30 Kasım 2025 Pazar
17 Kasım 2025 Pazartesi
İnsan Hakları Düşünün Aşamadığı Duvar / Mehmet Taştan
İnsanlık, ikinci dünya savaşında kıyameti gördü. Savaş bittiğinde 60 milyon insan bir daha evine dönemedi. Çünkü hepsi ölmüştü. Geriye dönebilenlerin büyük bir kısmı da vücut bütünlüğünü kaybetmişti.
Yaşananlardan ders çıkarılmış gibi bir hava vardı. Böylesi savaşlar ve soykırımlar bir daha yaşanmasın diye çareler aranıyordu. Bu hava, Avrupa ülkelerini de etkiledi. Yedi milyon, Yahudi, Polonyalı ve özürlünün öldürüldüğü Nazi Soykırımına benzer vahşetlerin kökünü kazımak ve insan haklarını korumak için bir araya gelen on ülke, Avrupa Konseyini kurdu. Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiydi.
Sovyetlerin, boğazlarımızı ve iki
şehrimizi istemesinin itici etkisiyle batıya yönelen Türkiye de konseye
erken dönemde üye oldu.
Nazi kampından sağ çıkmayı başaran
Wiessel, “tarih hatırlanmazsa o çaresizlikler bir daha yaşanır” demişti.
Sözleşme, buna bir basamak daha ekliyor, o acıların yeniden yaşanmaması için
etkili bir adres gösteriyordu. O adres, üye devletlerde, hakları ihlal
edilenlerin çalacağı son kapı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiydi. Bulunduğu
şehirden dolayı Strazburg Mahkemesi diye anılan bu mahkemenin kararları üye
ülkeler için bağlayıcıydı.
Mahkeme, "Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı" olarak tanımladığı sözleşmeyi, içtihatlarıyla güncel ve dinamik kılıyordu. O nedenle kararlarında kullandığı kavram ve ilkeler üye devletlerin, mevzuat ve içtihatlarına yön veriyordu. Öyle ki, yazılı Anayasası olmayan İngiltere bile o ilkeleri içselleştirebilmek için Anayasa Mahkemesi kurmuştu.
Son kırk yıldır, bizi de en azından teorik anlamda etkileyen Strazburg Mahkemesi, ülkemizde karakuşi kararların sonu, yargılama sürecinde kara kalemden yağlı boyaya geçişin başlangıcı olmuştu.Kavramlar ve ilkeler üzerine bina ettiği
öncü kararları adeta birer hukuk manifestosu gibiydi. İnsan haklarının
korunmasında, “devletin negatif ve pozitif sorumluluğu vardır” diyordu. Bu
tasnif bize, “Benden bir isteğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e, “Gölge etme,
başka ihsan istemem” şeklinde karşılık veren Diyojen Sinop’u
hatırlatıyordu. Çünkü o cevap, devletin negatif sorumluğunu hatırlatmanın en
veciz ifadeydi. Şayet Diyojen Sinop, devletin negatif ve pozitif sorumluluğunu
birlikte hatırlatmak isteseydi, o zaman şöyle derdi: “Gölge etme,
başkalarının gölge etmesine de engel ol.”
O halde, her insan hakkı ihlali, ilgili
devletin bu sorumluluklarını yerinde getirmemesinden kaynaklanıyordu. Kendi
geçmişimizden örnek vermek gerekirse, 1961’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı
seçimine aday olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, askerler tarafından
bir cemseye bindirilip, silah zoruyla adaylıktan vaz geçirilmesi devletin
negatif sorumluluğunun ihlaliydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul
Üniversitesini işgal edip, öğrenimi engellemeleri karşısında idarenin sessiz
kalması, kampüs güvenliğini sağlayamaması, devletin pozitif sorumluluğunun
ihlaliydi.
Strazburg Mahkemesinin dediği de buydu.
Devlet, fiili hâkimiyet alanındaki insanların haklarına, sebepsiz ve haksız
yere müdahale etmesin; başkalarının yapacağı müdahalelere de engel olsun.
