Batılılaşma hikayemiz genellikle 19. Yüzyılla başlatılır. Bu yolu açan 2. Mahmut da “gavur padişah” diye anılır. Onun, batıdan aldığı ilhamla devlet ve toplum hayatında birtakım değişiklikler yaptığı malumdur. O, kılık kıyafette yenilikler yapmış, ilkokulu zorunlu hale getirmiştir. Modern okullar açmış, Avrupa’ya öğrenci göndermiştir. Tarikatların devlet üzerindeki etkisini kırmak için kurumlara kadrolu imamlar atamış; onlara üniforma giyme zorunluluğu getirmiştir. Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemini kaldırmış; bu yapılardan beslenen güç odaklarının kamu kaynaklarından beslenmesini engellemiştir. Bu icraatlarından dolayı bir kısım çevrelerin “gavur padişah” olarak andığı 2. Mahmut, tarih kitaplarına da batılılaşmayı başlatan lider olarak girmiştir.
Oysa “batı” kişinin bulunduğu yere göre değişen bir yönü ifade eder. Bu açıdan baktığımızda, Türklerin iki bin yıl
boyunca hep doğudan batıya doğru gittiğini görürüz. Akınları ve göçleri hep doğudan
batıya doğru olmuştur. Tarih sırasına göre birbirini takip eden Hunlar,
Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları
ve Osmanlılar doğudan batıya doğru uzanan bir silsile halinde dizilmişlerdir
eski kıtaya... Doğu nostaljidir, batı gelecek… Selçuklunun eserleriyle ihya
ettiği Anadolu'yu, Osmanlının ihmal ettiği iddiasının sırrı da burada gizlidir.
Çünkü o devletler, eserlerin çoğunu hâkim oldukları coğrafyanın batısına inşa
etmişlerdir. Selçuklu, eserleriyle kendi egemenlik sahasının batısı olan
Anadolu'yu ihya ederken, aynı ufka sahip olan Osmanlı da imar ve inşada Balkanlara
ağırlık vermiştir. Balkanlara yani Rumeli’ye… O seyir devam edebilseydi, geç
dönem Türk eserleri Rumeli’de değil, Almanya topraklarında yükselecekti.
Batıya yönelmenin, sadece bir coğrafya
değişikliği sonucunu doğurduğunu söylemek de mümkün değildir. Zira, İslam’la şereflendikten
sonraki ilk büyük filozofumuz olan Türkistanlı Farabi, bedenen doğudan batıya doğru
yürürken, Aristo’nun Organon adlı 6 ciltlik eserini Yunancadan tercüme ve şerh
ederek, batı düşüncesini de doğuya taşımıştır. Türkler, göç yollarında
karşılaştığı Fars kültüründen yoğun şekilde etkilenmiş; İranlıların, köklü
bürokratik yapıları, dil ve edebiyatları, Gaznelileri ve Selçukları ciddi
biçimde tesiri altına almıştır. Peygamber, namaz, oruç gibi dini kavramlar dilimize
Farsçadan girmiştir. Sonraki yüzyıllarda, etkilendiğimiz devletin adı değişse
de batımızdaki medeniyet olma özelliği değişmemiştir. Şöyle ki, Osmanlıyı
anlamanın yolu, Roma’nın kurumlarını tanımaktan geçmektedir. Bu durum, ruhunu
İslam’la ısıtan, hayatını ona göre şekillendiren milletimizin, temas ettiği güçlü
batı medeniyetinin bilim ve tecrübesinden yoğun biçimde faydalandığını göstermektedir.
Gönül dünyasındaki etkileşim ise çok daha
eskidir. Öyle ki, 452'de Roma kapılarına dayanan Atilla'nın gönlünü süsleyen
kız Roma Prensesi Honario'dan başkası değildir. Ondan 1001 yıl sonra İstanbul'u
fetheden Fatih de "gamzesiyle öldürüp, dudağıyla can veren sevgilinin bir
Hristiyan kızı" olduğundan söz eder mısralarında... Her iki sevgili de
batılı… Arap ya da Fars kızı değil…
Başkentler, hep batıya yakın şehirler arasından
seçilmiştir. Ülkenin doğusunda kaldığı için, yüzyıllar boyunca hizmetkârı
olduğumuz Mekke, Medine ya da Kudüs'ün başkent yapılması hiç düşünülmemiştir.
Bu tercihin, o beldelerin kutsallığına gösterilen özenden, harem bölgesine
gayrimüslimlerin giremeyecek olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak
Emevîlerin merkezi Şam’ın veya Abbasîlerin merkezi Bağdat’ın başkent
yapılmadığı gözetildiğinde, sebebin bu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu
şehirler, batının çok uzağındadır ve gayrimüslimlerden alınmamıştır.
Bu nedenle batının sembolik değeri yüksek
şehirleri bize daima cezbedici gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devletinin tarih
sahnesine çıkar çıkmaz başkent ilan ettiği İznik, kilise önderlerinin
toplanarak (MS.325) geçerli İncil sayısını dörde indirdikleri ve Hristiyanlığın
temel kaynaklarını belirledikleri yerdir. Bu kadim şehir, bir süre de
Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Osmanlının fethettiği gün başkent yaptığı
İstanbul ise Ortodoksların merkezidir. Öyle görünüyor ki fetihler devam
edilebilseydi sonraki başşehirlerimiz sırasıyla Viyana ve Roma olurdu.
Doğumuzda kalan şehirler değil.
Bazen de bu değişim, sosyal ve siyasi
şartların getirdiği dayatmayla olmuştur. Ulus devlet idealini hayata geçiren
Fransız Devrimi, sürekli savaş kaybeden ve güçsüzleşen, çok uluslu Osmanlıyı
19. Yüzyılda bütün komplikasyonlara açık hale getirmiştir. Sırp, Yunan, Bulgar,
gibi gayrimüslim toplulukların isyanları birbirini takip etmiştir. Bu durum,
batının kurumlarını içselleştirerek, sorunları çözme arayışını yoğunlaştırmıştır.
İktidar otoritesini sınırlayan senedi ittifakın kabulü (1808), “gavura gavur
demeyi yasak eden ferman” olarak tanımlanan ve din ayrımı gözetilmeksizin tüm tebaanın
kanun önünde eşitliğini esas alan tanzimat fermanının ilanı (1839) böyledir
mesela. Bu adımları, köleliğin kaldırılması (1847), Fransız ticaret ve ceza
kanunlarının tercüme edilerek uygulanmaya konulması (1850,
1858), memuriyete girişte din ayrımının kaldırılması (1856), nizamiye
(laik) mahkemelerinin kurulması (1864), meclis-i mebusanın açılması (1876)
takip etmiştir. Bu süreç, aydınlarımızı da etkilemiş, batıdan öğrendiğimiz roman
ve tiyatro gibi sanat türleri aynı dönemde edebiyatımıza girmiştir. Darülfünun
kurucu rektörü Hoca Tahsin Efendi işi abartıp şöyle demiştir: “Paris'e git hey efendi aklın fikrin var ise / Âleme
gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e.”
Fertler de aynı istikamet üzere yol
almışlardır. Mevlâna’nın hayatında idrak edebildiği ilk şey göçtür.
Maveraünnehir’den Konya'ya kadar süren dokuz yıllık yolculuk yani... Onu aşkla
yoğurup değiştirecek olan Şems de yine doğudan batıya doğru seyreden bir göçle
varmıştır Konya'ya... Ve bir daha geldikleri coğrafyaya dönmeyip, hicret ettikleri
beldede çekim merkezi olmuşlardır. Onlardan sekiz asır sonra Avrupa'ya işçi
olarak gidenlerin ikinci nesilde bulundukları yerde yerleşik hale gelmesi de
aynı ezberin devamıdır.
Hukukun askıya alındığı dönemlerde, siyasi
düşüncelerinden dolayı ceza soruşturması geçirenlerin, görüşlerine yakın olan ülkeler
yerine Avrupa’ya sığınmaları, aynı ezberin hayata yansımasıdır.
Ülke içinde bile, doğu illerinden göç
edip İzmir'e, Bursa'ya, İstanbul'a yerleşip kalmış on binlerce aile bulabiliriz
de o şehirlerden ülkenin doğusuna kendi isteğiyle göç etmiş kimseyi göremeyiz.
Şehirlerimiz bile hep batıya kayar. Kentlerimizin batısındaki evleri, doğu
mahallelerindeki evlerinden kat be kat pahalıdır.
Bakî'ye, “Zinhar eline âyine vermen o kâfirin / Zira görünce
suretini putperest olur” mısralarını
yazdıran sevgili gibidir batı... Zalim ama çekici... Narsist
ama etkileyici...
Zalim çehresine karşı, Atatürk
önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle
Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren
seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek
kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün tarihsel
kırılmalara karşı dayanıklılığını ispatlamış; muhaliflerinin zihin kodlarını
biçimlendirme başarısıyla, bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir.
O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden
aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle birlikte sahiplenme
yolunu seçmiştir.
Asırlar boyunca Müslüman kimliğimizi koruyarak
sürdüğümüz bu uzun hikâyenin yeni evresinde, batıdan gelen internet var. Son
çeyrek asra damgasını vuran bu sanal evren, insanlığın edindiği her türlü bilgi
ve düşünceyi süratle avucumuza taşıyor. Kimden geldiğine bakmadan her türlü
bilgiyi aklında tutuyor. Zıddıyla yüzleşmeye tahammülsüz düşüncelere karşı son
derece acımasız davranıyor. Geçmiş zamanlardan farklı olarak, yalnızca meraklarını
değil, hayatta olan herkesi yeniden biçimlendiriyor. İki bin yıllık değişim
hızına dudak büken bu dünya karşısında, lokal ve kapalı devre telkinlerle kimliğimizi
koruyabilmemiz imkânsız görünüyor. Çünkü her bilgi ve düşünce şimdi onun
terazisinde tartılıyor. Söylemle eylem arasındaki tutarlılık ikna edicilikte vaz
geçilmez bir önem kazanıyor. O nedenle, kimliğimizi koruyarak yarınlara intikal
edebilmemiz için, inanç ve irfanımızı “asrın idrakine” sunacak, sağlam ve güçlü
bir dile her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu söylemin, teoride
kalmayıp hayata taşınması için, toplumda ahlaklı ve erdemli rol modellerin çoğalması;
devlete ehliyet, liyakat ve adaletin hâkim kılınması gerekiyor.
Doğunun yedinci oğlunun ruhen hayatta
kalması için hep birlikte ona emek vermeliyiz. Yoksa sahiplendiğimiz
değerlerin içi boşalır, geriye kuru bir iskelet kalır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder