17 Ocak 2026 Cumartesi

Kırlangıç Tavanı Dumanlı Şehir / Mehmet Taştan

“Kent” lafına oldum olası alışamadım. Özbek Türkçesinden geldiğini bilsem de köksüz ve ruhsuz yığınları hatırlattı daima. Oysa şehir öyle mi? İç içe geçmiş hayatların, nesiller boyu süren ortak hikayesidir. Geçtiği yollarla, aştığı badirelerle olgunlaşır ve kendine özgü bir derinlik kazanır. O yüzden, kentler tek düze olsa da her şehrin farklı bir tılsımı, başka bir kokusu vardır. 

Hele de bu yer, feleğin çemberinden defalarca geçmiş olan Erzurum'sa... Adı bile nice ateş görüp, suya değdikten sonra kıvama kavuşmuşsa... Farklı medeniyetlerden beslenen üç bin yıllık macerası, her bir kapısının, her bir mahallesinin, hatta birçok yapısının ayrı bir öyküsü varsa... 

Mesela, Filgeçti Köprüsü'nde, beş kulaçlık mesafeyi geçmez, beş asır öncesine gidip gelirsiniz bir anda... Çaldıran'ın ihtişamlı filleri gelir gözünüzün önüne... Gâvurboğan'da, Ermeni kılavuzların yardımıyla geceleyin, şehre baskın düzenleyen Rus taburlarını, geri püskürten iki mahalle halkının kahramanlığı gelir aklınıza. Yanıkdere’ye vardığınızda burnunuz, Ermeni çeteleri tarafından diri diri yakılan masum insanların ceset kokularıyla kavrulur... Erzurum Kongre binası önünde yürürken, Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşa giden onurlu ve destansı yolu arşınlarsınız... O yerlerin adını her söyleyişte o vaka, o hüsran, o zafer düşer aklımıza. Öyle olmasa, “göç göç oldi, göçler yola düzüldi” türküsünü her söyleyişte, kar ile borana karışmış yayla yollarına düşüp, iç bölgelere doğru göç eden binlerce muhacirin o perişan hali gelir miydi gözümüzün önüne? Ya da söylendiği her yerde, bütün dinleyenler hep bir ağızdan, aynı cereyana çarpılmışlık duygusu içinde, sarı gelin türküsüne öyle eşlik eder miydi? "Eledim eledim höllük eledim" şarkısının o evrensel dili olmasa, Spartacus'un sezon finalinde söylenir miydi? 

Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı'yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami'yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi... Biraz daha yürüyünce şehrin kalbine varırsınız. Bir açık hava müzesi olan o yerde, şehri bir İslam beldesi kılan Ulu Cami; “oku” emriyle hayat bulan Çifte Minareler Medresesi; bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı kale, aidiyetinizin iftihar kaynağı olur. 

Ondan fazla işkolunun, müstakil birer çarşısı vardır. Kavaflar, abacılar, kevelciler örneklerinde olduğu gibi yapılan işin adıyla anılan bu çarşılar, İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan şehrin, geçmişindeki ticari yoğunluğu gösterir. Kırkçeşme Hamamı, Hacılar Hanı, Dabakhane Çeşmesi gibi yapılar ise,  erken zamanlarda başlayan medenileşmenin, işlevini günümüze kadar sürdüren sembolleridir.

Bir de yalnızca candan bakan gözlere açılan evleri vardır bu şehrin. Çok çile çekerek, kahır abidesine dönüşmüş ihtiyarların göz uçlarına sinen koyu kızarıklık neyse, eski evlerin taş duvarlarından pervazlarına uzanan yorgunluk da işte odur. Sessizce girip, hiçbir şeyi incitmeden izlerseniz, eski bir evde değil, başka bir çağda olduğunuzu hissedersiniz. Ve o evin eski sakinleri, aniden gittikleri yerlerden dönüp yaşadıklarını fısıldarlar size. Tabii, onların ne anlattığı kadar, sizin ne anladığınız da önemlidir. Zira, “söylenen söz, dinleyenin anladığı kadardır.” O yüzden olsa gerek, aynı evin, aynı türkünün birbirine benzemeyen öyküleri dolaşır dillerde. Örneğin “kırmızı gül demet demet” deyince, kiminin aklına, kervancılarla Revan’a gidip orada vefat eden kara yağız delikanlı gelir. Kiminin aklına, seferberlikten dönen eratı taşıyan son trenden de oğlunun inmediğini gören annenin acıklı öyküsü gelir. O üzüntü ve çaresizlik içinde evine dönen anne, gelinin odasından gelen gülüşme seslerini, geliniyle oynaşının zanneder. Tüfeği kaptığı gibi hışımla odaya dalar ve bütün fişekleri yatağa boşaltır. Yorganı kaldırdığında, oğluyla gelininin kanlar içinde yatan, cansız bedenlerini görür. Ve feryat başlar… “Kırmızı gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz.”

