11 Ocak 2026 Pazar

İki Bin Yıllık Bir Seyir / Mehmet Taştan

Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. Bu yolu açan 2. Mahmut da “gavur padişah” diye anılır. Onun, batıdan aldığı ilhamla devlet ve toplum hayatında birtakım değişiklikler yaptığı malumdur. O, kılık kıyafette yenilikler yapmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Modern okullar açmış, Avrupa’ya öğrenci göndermiştir. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının kamu kaynaklarından beslenmesini engellemiştir. Bu icraatlarından dolayı bir kısım çevrelerin “gavur padişah” olarak andığı 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan lider olarak girmiştir.

Oysa “batı” kişinin bulunduğu yere göre değişen bir yönü ifade eder. Bu açıdan baktığımızda, Türklerin iki bin yıl boyunca hep doğudan batıya doğru gittiğini görürüz. Akınları ve göçleri hep doğudan batıya doğru olmuştur. Tarih sırasına göre birbirini takip eden Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar doğudan batıya doğru uzanan bir silsile halinde dizilmişlerdir eski kıtaya... Doğu nostaljidir, batı gelecek… Selçuklunun eserleriyle ihya ettiği Anadolu'yu, Osmanlının ihmal ettiği iddiasının sırrı da burada gizlidir. Çünkü o devletler, eserlerin çoğunu hâkim oldukları coğrafyanın batısına inşa etmişlerdir. Selçuklu, eserleriyle kendi egemenlik sahasının batısı olan Anadolu'yu ihya ederken, aynı ufka sahip olan Osmanlı da imar ve inşada Balkanlara ağırlık vermiştir. Balkanlara yani Rumeli’ye… O seyir devam edebilseydi, geç dönem Türk eserleri Rumeli’de değil, Almanya topraklarında yükselecekti.

Batıya yönelmenin, sadece bir coğrafya değişikliği sonucunu doğurduğunu söylemek de mümkün değildir. Zira, İslam’la şereflendikten sonraki ilk büyük filozofumuz olan Türkistanlı Farabi, bedenen doğudan batıya doğru yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Türkler, göç yollarında karşılaştığı Fars kültüründen yoğun şekilde etkilenmiş; İranlıların, köklü bürokratik yapıları, dil ve edebiyatları, Gaznelileri ve Selçukları ciddi biçimde tesiri altına almıştır. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize Farsçadan girmiştir. Sonraki yüzyıllarda, etkilendiğimiz devletin adı değişse de batımızdaki medeniyet olma özelliği değişmemiştir. Şöyle ki, Osmanlıyı anlamanın yolu, Roma’nın kurumlarını tanımaktan geçmektedir. Bu durum, ruhunu İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.

Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de batılı… Arap ya da Fars kızı değil…

Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması hiç düşünülmemiştir. Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır. 

Bu nedenle batının sembolik değeri yüksek şehirleri bize daima cezbedici gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Bu kadim şehir, bir süre de Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu. Doğumuzda kalan şehirler değil.

Bazen de bu değişim, sosyal ve siyasi şartların getirdiği dayatmayla olmuştur. Ulus devlet idealini hayata geçiren Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı 19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar, gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum, batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır. İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850, 1858), memuriyete girişte din ayrımının kaldırılması (1856), nizamiye (laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876) takip etmiştir. Bu süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”

Fertler de aynı istikamet üzere yol almışlardır. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey göçtür. Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani... Onu aşkla yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden bir göçle varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip, hicret ettikleri beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan sekiz asır sonra Avrupa'ya işçi olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik hale gelmesi de aynı ezberin devamıdır.

Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı ezberin hayata yansımasıdır. 

Ülke içinde bile, doğu illerinden göç edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz. Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.

Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce suretini putperest olur” mısralarını yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist ama etkileyici...

Zalim çehresine karşı, Atatürk önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün tarihsel kırılmalara karşı dayanıklılığını ispatlamış; muhaliflerinin zihin kodlarını biçimlendirme başarısıyla, bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir. O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle birlikte sahiplenme yolunu seçmiştir.

Asırlar boyunca Müslüman kimliğimizi koruyarak sürdüğümüz bu uzun hikâyenin yeni evresinde, batıdan gelen internet var. Son çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, insanlığın edindiği her türlü bilgi ve düşünceyi süratle avucumuza taşıyor. Kimden geldiğine bakmadan her türlü bilgiyi aklında tutuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı son derece acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca meraklarını değil, hayatta olan herkesi yeniden biçimlendiriyor. İki bin yıllık değişim hızına dudak büken bu dünya karşısında, lokal ve kapalı devre telkinlerle kimliğimizi koruyabilmemiz imkânsız görünüyor. Çünkü her bilgi ve düşünce şimdi onun terazisinde tartılıyor. Söylemle eylem arasındaki tutarlılık ikna edicilikte vaz geçilmez bir önem kazanıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü bir dile her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu söylemin, teoride kalmayıp hayata taşınması için, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalması; devlete ehliyet, liyakat ve adaletin hâkim kılınması gerekiyor.

Doğunun yedinci oğlunun ruhen hayatta kalması için hep birlikte ona emek vermeliyiz. Yoksa sahiplendiğimiz değerlerin içi boşalır, geriye kuru bir iskelet kalır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder