15 Ekim 2013 Salı

Koyu Akıyor Zaman

Koyu akıyor zaman
Menzili kan denizi,
Filistinli bir anne,
Hiç kimse halini bilmesin diye
Kanıyor bir göze sessizliğinde,
Deprem dolanıyor dudaklarında
Genzinde sızı… 

Koyu akıyor zaman;
Ay derdest edilmiş gurbet ellerde
Sanki benzi solmuş grinin bile
Yavrusuna tutkun bir anne gibi
Telaşla kalkıyor Kızılderili
Kurtarmak üzere kötü ruhlardan
Dans ediyor ölümle…

Koyu akıyor zaman;
Annesine asi çocuklar gibi
Kalbi taş kesilmiş şövalyelerin
Elleri kan sızıyor. 

Koyu akıyor zaman;
Bir yanım kan denizi
Öbür yanım hayatla saklambaç oynamakta;
Perdenin ardına saklanan rüzgâr,
Çık dışarı, gördüm seni.

Mehmet Taştan

16 Ağustos 2013 Cuma

Sırma'nın gözüyle haçlı seferleri / Mehmet Taştan

Ramazan aylarında, şehirlerimizde kitap fuarları açmak ne hoş bir gelenektir. Kocatepe Camii avlusunda bu münasebetle açılmış kitap fuarında dolaşırken aldığım kitaplardan biri İhsan Süreyya Sırma'nın "Haçlı seferleri" olmuştu.

İyi ki de almışım. Önceki kitaplarından tanıdığım hocanın ilmi kariyeri ile lisan donanımı bir araya gelince ortaya güçlü bir eser çıkmış. Eser deyince, öyle çok hacimli bir şey zannetmeyin, Mayıs 2013'de beyan yayınlarından çıkmış 176 sayfalık bir kitap.. Hocanın ifadesine göre, "Türkçe'de, haçlı seferlerinin tamamını birden ele alan ilk kitap" (s.10). Duru bir Türkçeyle kaleme alınmış. Hemen her sayfada, bilginin kaynağına ilişkin batılı yazarlardan oluşan dipnotlar var.. Doğu'dan üç tarihçiyi esas almış. En çokta İbnu'l Esîr'i.. Okurken önemli cümlelerin altını çizmek gibi alışkanlığınız varsa yanınızdan kaleminizi eksik etmeyin. Çünkü altını çizeceğiniz epey cümle çıkacaktır.

İslam dünyası ile batı dünyasının genel durumu anlatılmış önce. Her iki coğrafyada azınlıkta kalan din ve mezheplerin, konum ve statüleri mukayeseli olarak işlenmiş... Ardından haçlı seferlerinin sebepleri tek tek sıralanmış.. Bize bakan yüzüyle en dikkat çekici sebep, müslümanların kendi içlerindeki mezhep ve iktidar kavgalarının yol açtığı güçsüzleşme... Ve bu iç çatışmalarla güçsüzleşen şark ülkelerindeki zenginliğin, batının iştahını kabartması.. Ne kadar tanıdık değil mi?

Öykü, 1095 'de, Papa II.Urbain'in Vatikan'dan Fransa'ya geçip 300 din adamıyla yaptığı Clermont-Ferrand toplantısıyla başlıyor. On bin askerle 1270 de Filistin'e çıkarma yapan İngiliz haçlılarının mağlup edildiği 9. haçlı seferiyle sona eriyor. 175 yıl süren macerada, kendi halindeki köylü hıristiyanların, papazlar tarafından nasıl vahşet aracı kılındıkları, Avrupa-Kudüs güzergahındaki şehirlerin nasıl yağmalandığı, çocukların öldürüldükten sonra şişlerle kızartılıp nasıl yendiği batılı kaynaklar referans gösterilerek sırayla anlatılıyor. 1096 itibariyle hıristiyan dünyasının en büyük şehri olan İstanbul'un yağmalanması, 1097 de Antakya'nın düşürülüp yağmalanması, 1099'da Kudüs'ün düşmesi ve şehirdeki 70 bin sivilin katledilmesi öne çıkan başlıklar... Tapınak Şövalyeleri... Ve Kudüs fatihi Selahattin Eyyübi... Onlarca kişi adı, yer ismi ve geçtikleri her yerde kan içip vahşet kusan haçlılar.. Bizans imparatoru İshak'ın, kardeşi Aleksis tarafından darbe ile tahtan indirilip gözleri oyulduktan sonra zindana atılması (s. 141) olayında eski bir fars hikayesini hatırlıyorsunuz.. Kan dökmeden ve barış içinde Kudüs'e giren haçlı komutan II Frederic'te (s.148) Selahattin Eyyübi'yi ve Fatih'i...

Peki hiç kusuru yok mu bu kitabın? Elbette var.. Beşer ürünü olan her şey gibi bu eser de kusursuz değil. Kitabın sonuna ayrıntılı bir dönem kronolojisi eklenebilirdi mesela. Kitapta harita olmaması bir başka eksiklik.. Haritasız tarih anlatmak pusulasız kaptanlık yapmaya benzer.. Böyle bir çalışmada, her yüzyıla ilişkin birden fazla harita olmalıydı kanaatimce.. Bunlar kolaylıkla ikmal edilebilecek kusurlar tabii...

Amma, 175 yıl süren haçlı seferleri sırasında, 1.Kılıç Arslan'ın haçlılara karşı 1096'da kazandığı Drakon Savaşı (s.45) dışında Selçuklunun verdiği onca mücadeleye karartma uygulanması anlaşılabilir gibi değil. Dahası, 1176 'da Miryokefalon'da haçlı destekli Bizans ordusunu yenerek bu ülkeyi tapulu mülkümüz kılan 2. Kılıç Arslan'dan, hediyeler karşılığı Haçlıların Anadolu üzerinden Kudüs'e geçişine izin veren komutan (s.131) diye söz etmek "Şarkın en sevgili Sultanı Selahattin'i / Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran" mısralarına kan ağlatmaktır. Bu çirkin iftiranın kaynağı da İbnu'l Esîr... Bu bir yana, yazarımız yer yer kasaba savaşlarını (s.53) bile anlattığı eserinde, tarihin en mühim harplerinden biri olan Miryokefalon savaşının adını bile anmamış nedense? Halbuki, 1176'da Miryokefalon'da ikiyüzbin kişilik Bizans ordusu darmağadın edilmeseydi, ondan sadece onbir yıl sonra yani 1187'de, Kudüs fethedilebilir miydi? O Bizans ordusu, Kudüs'teki haçlıların yardımına koşmaz mıydı? Sırf bu illiyet bağı nedeniyle bile olsa anlatmalıydı o savaşı, hem de bütün teferruatıyla..

Hoca, Selahattin Eyyübi'nin kürt olduğunu yazdığı satırın dipnotunda İbnu'l Esîr dedikten sonra iyice coşmuş. Onun kürt olmadığını söyleyenleri "faşist dürtülerle.. heyezan savuran" (s.104) kişiler olarak nitelemiş. Selahattini Eyyübi, Kürttür, Türktür veya Araptır. Bu konuda bir fikrim olsa da muhteviyatı mühim değil. Çünkü biz onu etnik kökeni nedeniyle değil, Kudüs fatihi olduğu için, zülmün kalesini yıktığı için seviyoruz. Adalet ve hoşgörüsüyle düşmanlarını bile hayran bıraktığı için seviyoruz. Kökenine bakmadan Halid Bin Velid'i, Selmanî Farisî'yi, Zenci muhadram Necaşî'yi sevdiğimiz gibi seviyoruz.

Sevmek sahiplenmeyi getirir. Yedi uyurları sevenlerin, dünyanın 33 ayrı yerindeki mağarayı "gerçek ashab-ı kehf burasıdır" diye takdim etmesi, Yunus Emre'nin mezarının dokuz ayrı yerde bulunması nasıl faşist dürtülerle savrulmuş hezeyanlar değilse, Selahattin Eyyübi'yi sahiplenme saikiyle, etnik kökenine ilişkin farklı görüşler serdetmek te öyle tezyif edilecek bir davranış biçimi değildir. Hele de farklı düşünenlerin arasında, sosyoloji ilminin kurucusu olan İbnî Haldun gibi bir deha varsa...

Onu da geçtik. Barış ve kardeşlik vurgusuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde ajite edici sözler sarf etmek, "haçlı seferlerinin en önemli sebebi olarak mezhep ve iktidar hırsından kaynaklanan kardeş kavgalarımızı gösteren" bir söylemle bağdaşmamış. Üstelik bu talihsizlikler, kitabın bütünü üzerindeki inandırıcılığa da gölge düşürmüş.

33 telif esere ve çok değerli çevirilere imza atmış olan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, kitabın sonraki baskılarında bu eleştirileri dikkate alır mı? Bilmiyoruz. Ama böyle de kalsa okunmaya değer... Ne de olsa "içinde biraz yalan, biraz abartı bulunmayan tarih tad vermez" derler.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Alev Almak Üzere

Aşiyan sessizleşmiş, alev durmaz su içer,
Yeryüzü, cemalinden cüda kalmak üzere.

Ağaçlar dona kaldı, gelen çiy faslı mıdır?
Gittikçe mahmurlaşan gurup dalmak üzere.

Cıvıltılar azaldı, sular şimdi batacak,
Ufukta bir hüzün var, hayat solmak üzere.

Acı bir tebessümle süzülürken bakışlar,
Gölgeler, karanlığa teslim olmak üzere.

Kasvetli lahzasında, o kâşane bağında,
Katre katre gözyaşı, kadeh dolmak üzere.

Aşka ömür verenler, ufukta gark olurken,
Bir şair, gonca gülden alev almak üzere.

Mehmet Taştan

2 Ağustos 2013 Cuma

Şiir bumerang gibidir (*)


Röportaj: Gökan Pirinççi

Yeni kitab
ınız “Yağmur Islıyor Beni” adıyla çıktı. Bu ad nasıl doğdu?

Aslında epey zamandan beri, bir yandan şiir yazarken, öbür yandan “kitabın adı ne olabilir” diye düşünüyordum. Bu süreçte, kafamda birkaç isim belirdi. Ama bir süre sonra o isimlerin bende, ilk duyuştaki etkiyi bırakmadıklarını fark ettim. “Yağmur ıslıyor beni” adını düşünmeye başladığımda, bu da diğerleri gibi bir süre sonra sıradanlaşacak mı diye bekledim. Öyle olmadığını, geçen zamana rağmen tazeliğini koruduğunu görünce de, bu isimde karar kıldım. Ve böylece kitabın adı: “Yağmur Islıyor Beni” oldu.

Kitabınızı henüz okumamış olanlar için nasıl tanımlarsınız?
Berikan Yayınevi'nden çıkan kitap 120 sayfa. İçinde 74 şiir var. Ağırlık hece şiiri. Sadece yedisi serbest. Şiirlerimde insanın içindeki dünyayı, dünyanın içindeki insanı anlatmaya çalıştım. Ve kaşıktaki iki damla yağı dökmeden mutluluk gizinin izini sürdüm.

Fizan, Babil, Bedesten gibi birçok şiirinizde lirik bir üslup, zengin bir içerik var. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? O tür şiirleri yazmak için ön hazırlık yapıyor musunuz?
Kendimi geliştirmek ve kaliteli ürünler verebilmek adına devamlı okurum ama belli bir konuda şiir yazmaya karar verip, hazırlandığım hiç olmadı. Tabii belli bir dönem yoğunlaştığım konularda şiirsel duyuşlar hissetmeye başlayınca oturup o konuda şiir yazarım. O olur. Ama önce karar, sonra şiir olmaz. Zaten içselleştirilmemiş bir bilginin şiire dönüşebileceğine de pek ihtimal vermem. Ama şiir şekillendikten sonra, içinde tereddüde düştüğüm bir bilgi varsa, emin olmak için mutlaka test ederim.

Kitabınızın ağırlıklı konularından biri aşk. Sizce aşk nedir?
Bütün mesafelere anlam kazandıran Greenwech’in yerine sevgiliyi koyup, O’na doğru yürümektir. Her şeyde O’nu görmek, hayatı onun bakışlarında yaşamaktır. Belki buna, kendinden uzaklaşıp, onda kaybolmakta diyebilirsiniz. Ama ben tersini söylüyorum. Çünkü kayboluş denilen şey, aslında yeniden var oluştur. İnsanın, sevgilide kendisini gerçekleştirmesidir. Aşkın çeşidi ilahi olmuş, beşeri olmuş fark etmiyor. Goethe’nin dediği gibi aşk terbiye ediyor insanı.

Şiirlerinizde zaman kavramı önemli bir yer tutuyor? Zamanla niçin bu kadar ilgilisiniz?
Safiye Sultan’a atfedilen bir söz vardır. Der ki, “tek sana sözüm geçmez cellâdımsın ey zaman.” Gerçekten öyle… Hep o bize hükmeder. Sevinçli anlarımızda durdurmak istediğimiz zaman, bir yakınımızı kaybettiğimizde, şok acılar yaşadığımızda içinden çıkmak için çırpındığımız bir kâbus olur. Öylesi zamanlarda peygamberlere özgü şeyler gelir aklımıza. Mucize yani… Bir mancınığa konup yaşadığımız zamanın dışına fırlatılmak isteriz... Olmaz tabii… Geriye tek şey kalır, zamanın geçmesini, acıların mayışmasını beklemek. İşte, zamanın bu gücü çekiyor beni. O yüzden giriyor şiirlerime…

Türkçeyi çok iyi kullandığınız, sizi okuyan herkesin kabul ettiği bir gerçek. Peki, bunun sırrı nedir? Nasıl bir dille yazıyorsunuz, bir kelimeyi şiirinizde kullanıp kullanmama ölçünüz nedir? Yeni sözcüklere bakışınız nasıldır?
Şiir yazarken şu dili kullanayım, bu dili kullanayım diye bir ayrıma gitmiyorum. Bir şiirin rüyasını hangi dille görmüşsem o dille yazıyorum. Sadece terkiplerden ve telaffuzu zor olan ya da şiirsel olmayan kelimelerden kaçınıyorum. Dilin tabii akışı içinde değişip yenilenen kelimelere de bir itirazım yok. Hatta bu değişim zoraki bile olsa, üretilen yeni kelime arızasız ve ahenkliyse, ona da evet. Ama kökeni ne olursa olsun, milletin diliyle ıslanıp yeniden şekillenmiş, böylece bizim olmuş, insanımızın çağlar üstü hafızasıyla kalitesi test edilmiş kelimelere, sırt dönmeye de gönlüm razı değil. Üstelik şair olarak Türkçeye karşı bir sorumluluğum da var benim. Hem şarkılarımıza, deyimlerimize yerleşmiş kelimeleri nasıl atarız? Şarkıdaki “bir ihtimal daha var” mısraını “bir olasılık daha var” diye değiştirmek mümkün mü? “Endamının hayalini gözlerimden silemem” mısraını imha etmeye gönlünüz razı olabilir mi? Selimiye’yi, Aspendos’u, Sümela Manastırını çağımıza ait değil diye yıkmak gibi bir şey bu…

Şarkı ve türkülerin de birer güftesi olduğunu düşünerek sorarsak, bir duyguyu ya da bir sevgiyi ifade etmenin en iyi yolu şiir midir?
Şair kimliğimle, bu soruya kolayca evet derim ama bu cevap objektif olmaz. Çünkü hissettiklerimizi estetik kılarak dışa vurmaktan söz ediyorsak, o zaman şunu söylemeliyiz ki, önemli olan o duyguyu ifade etmek için aracı kıldığımız sanatın türü değil, sanatçının ufkudur. Zira sanatın başka dallarında da, sevgiliye adanmış muhteşem eserler verildiğini görebiliyoruz.

Örnek vermenizi istesek?
Örnek... Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Üstat Kalesi” dâhiyane bir şeydir… Mimar Sinan’ın, Mihrimah Sultan için yaptığı camiler hakeza… Ki bunu biraz açmak istiyorum: Sinan, Sultan’a âşık olur. Kehlesi yok diye mi bilmiyorum ama alamaz O’nu. Unutamaz da. Tutar, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan camiini inşa eder. Bu camii, etek giymiş kadın gibidir. Gel zaman, git zaman Sultan yaşlanır ama Mimar’ın gönlünde hep genç kalır. Üstelik aşk gözünü öylesine kör etmiştir ki, bu defa padişahtan izin bile almaz; bu kez Edirnekapı’da, Mihrimah Sultanın adına ikinci camiyi yapar. Camilerin tek özelliği sevgilinin adını taşıması değildir elbet… Konumlarını öyle bir ayarlar ki, Mihrimah Sultan’ın her doğum gününde, Edirnekapı’daki camiin minaresinde güneş batarken, Üsküdar’daki çift minarenin ortasından ay doğuyor. Bilirsiniz, Mihrimah, güneş ve ay demektir. Kıyamete kadar sürecek bir tablo bu. Zannımca bu tablonun bize söylediği başka şeyler de var. Ama şimdi onlara girmeyeyim. Sadece şunu söyleyeyim. Kendisi için ihtişamlı bir türbe yapmaya muktedir olan O Koca Sinan ölünce de, vasiyeti üzerine sevgilisinin yattığı Süleymaniye haziresine yakın bir yere gömülür. Bu ne aşk! Bu ne ihtişam!

Gerçekten öyle… Sizin poetikası olan bir şair olduğunuzu biliyoruz. Şiiri his ve ahenk olarak mı görüyorsunuz yoksa bir kısım şairlerin yaptığı gibi ona belli bir misyon yada fonksiyon yüklüyor musunuz?
Tamam, “melali anlamayan nesle aşina değiliz” mısraına hiçbir itirazım yok. Her gerçek şairin, bu kıvamda şiirleri olmalıdır elbette. Nedim’in, “Dâim arayan bulsa civanım seni bende / Bir gonca gül olsan da senin gülşenin olsam” ya da Yahya Kemal’in “Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene / Biz sen de olmasak bile sen bizdesin yine,” mısralarına kim ne diyebilir ki… Valery’nin “asıl sanat eserinin, kendi varlığından başka bir gayesi yoktur” sözü de kulağa çok hoş geliyor. Ama denir ki “vizyon abartılırsa illüzyon olur.”
Akif’in, Çanakkale şehitleri için yazdığı o muhteşem eseri çekerseniz, o destanın aşk boyutu anlaşılmaz. Ya da Muhibbi’nin, Ziya Paşa’nın mısraları ezberimizin bir parçası olmuşsa, hüküm ve hikemiliği şiirden çıkarıp atamayız. Atmamalıyız da. Yani şiir, insanın içindeki dünyaya hitap ettiği gibi, dışındaki dünyaya da hitap edebilmeli, sosyal meseleler karşısında da bir duruşu olmalıdır. İstiklal marşının kurtuluş harbinde yaptığı gibi belli bir sosyal fonksiyon üstlenebilmelidir. Şiirin böyle bir görevi ve işlevi vardır. Ancak belli bir ideolojinin emrine girmemeli, slogana dönüşmemelidir. Yani şiir fişek gibi olmalı yakmalı okuyanı ama kurşun asker olamamalıdır.

O zaman şöyle soralım, konu ve şekil bakımında şiire bakışınız nasıldır?
Dante’nin dediği gibi “insanım, insanla ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir.” Dünyanın merkezi insandır ve “her insan bir dünyadır.” Şair, nazarını her iki dünyaya çevirebilmeli, duygusal ve sosyal varlık olarak insanı, onu kuşatan süje ve objeleri duyarlı bir bakışla şiire dönüştürebilmelidir. Bunu yaparken bazen gördüğü ihtişam onu esir alacaktır; bazen onun bakışları, maruz kalanı muhteşem kılacaktır. Yani çirkin ve saçma olmayan her şey şiirin konusu olabilir. Şiirin hangi tarz ve formda yazılacağı meselesine gelince, geçmişin hafızası geleceğin sırrıdır. Şair kendi geleceğini ancak şiir kültürünün ortak hafızasından beslenerek kurabilir. Şiir akımlarının ortaya koyduğu birikimlerden, vezinlerden, edebi sanatlardan yararlanabilir. Yeter ki, o konu ve tarz çeşitliliğinde dolaşan şairin özgün üslubu fark edilebilsin. Ancak geçmişi anlamakla, geçmişe takılıp kalmak arasındaki farkı da doğru okumak gerekir. Bu manada şiirimi, klasik tasnifler içinde bir yere oturtmayı, belli bir biçim ya da konuya hapsetmeyi kabul edilebilir bulmuyorum. Bu kalıpları aşıp, yakınla uzağı, hal ile hayali, geçmişle geleceği, fert ile toplumu tutarlı bir bütünlük içinde şiire dönüştürmeye çalışıyorum.

Şairi için, kendi şiiri ne anlam ifade eder?
Bumerang gibidir. Önce şairini vurur.

(*) Bu röportaj Olur Dergisinin Nisan 2010 sayısında yayınlanmıştır.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Sultanım

Susarsan yağmur yağar, konuşursan gül açar
Hayalin ebed müddet bir şarkıdır sultanım.
Orda yağmurdan sonra ebemkuşağı açar,
Burda gök siyahlaşır, yer farkıdır sultanım.
Bizi böyle amansız belaya meftun kılan
Kalbimizin bedenden firakıdır sultanım.

Sussak yıllar boyunca konuşmasak seninle
Bir an unuttuğumu sanır mısın sultanım?
Bir sabah yorgun argın çıkıp gelsem kapına
O gün beni sesimden tanır mısın sultanım?
Elim eline değse, gözlerine gözlerim,
Bu ateşle tutuşup yanar mısın sultanım? 

Ağlıyor musun yoksa bana mı öyle geldi,
Değilse yüzün neden harelidir sultanım?
Mahşerden el etse de bir vuslatın hayali
Yaşadığımız günler sürelidir sultanım,
Şavkının hangi şehre düştüğünü sorarsın,
'Ay ve güneş ezelden' nerelidir sultanım? 

Şarap mısın yoksa sen harabatta saki mi?
Bu gidişin veda mı yoksa naz mı sultanım?
Hiçbir maşuk duymadı böyle bir methiyeyi,
Uğruna söylenenler hala az mı sultanım?
Mülkün temeli adalet diye bilirdik ama 
Senin hükmünde adalet bulunmaz mı sultanım? 

Mehmet Taştan


30 Aralık 2012 Pazar

Eylül

Yüz görümü olmadan,
Açılmam dedi yaza,
Bir hayalin aslını
Üfleyip yaktı eylül. 

Hasret çekenler gibi
Kuruyup kadit oldu,
Sarılığa tutulmuş
Gözlerle baktı eylül.

Veda edene kadar
Kendini tuttu ama
Yollarda damla damla,
Eriyip aktı eylül. 

İpek bir fular gibi
Kayıp düştü sulara,
Ardında boynu bükük
Bir güz bıraktı eylül.

Mehmet Taştan

27 Haziran 2012 Çarşamba

Şiir yalnızlığı sever (*)


Röportaj: Yener Ekinci

Mehmet Taştan, şair kimliğiyle üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiren günümüzün en güçlü şairlerinden biri. Kelimeleri sanki sihirliymiş gibi o kadar ustalıkla kullanıyor ki ortaya çıkan eserler O’na ‘kelime büyücüsü’ anlamını yüklüyor. Onun sanatını, bakış açısını ve düşüncelerini birçok insan gibi biz de merak edip sorduk. Bütün sorularımıza içtenlik ve samimiyetle cevap verdi.

Sayın Taştan, edebiyata nasıl başladınız, ilk ilgi sizde ne zaman ve nasıl uyandı?
İlkokul beşinci sınıf öğrenciydim. Aile çevresinden birinin yazmış olduğu bir şiir benim de bulunduğum bir ortamda okunmuş; dinleyicilerin genel beğenisini toplamıştı. Bu durum bende şiir yazma arzusunu doğurdu. O şiirden yola çıkarak ölüm üzerine yazdım ilk şiirimi… Bir zaman sonra imha ettiğim o şiir denemesi hayal meyal hatırladığım kadarıyla etkilendiğim metnin açık izlerini taşıyordu.

Daha sonra nadiren şiir denemesi yapsam da genel olarak öyküye yöneldim. Birbiri ardınca öykü denemeleri yazmaya ve mahalli basında yayınlamaya başladım.

Peki, şiirde ne zaman karar kıldınız?
16–17 yaşında… Ben lise sondayken Erzurum ili genelinde açılan liseler arası “Çanakkale Zaferi” konulu şiir yarışmasında birinci seçilmem, bundan üç yıl sonra da Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde düzenlenen “tabiat” konulu şiir yarışmasında birinci gelmem beni bir daha kopmayacak şekilde şiire bağladı. 20 yaşındayken yayımlanan İnsan Boşluğu adlı ilk şiir kitabım, şiire ilgimi zamana karşı dayanıklı kıldı.

Yayınlanan ilk yazınız ve bundan duyduğunuz haz? 
Lise birinci sınıfta Peyami Safa’nın romanlarına fena halde sardırmıştım. Öyle ki Erzurum’un namına yakışır o soğuk kış gecelerinin birinde, yatağa gömülüp Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okurken, “ameliyat edilecek çocuk ben miyim” diye bacağımı kontrol ettiğimi, sonra da yaptığım işe güldüğümü hatırlıyorum. İşte o psikolojik romanları böylesine içselleştirerek okumanın verdiği tesirle, bir üniversite öğrencisinin bunalımlarını konu alan “Gece” adlı bir öykü yazdım. Yayınlanması için de götürüp Gez Mahallesinde bulunan Hürsöz adlı mahalli gazeteye verdim. 

Ertesi sabah gazetenin matbaasına erkenden gidip, o günkü nüshada, öyküyü ve ismimi görünce bir hoş oldum. Gazeteyi kaptığım gibi çıktım. Hızlı adımlarla, okula doğru yürümeye başladım. Gurur ve neşe içindeydim. Yolda giderken birilerinin beni durdurup “öykünü okudum çok güzeldi” demesini kurdum. Asla gerçekleşmeyen bu hayal okula girinceye kadar sürdü. 

Üç veya dördüncü derse kadar bekledim ama sınıftan da hiç kimsenin -o güne kadar benim de okumadığım- gazeteyle ilgilenmediğini esefle fark ettim. Sıra arkadaşım görsün diye o sayfayı açarak öyküyü okuyormuş gibi yaptım. Ama nafile ya görmedi ya da görmezlikten geldi. 

O gün beni dışarıdan kimse kutlamamıştı ama şimdilerde gülerek hatırladığım yayınlanan ilkyazımın anısı oluvermişti. 

Tabii bunu anlatınca, o yaştaki çocukların ilk ürünlerini gazetesinde yayınlayarak onları cesaretlendiren, geleceğe kanatlandıran Hürsöz’ün babacan patronu Ahmet Polat’ı rahmet ve minnetle yad etmeliyim. Orası yalnız bir gazete değil, yazma sevdalılarının uçma temrinleri yaptığı bir mektepti aynı zamanda...

Bizim eskilerden (divan edebiyatı) okuyup sevdikleriniz?
Eliot’un dediği gibi “şair geçmişin ruhunu mutlaka bilmeli ve geliştirmelidir.” Yani, farklı ve özgün bir şey ortaya koyabilmek için eskinin ne olduğunu bilmek gerekir. Ben de bu anlayışla köklü şiir geleneğimizden erken yaşlardan beri istifade ederim. Sembolleriyle, tasvirleriyle, aruz vezniyle, kafiye yapısıyla ses uyumu ve ses tekrarlarıyla muhteşem bir armoni oluşturan divan şiirimizle bağımı hep canlı tutarım.  Bu bağlamda, divan şiirinin duayenlerini ve Tanzimat sonrasında ismi öne çıkmış şairlerini daha çok beğenip, tekrar ettiğimi söyleyebilirim. 

Genç kuşağın en kuvvetli şair ve yazarları kimlerdir? 
Şairin en büyük sınavı zamana karşı dayanıklılık testidir. O testten başarıyla çıkıldığını söyleyebilmek için, değişik mevsimlerden tükenmeden geçilmesi gerekir. Örneğin bizim çocukluğumuzda, ideolojik duruşların ya da tarafgir yaklaşımların öne çıkardığı bazı isimler vardı. O isimler daha ölmeden şiirleri piyasadan çekildi. Onun için oyun devam ederken sonuca ilişkin değerlendirme yapmak isabetli olmayabilir. Zamanı geldiğinde, alınacaklarla atılacakları büyük jüri, yani halk belirleyecektir. Geçmişin büyük değerlerini seçip bugüne getiren de onların gönül dünyalarıdır.

Ben bir okur sıfatıyla sadece şunu diyebilirim ki, kaliteyi tadabilme adına şiir okurken kimin yazdığından ziyade ne yazdığına bakarım. Bazen ünlü bir şairin beğenmediğim şiirleriyle karşılaşabildiğim gibi, tanınmamış bir şairin beni çok etkileyen bir şiir ya da mısraıyla karşılaştığım da olmuştur. “Yürek yanınca titrer, gül üşüyünce” mısraı böyledir mesela… 

Bende özel bir yeri var dediğiniz bir şiir ya da şair var mı?
Sekiz asır önce yazılmış olmasına rağmen, yeni yazılmışçasına tazeliğini koruyan, her okuyanda başka bir iz bırakan Mevlana’nın “Etme” adlı şiiri birçok şiir sever gibi benim için de özeldir. Beğendiğim şairler vardır ama “idolleştirdiğim” şair yoktur.  

Şimdiki dil akımını nasıl buluyorsunuz?
Şiirde kullanılan kelimeler anlamında aşırı örneklerle karşılaştığımı söyleyemem. Hangi kesimden olursa olsun şairlerimiz genellikle günümüz insanının anlayabileceği bir kelime kadrosuyla yazmaktadır. Tabii bir şiirde her okuyucunun anlamayacağı türden birkaç kelime veya sembolün kullanılmasını da normal, hatta öğreticilik adına gerekli görüyorum. Buna karşılık dilin mimari ve melodisine sadakat noktasında aynı titizliğin gösterildiğini söyleyemem. Derin ya da özgün görünmek için dilde sıkça zorlamalara gidildiğini, bunun da dile zarar verdiğini söylemeliyim.  

Şiirlerinizi nasıl yazarsınız?
Günlük faaliyetlerimi ifa ederken şiirsel duyuşlar hissederim. O duyuşlar insicam halinde hafızamda şekillenir. Bir veya birkaç mısra olur. Onları şiire dönüştürmek için yalnız kalmayı beklerim. Çünkü şiir yalnızlığı sever. Odama kapanınca, bilgisayarın başına geçer ve yazmaya başlarım. O sırada vakit genellikle gecedir ve “Türkçe Sözlüğüm” mutlaka yanımdadır. Şiir bittikten sonra ihtiyaç duyuyorsam sözlükle dil testi yaparım. Ardından acaba o şiiri yalnızca o an ki ruh haliyle mi beğendim, yoksa duygu değişimine uğradığımda da hoşuma gidecek mi diye, tıpkı içine maya çalınan süt gibi dinlenmeye koyarım. Birkaç gün geçtikten sonra bu ürün hala hoşuma gidiyorsa birikimine güvendiğim bir iki kişinin değerlendirmesine sunarım. Bu badireler de aşıldıysa, artık o şiir benim içim vardır.

Konu arar mısınız ve sırf yazmak isteğiyle masa başına hazırlıksız oturduğunuz olur mu?
Şiir yazmak için çarşıda ürün arar gibi konu aramam ama kapımdan içeri giren konuyu iyi ağırlamaya çalışırım.

Özelikle şiir yazmak isteğiyle, o ruh atmosferini yakalamadan masa başına oturmuşsam şiir yerine işporta malı üretip masadan başarısızlıkla kalkmışımdır. Kısa bir süre sonra da o ürünü imha etmişimdir. 

En çok hangi yazarları okudunuz? Hangisinin etkisinde kaldınız?
Yaklaşık 25 yıldır okurum. Işığı bizim kültür coğrafyamıza vuran başat isimlerin en az birer kitabını okuduğumu düşünüyorum. Fuzuli’nin dediği gibi ilimsiz şiiri, temelsiz duvar gibi değersiz buluyorum. Kültürel arka planı olmayan şairliği tohum atılmayan bir tarladan ürün beklemek olarak görüyorum. Onun için “okumayı” hayatımın vazgeçilmezleri arasında sayıyorum. Diğer alanları bir tarafa bırakıp sorunuzu şiir ve roman ekseninde ele alırsak, okuduğum yerli şiir sayısı tercüme şiir sayısından, yabancı roman sayısı da yerli roman sayısından çok çok fazladır.

İlk şiirlerimde Necip Fazıl, Faruk Nafiz ve Sezai Karakoç’un tesirinde kaldığımı düşünüyorum.

İlk şiirlerinizle şimdikiler arasında ne gibi bir ayrılık görüyorsunuz; edebiyat anlayışınız zamanla ne gibi değişikliklere uğradı?
1987’de “İnsan Boşluğu” adlı kitabın yayımlanması şiirim için bir dönüm noktası oldu. Sıçrama yapabilmek için şiiri daha kapsamlı şekilde ele almaya başladım. Şiirimin arka bahçesini oluşturan kültürel zenginlik adına şiir dışı alanlarda da bolca okudum. Dil, tarih, coğrafya, din, sosyoloji hatta mitoloji konularında kendimi geliştirdim. Batı resim sanatı ve onun izdüşümü olan doğu sanatları üzerine yoğunlaştım. Atasözleri, deyimler, türküler ve şarkılar üzerinde itinalı bir şekilde durdum.

Bu süreçle oluşan ufuk genişlemesi, kelime zenginliği, konu çeşitliliği tabii olarak daha donanımlı ve kaliteli ürünler doğmasına yol açtı.

Yani emek verdim şiire. Edgar Allan Poe diyor ya “Şiirin yüzde biri ilham gerisi çalışmaktır” diye. Eski şiirim ile yeni arasındaki fark budur. 

Edebiyatımızın gelişimi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Edebiyatçının hammaddesi kelimedir. Sözlüklerimizdeki kelime sayısı ne kadarsa hammaddemiz o kadar demektir. Gelişmiş batı dillerinde 300 bin kelimelik sözlüklerden söz edilirken, bizde bu sayı 60–70 binde kalmaktadır. Bu nedenle öncelikle değişik lehçeler taranarak ortak ve kapsamlı bir Türkçe sözlük hazırlanabilir.

Atasözlerimizin, deyimlerimizin kullanımına özel önem verilebilir. Kendi klasiklerimizin öğrenilmesi sağlanabilir. Yani, dikey ve yatay anlamda bize ait ne varsa topluma öğretilmelidir. Bu başarılınca şair, bu toplumsal seviyenin üzerine çıkmaya gayret edecek ve daha iyiye, evrensele yönelecektir. 

Sizin kuşağınızın şiir kuramı oluştu mu? Yoksa oluşma aşamasında mı? Eğer bu kavram ve kuram oluştuysa hangi öğeleri içeriyor?
Eskiden aynı sanat ilkelerinde buluşanların oluşturduğu fecri ati, garipçiler, hisarcılar gibi topluluklar vardı. Bu şairler sahip oldukları yayın organlarında ortak şiir anlayışlarını dile getiriyorlardı. İkinci yenicilerle birlikte o devir kapandı. Yeni dönemde her şair kendi bireysel seyrini sürdürüyor. Poetika üzerine kafa yoranların söyledikleri de yalnızca kendisini bağlıyor. Şu da var ki, kırkayağa “nasıl yürüyorsun” diye sormuşlar; düşünmüş taşınmış, yürümeyi unutmuş. İnsiyaki bir şekilde şiir yazan birinden onun felsefesini izah etmesini istemek, kırkayağın başına gelen sonucu doğurabilir. Zira, şiir kuramı sunabilmek için onun kuvvetli bir arka bahçesine sahip olmak gerekir. Teorilerimiz genelde eylemlerimizden yana tavır koyar. Bu ilke ışığında söylüyorum ki bana göre şiir, eskiyi bilerek ama ona takılıp kalmadan yeniyi arzulayarak, konuyu özgün bir dille ve lirik bir üslupla ifade etme sanatıdır. Bir arı ne kadar çok çiçekten beslenirse balı o kadar güzel olur. Şair de ne kadar zengin bir birikime sahip olursa, şiirinin o oranda kaliteli olma şansı vardır.

Peki, sizce bir sevdayı en iyi anlatan şiir yazıldı mı?
Bir şair der ki “Aşkın bir yolu vardır / Her yaşta başka türlü geçilen.” Eğer bir kişi bile her yaşta aşkın yolundan başka türlü geçiyorsa, farklı insanların sevdalarını birbiriyle kıyaslayıp hangisini anlatan şiir daha güzel diye bir soruya herkesin ikna olacağı cevap vermek imkânsız… Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin’in aşklarını da birbiriyle mukayese etmek veya bunlar üzerine yazılan şiirleri kıyaslamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. 

Şair kime denir, kimdir şair?
Şair içinde yaşadığı toplumun kültürel değerleriyle beslenen ve beslendiğini hisseden, ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir aydındır. 

Şiirin toplumsal işlevi üzerine ne düşünürsünüz?
Şiir diraje sözdür. Sözün şifresidir. Bu itibarla duyguların en konsantre şekilde ifade edilmesini sağlar. Dilin gelişimini temin eder. Toplumsal anlamda ve duygusal bağlamda iletişim aracıdır. Daha iyiye ve daha güzele uzatılmış bir zeytin dalıdır.

Şair aynı zamanda hayat adamıdır? Hayatı yakından tanır, insanların nabzını en doğru şekilde ölçer ve kimi şairler birikimini romanlara döker. Hiç roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Lisede öykü yazarken ileride roman yazmayı düşünüyordum. Ancak her işi yarım yamalak yapmaktansa, bir işi en iyi şekilde yapmanın daha doğru olacağına inandığım için, diğer alanları bırakıp şiire yöneldim. Bu nedenle roman yazmayı düşünmüyorum.

Şiirde de yalnız benim okuduğum 100 şiirin şairi olmaktansa, 100 kişinin beğendiği bir şiirin şairi olmayı tercih ediyorum. O nedenle az yazıyorum. 

Genç şair adaylarına neler önerirsiniz?
Öneride bulunmak mevkiinde görmüyorum kendimi. Ama bu işin heyecanını duyan biri olarak diyebilirim ki, ne yazarsak yazalım yanı başımızda mutlaka iyi bir Türkçe sözlük bulunmalı. Bolca okumalı ve iyi bir gözlemci olmalıyız. Yazdığımız anın heyecanı dindikten sonra onu gözden geçirmeliyiz. Şiirimizi yayınlamadan önce birikimine itibar ettiğimiz kişilerin eleştirisine sunmalıyız.

Sizce nasıl bir şiirdir yaşamak?
Müsveddesi olmayan bir şiirdir yaşamak.
 

(*) Yener Ekinci tarafından yapılan bu röportaj 27.06.2006 günü Adana-Zirve Gazetesinde yayınlanmıştır.