Erzurum, duvara asılmış bir resim değil, anlatıldıkça çoğalan bir hikayedir. Bir maceraperest tarafından, zemherinin en sert zamanında, ince mintanlarla Allahuekber Dağlarına sürülen askerleri, soğuktan korumak için seferber olan, on bin askeri tepeden tırnağa giyindirerek, tekalifi milliye kararlarına ilham kaynağı olan şehirdir. “Ölümün zafere doymadığı o faciada” soğuğa, açlığa ve tifüse teslim olan yüz binlerin hüznünü yüreğine, cenazesini koynuna, anılarını hafızasına gömen diyardır. Elindeki peksimeti kuru kuruya yemeye çalışan erin, “öyle gitmez evladım suya batır da ye” diyen subaya “suya batırırsam hemen biter kumandanım, böyle yaparak midemi avutuyorum” şeklindeki can yakan cevabıdır.

93’harbinden 12 Mart’a giden yolda “ölümün mukadder göründüğü bir kazadan kurtulmuş insana benzeyen” Erzurum, yalnızca 25 yıl arayla kazandığı Gâvurboğan (1854) ve Aziziye Muharebeleriyle (1877–1878) kendisini düşman işgalinden iki kez kurtaran şehir olma ayrıcalığına sahip değildir. Aynı zamanda, milli mücadelenin somutlaştığı ve cumhuriyet fikrinin maya tuttuğu yerdir. Zira, milli mücadelenin bütün ilkeleri ve bu gayeyi gerçekleştirmek için millet iradesine dayalı geçici bir hükümet kurulması Erzurum Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Komuta merkezi Erzurum olan 15. Kolordunun, düşmandan ele geçirdiği ‘istiklal savaşımızı on yıl sürdürmeye yetecek’ silahlar batı cephesine kaydırılmış; o kolordunun, talim ve terbiyesi en yüksek olan 11. Tümeni, Büyük Taarruz için batıya sevk edilmiştir.

Hani şair, “Dadaşlar, ağır ağır bir halka çevirdiler, / Yurda kurban yiğitler, bu halkaya girdiler” diyor ya… Bir de yurda kurban kadınları vardır bu şehrin. Kimdir onlar? Cepheden ağır yaralı olarak dönen kardeşi Hasan’ın vefat ettiği gecenin sabahında, üç aylık bebeğini evde bırakıp düşmanı kovmak için baltayla Aziziye Tabyalarına koşan Nene Hatun’dur. Komutanı olduğu müfrezeyle İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasına katılan, İnönü savaşlarında, Sakarya Meydan Muharebesinde, Dumlupınar’da yunanla çarpışan Kara Fatma’dır. 

Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor / Ah bu gönül, bu gönül, kendine derd arıyor” diyen Nefi'de yakıcı bir dil; Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyen Ziya Paşa’da bilgeliktir. 

Avam için, Kafkasya Türkçesinin İstanbul’a giderken dinlendiği menzildir. O yüzden teyzeye, kelimenin aslına uygun şekilde “eze” denir bu yerde… Havas için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevat Dursunoğlu’nun ya da Fuat Sezgin’in içinden geçtiği Erzurum Lisesi’dir. 

Geçmişi bilenlerin gözünde ise, Türkiye’nin en yüksek rakımlı şehri olmanın nazarına gelmişçesine sürekli irtifa kaybeden yerdir Erzurum. Bir zamanlar, Beş Şehir’den biriyken şimdilerde ilk elliye girememektir. Hayatın merkezinde aktığı zamanları özlemle yad etmektir.

Bu düşüşün bir dönüşü olur mu? Olur elbet.
Yeter ki, kırlangıç tavanında sıkışan dumanın dışarı çıkması için bacasının kapakları açılsın.

 (*) Bu yazı, Ocak 2026 tarihinde Edebiyat Ortamı Dergisinin 108. sayısında yayınlamıştır.

15 Ocak 2026 Perşembe

Cumhuriyet Hukukunun Yerleşmesinde Ebül’ulâ Mardin’in Rolü / Mehmet Taştan

Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.

Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve çalışkanlık…  Ailenin geçmişinde çok sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881 doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor. Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]

Cumhuriyetin getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan Medresetü’l-Kudât’dan yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor. İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold, Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]

Bir kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.

1840’lara kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum yapar ve bir yavrusu olur? Bu tayın mülkiyeti kimin olur. Kiracının mı yoksa kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”

Bu şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi (1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.

Bunun sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.

Bu tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.

Mardin, 1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar, Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmiştir. 

Yüksek şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş, siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.

Yeni medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır. Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon sağlamıştır.

Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.

Mardin, Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin, öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.

1923-1946 yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, "Ebül'ulâ Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi içerisindeki rolünü özetlemiştir.

1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.  


[1] İsmet Sungurbey, Ebû’l-ulâ Mardin, Mardin Valiliği, 2. Baskı 2011, sayfa 17
[2] Cemil Bilsel, “Öğrenirken ve Öğretirken Beraber” Ebül’ulâ Mardin’e Armağan İstanbul, Kenan Matbaası, 1944, sayfa 80-81
[3] Cemil Bilsel, age. sayfa 41

[4] İsmet Sungurbey, age, sayfa 39


(*) Bu yazı Sebiürreşad Dergisinin 1 Ocak 2026 tarihli 120. sayısında yayınlanmıştır.

 

11 Ocak 2026 Pazar

İki Bin Yıllık Bir Seyir / Mehmet Taştan

Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. Bu yolu açan 2. Mahmut da “gavur padişah” diye anılır. Onun, batıdan aldığı ilhamla devlet ve toplum hayatında birtakım değişiklikler yaptığı malumdur. O, kılık kıyafette yenilikler yapmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Modern okullar açmış, Avrupa’ya öğrenci göndermiştir. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının kamu kaynaklarından beslenmesini engellemiştir. Bu icraatlarından dolayı bir kısım çevrelerin “gavur padişah” olarak andığı 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan lider olarak girmiştir.

Oysa “batı” kişinin bulunduğu yere göre değişen bir yönü ifade eder. Bu açıdan baktığımızda, Türklerin iki bin yıl boyunca hep doğudan batıya doğru gittiğini görürüz. Akınları ve göçleri hep doğudan batıya doğru olmuştur. Tarih sırasına göre birbirini takip eden Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar doğudan batıya doğru uzanan bir silsile halinde dizilmişlerdir eski kıtaya... Doğu nostaljidir, batı gelecek… Selçuklunun eserleriyle ihya ettiği Anadolu'yu, Osmanlının ihmal ettiği iddiasının sırrı da burada gizlidir. Çünkü o devletler, eserlerin çoğunu hâkim oldukları coğrafyanın batısına inşa etmişlerdir. Selçuklu, eserleriyle kendi egemenlik sahasının batısı olan Anadolu'yu ihya ederken, aynı ufka sahip olan Osmanlı da imar ve inşada Balkanlara ağırlık vermiştir. Balkanlara yani Rumeli’ye… O seyir devam edebilseydi, geç dönem Türk eserleri Rumeli’de değil, Almanya topraklarında yükselecekti.

Batıya yönelmenin, sadece bir coğrafya değişikliği sonucunu doğurduğunu söylemek de mümkün değildir. Zira, İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Türkistanlı Farabi, bedenen doğudan batıya doğru yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Türkler, göç yollarında karşılaştığı Fars kültüründen yoğun şekilde etkilenmiş; İranlıların, köklü bürokratik yapıları, dil ve edebiyatları, Gaznelileri ve Selçukları ciddi biçimde tesiri altına almıştır. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize Farsçadan girmiştir. Sonraki yüzyıllarda, etkilendiğimiz devletin adı değişse de batımızdaki medeniyet olma özelliği değişmemiştir. Şöyle ki, Osmanlıyı anlamanın yolu, Roma’nın kurumlarını tanımaktan geçmektedir. Bu durum, ruhunu İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.

Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de batılı… Arap ya da Fars kızı değil…

Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması hiç düşünülmemiştir. Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır. 

Bu nedenle batının sembolik değeri yüksek şehirleri bize daima cezbedici gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Bu kadim şehir, bir süre de Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu. Doğumuzda kalan şehirler değil.

Bazen de bu değişim, sosyal ve siyasi şartların getirdiği dayatmayla olmuştur. Ulus devlet idealini hayata geçiren Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı 19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar, gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum, batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır. İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850, 1858), memuriyete girişte din ayrımının kaldırılması (1856), nizamiye (laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876) takip etmiştir. Bu süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”

Fertler de aynı istikamet üzere yol almışlardır. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani... Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip, hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan sekiz asır sonra Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır.

Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı ezberin hayata yansımasıdır. 

Ülke içinde bile, doğu illerinden göç edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz. Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.

Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce suretini putperest olur” mısralarını yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist ama etkileyici...

Zalim çehresine karşı, Atatürk önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün tarihsel kırılmalara karşı dayanıklılığını ispatlamış; muhaliflerinin zihin kodlarını biçimlendirme başarısıyla, bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir. O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle birlikte sahiplenme yolunu seçmiştir.

Asırlar boyunca Müslüman kimliğimizi koruyarak sürdüğümüz bu uzun hikâyenin yeni evresinde, batıdan gelen internet var. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, insanlığın edindiği her türlü bilgi ve düşünceyi süratle avucumuza taşıyor. Kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgiyi aklında tutuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı son derece acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca meraklarını değil, hayatta olan herkesi yeniden biçimlendiriyor. İki bin yıllık değişim hızına dudak büken bu dünya karşısında, lokal ve kapalı devre telkinlerle kimliğimizi koruyabilmemiz imkânsız görünüyor. Çünkü her bilgi ve düşünce şimdi onun terazisinde tartılıyor. Söylemle eylem arasındaki tutarlılık ikna edicilikte vaz geçilmez bir önem kazanıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu söylemin, teoride kalmayıp hayata taşınması için, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalması; devlete ehliyet, liyakat ve adaletin hâkim kılınması gerekiyor.

Doğunun yedinci oğlunun ruhen hayatta kalması için hep birlikte ona emek vermeliyiz. Yoksa sahiplendiğimiz değerlerin içi boşalır, geriye kuru bir iskelet kalır.