Artık birey, devletin kabaran iştahına terk
edilmeyecek; ırkına, inancına ve cinsiyetine bakılmaksızın herkesin hakları
korunacaktı. Bireyi korumak aslında toplumu korumaktı. Çünkü sağlıklı bir
toplum ancak özgüveni gelişmiş bireylerden oluşabilirdi.
İşkence yasağı mutlaktı.
Hiçbir nedenle kişiye işkence yapılamazdı. Sözleşmenin 3.
Maddesinde yer alan bu yasağın iç hukukumuza etkisi, Picasso’nun
hayatındaki 4’ün etkisine benziyordu.
Şöyle ki Picasso, henüz ilkokul
öğrencisiyken matematik dersinde yazdığı 4’ü insan burnuna benzetip resim
çizmeye başlarmış. Öğretmeni, “evladım dersimiz resim değil, matematik;
resim çizme, işlem yap” dermiş. Picasso, “Öğretmenim, 4'e bakınca insan
burnunu görüyorum. Burnunu gördüğüm insanın yüzünü ortaya çıkarma konusunda
dayanılmaz bir istek duyuyorum. O nedenle resmi tamamlıyorum. Elimde
değil.”
Yapılan uyarılar bir işe
yaramamış, 4’ü görünce insan yüzü çizmeye devam eden Picasso, kübizmin
kurucusu olmuştu. Tıpkı bunun gibi Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal
ettiğimize ilişkin Strazburg Mahkemesi kararları, iç hukukumuzda köklü bir
anlayış değişikliğini doğurmuş, işkence iddiasını ülke gündemimizden
düşürmüştü.
İfade hürriyeti, bütün
hakların merkeziydi. 1990’da Sri Lanka’da
yaşanan bir vaka, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Yaptığı bir
haberden dolayı öldürülen gazeteci Zoysa'nın annesi, cinayetin
aydınlatılması için başlattığı kampanyada elde ettiği bilgileri yetkili
makamlara sunmuştu. Acılı anne, oğlunun faillerinin cezalandırılmasını
beklerken, evinin posta kutusunda şu notu buldu: "Oğlunuzun yasını tutun. Anne olarak
bunu yapmalısınız. Ama atacağınız diğer adımlar, beklenmedik bir zamanda
ölümünüze neden olacaktır. Sizi yalnızca sessizlik koruyabilir."
Bu dehşet verici olay, ifade özgürlüğünün, acıktığı için ağlayan bebekten, ölüm
döşeğinde su isteyen hastaya kadar, herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç
olduğunu gösteriyordu.
İfade hürriyetinin
olmadığı yerde ne serbest seçimden ne de demokrasiden söz edilebilirdi. Öyle
ya, zıddıyla yüzleşmeyen bir bilginin doğruluğundan nasıl söz edilebilirdi
ki? Her fikrin, kendisini özgürce ifade edemediği yerde, azınlıkta
kalan düşünceler nasıl ayakta kalabilirdi? O yüzden, şiddeti teşvik
etmeyen ve başkalarına nefret içermeyen her ifadeye özgürlük tanıyordu. Makbul
düşünce, menfur düşünce ayrımını reddediyordu. Endoktrinasyonun varlığını
demokrasiye aykırı buluyordu. Devletlerin görevi, düşünceler arasında taraf
tutmak değil, “düşüncelerin serbest piyasasında” hakemlik
yapmaktı.
Toplum adına siyasi
alanı gözetleyen basın, kamunun bekçisiydi. Sağlıklı bir demokrasi
için vazgeçilmesi mümkün olmayan dördüncü güçtü. O nedenle ifade hürriyetinin
kullanılmasında ayrıcalıklı bir role sahipti.
Elbette, bu yaklaşım bazı
saçmalıkları da koruyordu. Ama çok seslilik, hoşgörü ve açık fikirlilik
üzerinde yükselen demokrasi, insanlara saçmalama özgürlüğü de tanıyordu.
İfade hürriyetinin sayısız faydası yanında birtakım mahsurlarına da tahammül
edilmeliydi.
Ortaya koyduğu bu ilkeler,
çok cazip gelmeli ki başlangıçta 10 olan konseyin üye sayısı 47'ye kadar
yükseldi. Gerçi aleyhimize çokça karar veriyordu ama olsundu. İnsan
haklarının geliştirilebilmesi ve demokrasinin işler kılınması için bunlara
katlanmamız gerekiyordu.
Türkiye de öyle
yaptı. Hukuktaki kırışıklıklarımızı Strazburg ütüsüyle düzeltme yolunu
seçti. Ama ne yazık ki o ütüyü elinde tutanların her zaman tarafsız
davrandıklarını söylemek mümkün değildi. Örneğin, iki toplumlu Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin, 15 Temmuz 1974’te yapılan Sampson Darbesiyle
ortadan kaldırıldığını görmezden gelerek, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek
meşru temsilcisi, adanın kuzeyini Türk Birlikleri tarafından işgal edilmiş
bölge olarak nitelediği Loizidio-Türkiye Kararı bir gerekçe faciası
içeriyordu.
Sözleşmede, aile
hayatının korunacağı belirtilmiş, ancak ailenin tanımı yapılmamıştı. Evrensel
nitelikteki yerleşik değerlere göre aile, kadın ve erkeğin hayatlarını
birleştirmesiyle kurulan ve çocuklarla genişleyen bir kurumdu. Strazburg
Mahkemesi, sözleşme metnini aşarak ve evrensel örfü yok sayarak, insan doğasına
aykırı şekildeki eşcinsel birliktelikleri “aile” saymıştı. Bu yanlışı,
sözleşmeyi güncel ve dinamik kılma ambalajıyla servis eden
mahkeme, Katolik bir tutuculukla, İrlanda’daki boşanmaya yasağına
arka çıkmış; “evlenme hakkı, boşanma hakkını kapsamaz” demişti.
Başka örneklerle
çoğaltılabilecek bu tür kararlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin insan
hakkını eşit şekilde korumakla görevli mahkemenin, bazı davalarda “patika
bağımlılığından” kurtulamadığını gösteriyordu. Üstelik bu bağımlılık,
yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmayıp, ötekileri ilgilendiren kritik meselelerde
konseyi de kapsama alanına alıyordu.
Varlık nedeni, soykırıma geçit vermemek ve insan haklarını korumak olan Avrupa Konseyi, ilk ciddi sınavını 1990’larda Bosna'da verdi. Konsey üyesi olan Hollandalı bir generalin silahlarını elinden aldığı 10 bin Müslüman-Boşnak, Sırplar tarafından katledildi. Avrupa Konseyi, kendi üyesinin sebep olduğu ve kayıtlara “Srebrenitsa Soykırımı” olarak geçen bu katliam karşısında sadece sustu.
Fransa,
2015’te şok edici bir haberle uyandı. Bir süreden
beri, İslam Peygamberine tahkir içeren karikatürler
yayınlayan Charlie Hebdo saldırıya uğramış, 11 çalışanı
öldürülmüştü. Saldırıya dünyadan tepki yağdı. Konsey üyesi ülke
liderleri, Paris’te buluştu. Failleri telin etti. Üç km’lik bulvarı birlikte
yürüyüp teröre karşı ortak duruş sergiledi. Onlar arasında Türkiye ve Filistin
liderleri de vardı. Bu hadiseden bir buçuk sene sonra ise ülkemiz,
demokratik düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen 15 Temmuz silahlı darbe
teşebbüsüne maruz kaldı. FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu kanlı kalkışmada, 252
vatandaşımızı kaybetmemize rağmen, konsey ülkelerinden dayanışma için Ankara’ya
gelen olmadı. Oysa onlar kâğıt üzerinde, yaşama hakkı, demokrasi ve teröre
karşı fevkalade duyarlı görünüyorlardı.
Aynı on yıl içinde,
Suriye’de kana doymayan Beşar Esad, 600 bin insanı katletti. Ölüm korkusuyla
evlerinden kaçan 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Baas rejimi çöktükten
sonra açılabilen Sednaya Hapishanesinde 30 binden fazla insanın
işkenceyle öldürüldüğü tespit edildi. Bütün bunları, büyük bir soğukkanlılıkla
uzaktan izleyen Avrupa Konseyi, insan hakkı ihlallerine değil, Suriye’den
gelecek göç dalgasını engellemeye odaklandı. Öyle ki, Ege Denizinden botlarla
geçmeye çalışan Suriyeli Mültecilerin, Yunan askerlerince denize dökülmesine
bile tepki koymadı.
Filistin’de yıllardan beri devam eden
zulüm, 7 Ekim 2023’ten itibaren, canlı izlenen bir soykırıma dönüştü. Siyonist
rejimin, kadın-çocuk demeden, altmış bin insanı katledip iki milyon insanı
açlığa mahkûm ettiği Gazze Soykırımı karşısındaki konseyin tavrı ise
işin rengini tamamen değiştirecekti. Çünkü burada konseyin bazı ülkeleri,
soykırımcılara açıkça arka çıkıyordu. İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’e
sattıkları silahlarla daha fazla Gazzeli çocuğun öldürülmesine ortak
oluyordu. Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’yı üyelikten çıkaran
konseyin bazı üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırımcı Nethenyahu
hakkında verdiği tutuklama kararına bile uymayacaklarını açıklayabiliyordu.
Bütün bu yaşananlar, Konseyi
inandırıcılıktan uzaklaştırıp, insan hakları düşünün aşamadığı bir duvara
dönüştürüyordu. Kuşkusuz insan hakları düşünün çarpıp düştüğü tek duvar bu
değildi. Başkaları da vardı. Ama yetmiş yıllık müktesebatıyla, barış ve hoşgörü
idealine çok yakın durduğu izlenimi veren Konseyin ördüğü bu duvar, insanlık
adına en büyük hayal kırıklığıydı. Havari kisvesi altında İsa’ya
yapılmış bir ihanetti. Ama bu ikiyüzlülüğün dışına kalanlar da var. Üstelik
dünyanın her tarafında… Bugün sayıları az olsa da yarının dünyasını onlar
kuracaktır. Nasıl aklın ışığı Orta çağ karanlığını aştıysa, insan hakları
düşüyle ısınan gönüller de bu kalın duvarı gün gelip aşacaktır.
Belki o gün, Avrupa Konseyi müktesebatı da dipnot olarak bir işe yarayabilir.
(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır.
16 Kasım 2025 Pazar
Şu Gelen Frankeştayn mı? / Mehmet Taştan
Ülkemizde,
sosyal paylaşım sitelerinin, yeni yeni boy gösterdiği yıllarda, facebook hesabı
çalınan genç bir kadın, yaşlı savcının odasına girip, elindeki dilekçeyi
uzatır:
– Facebook hesabım çalındı.
Çalandan şikayetçiyim.
Kırk yıllık meslek hayatında facebook lafını ilk kez
duyan yaşlı savcı, gözlüğünün
üst tarafından yadırgayan gözlerle bakarak sorar:
– Neyin çalındı, neyin çalındı?
Genç kadın, ayıp bir şey yapıyormuşçasına utana sıkıla
cevap verir.
– Şey efendim… Facebook sosyal medya hesabım
çalındı. Profilime giremiyorum.
Savcı oralı bile değildir. “Tamam, tamam anladık”
diyerek, genç kadını başından savar. Hemen ardından, şikâyetin konusunu hiç
anlamadığını gösteren şu kararla kaydı kapatır: “Facebook hesabının ekonomik değeri yoktur. Bu nedenle hesabın ele geçirilmesi hırsızlık suçunu
oluşturmaz.” Verdiği kararla “bilişim sistemine girme” suçunun varlığından
bile haberdar olmadığını gösteren savcı, bu hadiseden kısa bir süre sonra yaş
haddinden emekli olur ve anlamakta zorlandığı dünyanın dışına çıkar.
Savcıyı o yanlışa götüren şey, hayatın değişim hızına yetişememesidir. Ama değişimin gerisine düştüğü için arkaik hale gelen tek kişi o değildir… Büyük dönüşümlere ayak uydurmadığı için hayatın kıyısına itilenlere, dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hem de çokça…
Otomobil fabrikası kurmak için kredi başvurusunda bulunan Henry Ford’a, “atlar her zaman var olacaktır, otomobil sadece geçici bir hevestir, böyle bir maceraya girme” diye akıl veren banka müdürü bunlardan biridir.
ABD
Patent Dairesi Başkanı Charles Duell, 1889’da söylediği şu sözle, kaydını
tuttuğu dünyaya ne kadar yabancı olduğunu göstermiştir: “İcat edilecek her
şey icat edildi, geriye hiçbir şey kalmadı, artık burayı kapatmalıyız.”
Söylemek
gerekir ki, bireysel körlüklerin bazılarının olumsuz etkisi, muhatapların sayısıyla sınırlı kalır. Ancak gelişmeye karşı gösterilen direnç, toplumu
yönlendirme gücüne sahip kişilerden geldiğinde, yaydığı olumsuz etki çok daha
büyük olur. Direncin hangi sebeplerden kaynaklandığının da pek bir önemi
yoktur. Çünkü sebep ne olursa olsun, sonuç aynıdır: Toplumsal değişim hızının
yavaşlaması ya da durması…
Örneğin, İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth, loncaları
rahatsız edeceği endişesiyle pazara yeni giren örgü makinelerinin
satışını yasaklamıştı. 16. Yüzyılda getirilen bu yasağı, loncaların çeşitli
şehirlerde kullanıma giren yeni nesil dokuma tezgahlarını parçalamaları takip
etti. Bu direnç, ülke genelinde, dokumacılığın gelişmesini geciktirdi. Seri
üretimin önünü keserek hem tekstil üretiminin artmasını hem de fiyatların
düşmesini engeldi.
18. yüzyılda matbaanın getirdiği değişimi
reddederek, divitlerini tabuta koyup, İstanbul sokaklarında “divit
öldü… divit öldü” diye slogan atan yazıcı protestolarını, işsiz kalma
ve itibarsızlaşma korkusu tetiklemişti. Bu tavır, matbaanın gelişip
yaygınlaşmasını engellemiş, devletin asli unsurunu oluşturan Türklerin kendini
geliştirmesine mâni olmuş; üç yüz sene öncesinden matbaa eserlerini okuma
imkanına kavuşan azınlıklar karşısındaki dezavantajlı durumun sürüp gitmesine
yol açmıştı.
Değişime karşı olan direncin başarıya ulaşabilmesi için,
sonuç almaya elverişli her araç kullanılabiliyordu. Mesela, Osmanlı’da
köleliğin kaldırılmasına kişisel menfaatleri gereği karşı çıkan köle
tacirleri, “sen şer’i şerife karşı mı geliyorsun” şeklindeki
dini referanslı protestolarla Abdulmecit’i bu kararından vazgeçirmeye
çalışmışlardı.
19. yüzyıl, yalnız Osmanlı’da değil, tüm dünyada
kölelerin yüzünün güldüğü yüzyıl olmuştu. ABD’nin kuzey eyaletleri de aynı
dönemde köleliği yasaklamıştı. Ama yüz binlerce köleyi pamuk ve tütün
tarlalarında zorla çalıştıran güney eyaletleri, köleliğin kaldırılmasını
istemiyorlardı. Çünkü para ve statü hırsları buna engel oluyordu. Ne var
ki korktukları başlarına geldi. 1860 başkanlık seçimlerini,
köleliği kaldırmasına kesin gözüyle bakılan Lincoln kazandı. Bu sonuçtan
telaşlanan güney eyaletleri, birleşik devletlerden ayrılıp, Amerikan Konfedere
Devletini kurunca, dört yıl sürecek olan Amerikan iç savaşı patlak verdi.
Sonunda özgürlüğün kazandığı bu savaşta, direncin bedelini 35 bin kişi
hayatıyla ödedi.
Yeni olansa, geride kalanla ilgilenmiyordu. Getirdiği
enerjiyle hayatı dönüştürüyor; köhne olanı tarihin kör kuyusunda öğütüyordu.
20. yüzyılın ikinci yarısında doğan ve kısa sürede tüm
dünyada yaygınlık kazanan internet de öyle yaptı. Mektup ve telefon gibi klasik
haberleşme araçlarının, gazete ve dergi gibi yayın organlarının, radyo ve
televizyon gibi haber kaynaklarının oluşturduğu ezberleri bozdu. Matbaanın
pabucunu dama attı. Onlarca ciltten oluşan ansiklopediler, külliyatlar,
sözlükler, hatta her çeşit eser okurun bir tuşa dokunmakla erişebileceği kadar
yakınlaştı.
Ulusal sınırlara takılmadan, her türlü bilgi ve
düşüncenin alenen paylaşılmasına ve bütün kullanıcılar tarafından görülmesine
izin veren bu mecra, kısa zamanda hayatın kalbinin attığı yere dönüştü. Şairin, “bir hakikat
kalmasın âlemde Allah’ım nihân” şeklindeki yakarışı kabul olmuşçasına,
toplumsal ilgi uyandıran her bilgi ya da görüş tüm dünyaya servis edilir
oldu. Böylece, Bergson’un “açık toplum”
düşüncesi, Platon’un “ideler aleminde” hayat bulmuş; adına da internet
denmişti.
Zihin
dünyamız tam da buna alışmışken, tıpkı Charles Duell gibi
interneti, ideler aleminde varılacak son nokta zannederken, gözlerimiz yapay
zekanın doğumuna ilişkin haberle fal taşı gibi açıldı. Meğer internet bir varış
noktası değil, başat unsuru yapay zekâ olan teknolojiler
için bir tramplenmiş. Kullanıcıların, 25-30 yıllık zaman
dilimi içinde internete aktardıkları milyarlarca sayfayı bulan her türlü bilgi
ve haber, yapay zekâ için sadece birer veriymiş. Karşısına çıkan her meselede o
verileri, birkaç saniyede işleyip yeni bir bilgiye dönüştürüyormuş.
İnsan bu tabloyu görünce sormadan edemiyor. Acaba bu zekâ, facebook’u
bilmediği için yanlış karar veren ve hayatın kıyısına itilen o savcının yanına
kaç bin insanı daha gönderecek? Gidenlerin yerine kendisi geçip, dava dosyalarını hızlı ve eksiksiz bir şekilde inceleyerek, kusursuz kararlar mı
verecek? Matbaanın, hayatını divitle kazananları işsiz bıraktığı gibi yapay
zekâ da yazarları işsiz mi bırakacak? Köleliğin kaldırılması, bütün köleleri
sevindirirken, yapay zekanın hayatımıza girmesi, geçimini emekle sağlayan
milyonlarca insanı hüzne mi boğacak? Elizabeth'ın yaptığı gibi birileri çıkıp,
alışılmışı tarumar etmeye gelen gelişmenin önüne bent mi kuracak? “Şu gelen
Frankeştayn” mı diyecek?
Kuşkusuz
insanlık bu soruların cevaplarını öğrenmek için çok fazla beklemeyecek. Çünkü
tarih tekeri her zamankinden hızlı dönüyor. Ama geçmişe bakarak şu denebilir
ki, tarihin gördüğü, hiçbir gerçek devrim kendisini gerçekleştirmeden
hayatımızdan çıkıp gitmiyor. Yapay zekâ da öyle yapacak. Hiçbir
şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünya sunacak bize. Bu gelişmeye karşı
durmak, ertelemek mümkün. Ama ortadan kaldırılması imkânsız olan bu dönüşümü
reddetmenin, insanlık yarışında geriye düşmekten başka bir işe yaramayacağı
kesin. O halde yapılması gereken, şizofren hastası olduğunu kabullenip, onu
kontrol altında tutarak zirveye çıkan matematikçi John
Nash’ın yaptığı gibi
“yapay zekanın” getireceği komplikasyonları en aza indirerek bu dönüşümü
hızlıca sahiplenmektir.
Elbette, henüz yüzleşmediğimiz bir durum karşısında,
ileri sürülen bir görüşün “mutlak doğru” olduğunu söylemek zor… Ama geç
kalınmış bir yüzleşmede hangi cevabın doğru olduğunu bilmenin de hiçbir önemi
kalmayabilir.
O yüzden gelmekte olanı, bir an önce ehlileştirip korkulu
rüya olmaktan çıkarmak lazım.
* Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin Kasım 2025 tarihli 107.sayısında yayınlanmıştır.


