstil üretiminin artmasını hem de fiyatların düşmesini engeldi.

18. yüzyılda matbaanın getirdiği değişimi reddederek, divitlerini tabuta koyup, İstanbul sokaklarında “divit öldü… divit öldü” diye slogan atan yazıcı protestolarını, işsiz kalma ve itibarsızlaşma korkusu tetiklemişti. Bu tavır, matbaanın gelişip yaygınlaşmasını engellemiş, devletin asli unsurunu oluşturan Türklerin kendini geliştirmesine mâni olmuş; üç yüz sene öncesinden matbaa eserlerini okuma imkanına kavuşan azınlıklar karşısındaki dezavantajlı durumun sürüp gitmesine yol açmıştı.

Değişime karşı olan direncin başarıya ulaşabilmesi için, sonuç almaya elverişli her araç kullanılabiliyordu. Mesela, Osmanlı’da köleliğin kaldırılmasına kişisel menfaatleri gereği karşı çıkan köle tacirleri, “sen şer’i şerife karşı mı geliyorsun” şeklindeki dini referanslı protestolarla Abdulmecit’i bu kararından vazgeçirmeye çalışmışlardı.

19. yüzyıl, yalnız Osmanlı’da değil, tüm dünyada kölelerin yüzünün güldüğü yüzyıl olmuştu. ABD’nin kuzey eyaletleri de aynı dönemde köleliği yasaklamıştı. Ama yüz binlerce köleyi pamuk ve tütün tarlalarında zorla çalıştıran güney eyaletleri, köleliğin kaldırılmasını istemiyorlardı. Çünkü para ve statü hırsları buna engel oluyordu. Ne var ki korktukları başlarına geldi. 1860 başkanlık seçimlerini, köleliği kaldırmasına kesin gözüyle bakılan Lincoln kazandı. Bu sonuçtan telaşlanan güney eyaletleri, birleşik devletlerden ayrılıp, Amerikan Konfedere Devletini kurunca, dört yıl sürecek olan Amerikan iç savaşı patlak verdi. Sonunda özgürlüğün kazandığı bu savaşta, direncin bedelini 35 bin kişi hayatıyla ödedi.

Yeni olansa, geride kalanla ilgilenmiyordu. Getirdiği enerjiyle hayatı dönüştürüyor; köhne olanı tarihin kör kuyusunda öğütüyordu.

20. yüzyılın ikinci yarısında doğan ve kısa sürede tüm dünyada yaygınlık kazanan internet de öyle yaptı. Mektup ve telefon gibi klasik haberleşme araçlarının, gazete ve dergi gibi yayın organlarının, radyo ve televizyon gibi haber kaynaklarının oluşturduğu ezberleri bozdu. Matbaanın pabucunu dama attı. Onlarca ciltten oluşan ansiklopediler, külliyatlar, sözlükler, hatta her çeşit eser okurun bir tuşa dokunmakla erişebileceği kadar yakınlaştı.

Ulusal sınırlara takılmadan, her türlü bilgi ve düşüncenin alenen paylaşılmasına ve bütün kullanıcılar tarafından görülmesine izin veren bu mecra, kısa zamanda hayatın kalbinin attığı yere dönüştü. Şairin, “bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihân” şeklindeki yakarışı kabul olmuşçasına, toplumsal ilgi uyandıran her bilgi ya da görüş tüm dünyaya servis edilir oldu.  Böylece, Bergson’un “açık toplum” düşüncesi, Platon’un “ideler aleminde” hayat bulmuş; adına da internet denmişti.

Zihin dünyamız tam da buna alışmışken, tıpkı Charles Duell gibi interneti, ideler aleminde varılacak son nokta zannederken, gözlerimiz yapay zekanın doğumuna ilişkin haberle fal taşı gibi açıldı. Meğer internet bir varış noktası değil, başat unsuru yapay zekâ olan teknolojiler için bir tramplenmiş. Kullanıcıların, 25-30 yıllık zaman dilimi içinde internete aktardıkları milyarlarca sayfayı bulan her türlü bilgi ve haber, yapay zekâ için sadece birer veriymiş. Karşısına çıkan her meselede o verileri, birkaç saniyede işleyip yeni bir bilgiye dönüştürüyormuş.

İnsan bu tabloyu görünce sormadan edemiyor. Acaba bu zekâ, facebook’u bilmediği için yanlış karar veren ve hayatın kıyısına itilen o savcının yanına kaç bin insanı daha gönderecek? Gidenlerin yerine kendisi geçip, dava dosyalarını hızlı ve eksiksiz bir şekilde inceleyerek, kusursuz kararlar mı verecek? Matbaanın, hayatını divitle kazananları işsiz bıraktığı gibi yapay zekâ da yazarları işsiz mi bırakacak? Köleliğin kaldırılması, bütün köleleri sevindirirken, yapay zekanın hayatımıza girmesi, geçimini emekle sağlayan milyonlarca insanı hüzne mi boğacak? Elizabeth'ın yaptığı gibi birileri çıkıp, alışılmışı tarumar etmeye gelen gelişmenin önüne bent mi kuracak? “Şu gelen Frankeştayn” mı diyecek?

Kuşkusuz insanlık bu soruların cevaplarını öğrenmek için çok fazla beklemeyecek. Çünkü tarih tekeri her zamankinden hızlı dönüyor. Ama geçmişe bakarak şu denebilir ki, tarihin gördüğü, hiçbir gerçek devrim kendisini gerçekleştirmeden hayatımızdan çıkıp gitmiyor.  Yapay zekâ da öyle yapacak. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünya sunacak bize. Bu gelişmeye karşı durmak, ertelemek mümkün. Ama ortadan kaldırılması imkânsız olan bu dönüşümü reddetmenin, insanlık yarışında geriye düşmekten başka bir işe yaramayacağı kesin. O halde yapılması gereken, şizofren hastası olduğunu kabullenip, onu kontrol altında tutarak zirveye çıkan matematikçi John Nash’ın yaptığı gibi “yapay zekanın” getireceği komplikasyonları en aza indirerek bu dönüşümü hızlıca sahiplenmektir.

Elbette, henüz yüzleşmediğimiz bir durum karşısında, ileri sürülen bir görüşün “mutlak doğru” olduğunu söylemek zor… Ama geç kalınmış bir yüzleşmede hangi cevabın doğru olduğunu bilmenin de hiçbir önemi kalmayabilir.

O yüzden gelmekte olanı, bir an önce ehlileştirip korkulu rüya olmaktan çıkarmak lazım.

* Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin Kasım 2025 tarihli 107.sayısında yayınlanmıştır. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder