Ülkemizde,
sosyal paylaşım sitelerinin, yeni yeni boy gösterdiği yıllarda, facebook hesabı
çalınan genç bir kadın, yaşlı savcının odasına girip, elindeki dilekçeyi
uzatır:
– Facebook hesabım çalındı.
Çalandan şikayetçiyim.
Kırk yıllık meslek hayatında facebook lafını ilk kez
duyan yaşlı savcı, gözlüğünün
üst tarafından yadırgayan gözlerle bakarak sorar:
– Neyin çalındı, neyin çalındı?
Genç kadın, ayıp bir şey yapıyormuşçasına utana sıkıla
cevap verir.
– Şey efendim… Facebook sosyal medya hesabım
çalındı. Profilime giremiyorum.
Savcı oralı bile değildir. “Tamam, tamam anladık”
diyerek, genç kadını başından savar. Hemen ardından, şikâyetin konusunu hiç
anlamadığını gösteren şu kararla kaydı kapatır: “Facebook hesabının ekonomik değeri yoktur. Bu nedenle hesabın ele geçirilmesi hırsızlık suçunu
oluşturmaz.” Verdiği kararla “bilişim sistemine girme” suçunun varlığından
bile haberdar olmadığını gösteren savcı, bu hadiseden kısa bir süre sonra yaş
haddinden emekli olur ve anlamakta zorlandığı dünyanın dışına çıkar.
Savcıyı o yanlışa götüren şey, hayatın değişim hızına yetişememesidir. Ama değişimin gerisine düştüğü için arkaik hale gelen tek kişi o değildir… Büyük dönüşümlere ayak uydurmadığı için hayatın kıyısına itilenlere, dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hem de çokça…
Otomobil fabrikası kurmak için kredi başvurusunda bulunan Henry Ford’a, “atlar her zaman var olacaktır, otomobil sadece geçici bir hevestir, böyle bir maceraya girme” diye akıl veren banka müdürü bunlardan biridir.
ABD
Patent Dairesi Başkanı Charles Duell, 1889’da söylediği şu sözle, kaydını
tuttuğu dünyaya ne kadar yabancı olduğunu göstermiştir: “İcat edilecek her
şey icat edildi, geriye hiçbir şey kalmadı, artık burayı kapatmalıyız.”
Söylemek
gerekir ki, bireysel körlüklerin bazılarının olumsuz etkisi, muhatapların sayısıyla sınırlı kalır. Ancak gelişmeye karşı gösterilen direnç, toplumu
yönlendirme gücüne sahip kişilerden geldiğinde, yaydığı olumsuz etki çok daha
büyük olur. Direncin hangi sebeplerden kaynaklandığının da pek bir önemi
yoktur. Çünkü sebep ne olursa olsun, sonuç aynıdır: Toplumsal değişim hızının
yavaşlaması ya da durması…
Örneğin, İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth, loncaları
rahatsız edeceği endişesiyle pazara yeni giren örgü makinelerinin
satışını yasaklamıştı. 16. Yüzyılda getirilen bu yasağı, loncaların çeşitli
şehirlerde kullanıma giren yeni nesil dokuma tezgahlarını parçalamaları takip
etti. Bu direnç, ülke genelinde, dokumacılığın gelişmesini geciktirdi. Seri
üretimin önünü keserek hem tekstil üretiminin artmasını hem de fiyatların
düşmesini engeldi.
18. yüzyılda matbaanın getirdiği değişimi
reddederek, divitlerini tabuta koyup, İstanbul sokaklarında “divit
öldü… divit öldü” diye slogan atan yazıcı protestolarını, işsiz kalma
ve itibarsızlaşma korkusu tetiklemişti. Bu tavır, matbaanın gelişip
yaygınlaşmasını engellemiş, devletin asli unsurunu oluşturan Türklerin kendini
geliştirmesine mâni olmuş; üç yüz sene öncesinden matbaa eserlerini okuma
imkanına kavuşan azınlıklar karşısındaki dezavantajlı durumun sürüp gitmesine
yol açmıştı.
Değişime karşı olan direncin başarıya ulaşabilmesi için,
sonuç almaya elverişli her araç kullanılabiliyordu. Mesela, Osmanlı’da
köleliğin kaldırılmasına kişisel menfaatleri gereği karşı çıkan köle
tacirleri, “sen şer’i şerife karşı mı geliyorsun” şeklindeki
dini referanslı protestolarla Abdulmecit’i bu kararından vazgeçirmeye
çalışmışlardı.
19. yüzyıl, yalnız Osmanlı’da değil, tüm dünyada
kölelerin yüzünün güldüğü yüzyıl olmuştu. ABD’nin kuzey eyaletleri de aynı
dönemde köleliği yasaklamıştı. Ama yüz binlerce köleyi pamuk ve tütün
tarlalarında zorla çalıştıran güney eyaletleri, köleliğin kaldırılmasını
istemiyorlardı. Çünkü para ve statü hırsları buna engel oluyordu. Ne var
ki korktukları başlarına geldi. 1860 başkanlık seçimlerini,
köleliği kaldırmasına kesin gözüyle bakılan Lincoln kazandı. Bu sonuçtan
telaşlanan güney eyaletleri, birleşik devletlerden ayrılıp, Amerikan Konfedere
Devletini kurunca, dört yıl sürecek olan Amerikan iç savaşı patlak verdi.
Sonunda özgürlüğün kazandığı bu savaşta, direncin bedelini 35 bin kişi
hayatıyla ödedi.
Yeni olansa, geride kalanla ilgilenmiyordu. Getirdiği
enerjiyle hayatı dönüştürüyor; köhne olanı tarihin kör kuyusunda öğütüyordu.
20. yüzyılın ikinci yarısında doğan ve kısa sürede tüm
dünyada yaygınlık kazanan internet de öyle yaptı. Mektup ve telefon gibi klasik
haberleşme araçlarının, gazete ve dergi gibi yayın organlarının, radyo ve
televizyon gibi haber kaynaklarının oluşturduğu ezberleri bozdu. Matbaanın
pabucunu dama attı. Onlarca ciltten oluşan ansiklopediler, külliyatlar,
sözlükler, hatta her çeşit eser okurun bir tuşa dokunmakla erişebileceği kadar
yakınlaştı.
Ulusal sınırlara takılmadan, her türlü bilgi ve
düşüncenin alenen paylaşılmasına ve bütün kullanıcılar tarafından görülmesine
izin veren bu mecra, kısa zamanda hayatın kalbinin attığı yere dönüştü. Şairin, “bir hakikat
kalmasın âlemde Allah’ım nihân” şeklindeki yakarışı kabul olmuşçasına,
toplumsal ilgi uyandıran her bilgi ya da görüş tüm dünyaya servis edilir
oldu. Böylece, Bergson’un “açık toplum”
düşüncesi, Platon’un “ideler aleminde” hayat bulmuş; adına da internet
denmişti.
Zihin
dünyamız tam da buna alışmışken, tıpkı Charles Duell gibi
interneti, ideler aleminde varılacak son nokta zannederken, gözlerimiz yapay
zekanın doğumuna ilişkin haberle fal taşı gibi açıldı. Meğer internet bir varış
noktası değil, başat unsuru yapay zekâ olan teknolojiler
için bir tramplenmiş. Kullanıcıların, 25-30 yıllık zaman
dilimi içinde internete aktardıkları milyarlarca sayfayı bulan her türlü bilgi
ve haber, yapay zekâ için sadece birer veriymiş. Karşısına çıkan her meselede o
verileri, birkaç saniyede işleyip yeni bir bilgiye dönüştürüyormuş.
İnsan bu tabloyu görünce sormadan edemiyor. Acaba bu zekâ, facebook’u
bilmediği için yanlış karar veren ve hayatın kıyısına itilen o savcının yanına
kaç bin insanı daha gönderecek? Gidenlerin yerine kendisi geçip, dava dosyalarını hızlı ve eksiksiz bir şekilde inceleyerek, kusursuz kararlar mı
verecek? Matbaanın, hayatını divitle kazananları işsiz bıraktığı gibi yapay
zekâ da yazarları işsiz mi bırakacak? Köleliğin kaldırılması, bütün köleleri
sevindirirken, yapay zekanın hayatımıza girmesi, geçimini emekle sağlayan
milyonlarca insanı hüzne mi boğacak? Elizabeth'ın yaptığı gibi birileri çıkıp,
alışılmışı tarumar etmeye gelen gelişmenin önüne bent mi kuracak? “Şu gelen
Frankeştayn” mı diyecek?
Kuşkusuz
insanlık bu soruların cevaplarını öğrenmek için çok fazla beklemeyecek. Çünkü
tarih tekeri her zamankinden hızlı dönüyor. Ama geçmişe bakarak şu denebilir
ki, tarihin gördüğü, hiçbir gerçek devrim kendisini gerçekleştirmeden
hayatımızdan çıkıp gitmiyor. Yapay zekâ da öyle yapacak. Hiçbir
şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünya sunacak bize. Bu gelişmeye karşı
durmak, ertelemek mümkün. Ama ortadan kaldırılması imkânsız olan bu dönüşümü
reddetmenin, insanlık yarışında geriye düşmekten başka bir işe yaramayacağı
kesin. O halde yapılması gereken, şizofren hastası olduğunu kabullenip, onu
kontrol altında tutarak zirveye çıkan matematikçi John
Nash’ın yaptığı gibi
“yapay zekanın” getireceği komplikasyonları en aza indirerek bu dönüşümü
hızlıca sahiplenmektir.
Elbette, henüz yüzleşmediğimiz bir durum karşısında,
ileri sürülen bir görüşün “mutlak doğru” olduğunu söylemek zor… Ama geç
kalınmış bir yüzleşmede hangi cevabın doğru olduğunu bilmenin de hiçbir önemi
kalmayabilir.
O yüzden gelmekte olanı, bir an önce ehlileştirip korkulu
rüya olmaktan çıkarmak lazım.
* Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin Kasım 2025 tarihli 107.sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder