8 Mayıs 2024 Çarşamba

Sanatın Arka Yüzü / Mehmet Taştan

Işığın geceye mihneti olmaz. Çünkü onu hissettiren güç, kendi varlığında gizlidir. Bir sanat eseri için de durum ışıktan farklı değildir. Onu görünür kılan, zihinlere taşıyan öncelikle kendi varlığıdır, tılsımıdır elbette... Ama işin ehli için, hiçbir eser kendiyle başlayıp kendiyle bitmez. Çünkü her eserin bir de görünmeyen yüzü vardır. Onu zenginleştirip, derinleştiren arka plan öyküleri yani... Ki bu öyküler, eserin anlamını da değerini de değiştirir çoğu zaman… 

Ahmet Haşim'in, dillere pelesenk olmuş, "Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam!" mısraları böyledir mesela… Kuşkusuz öyküsü bilinmeden de çok güzeldir bu şiir... Ama kızıl havaları seyretmeye tutkulu şairin, göllerde o dem bir kamış olma isteğinin sırrı, o güzelliği hayal ufkunun ötesine taşır. Malum, kamışlar göl kıyısında yetişir ve "ney" kamıştan yapılır. Ahmet Haşim, her akşam göl kenarına gelip ney üfleyen bir kıza deliler gibi aşıktır. Ama bundan ne kızın haberi vardır ne de Haşim'in bunu söyleyecek cesareti... Zira şair, kendini çirkin bulmaktadır. Bir türlü yenemediği o çirkinlik duygusunu, güzelliğin zirvesi olarak gördüğü kızla yüzleştirmesi olacak şey değildir... Yani kelimenin tam anlamıyla platonik bir aşktır bu... 

"Bilimi ona ihtiyacı olan üretir" derler ya... Bu aşk için de böyledir... Hayal aleminde bile olsa, her aşık dağları delecek gürzünü kendisi yapar. Şairi, bu mısralara götüren de böyle bir hayaldir işte... Haşim, akşam saatlerinde göllerde kamış olunca, her akşam göl kenarına ney çalmaya gelen sevgiliyi yakından dinleyecek, doyasıya izleyecektir. Belki bir gün şairin dönüştüğü kamıştan ney yapılacak; o neyi çalan sevgilinin parmakları, aşktan delik deşik olmuş şairin vücuduna, dudakları ise dudaklarına değecektir. 


Şiirin sır perdesini aralayan bu öyküyü yıllar önce idare hukuku hocam Prof. Dr. Yıldızhan Yayla'dan dinlemiştim. Bitirince de o nahif üslubuyla, "bu şiirden bu manayı çıkarmak için iri cüsseli şairi katlayıp kitabın arasına koymak lazım" demişti. Bunu söylemekte haklıydı. Çünkü metinden bu manayı çıkarmak gerçekten imkânsızdı. Ama öyküyü dinledikten sonra her şey değişiyordu. Zira, yüzyıllar öncesinden Fuzulî, "Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su" dememiş miydi? "Şayet onun (Peygamber Efendimizin) elini öpme arzusuyla ölürsem dostlar / Öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun" anlamına gelen bu beyitle birlikte okunduğunda, Ahmet Haşim'in kullandığı vuslat metaforu hiç de yadırgatıcı gelmiyordu.

Şaşırtmak sanatın hamurunda var... Tabiat temalıymış gibi görünen bir şiirin içinden ölümcül bir aşk çıkabildiği gibi bazen tam tersi de olabiliyor... Aşkı anlatıyormuş gibi görünen bir eserin içinden pekâlâ bir başka sır dökülebiliyor. Örneğin, Hacı Arif Bey (1831-1885)'in, nihavent makamında bestelediği şu güfteyi okurken aşktan başka ne gelir ki insanın aklına? 

Ahter-i düşkün garib ü âşık-ı avareyim
Gün gibi deryayı aşkında gezer biçareyim
Sana kul oldum kapında gayrı kime varayım?
Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım? 

Hele de dört mısrada iki kez aşkla feryat ediliyorsa? Ama işin aslı öyle değil... Müzik dehasıyla küçük yaşlarda saraya girmeyi başaran ve üç padişahın gözdesi olup, saraydan üç kez kız alan Hacı Arif Bey, II. Abdülhamid'in çocukluk hatıralarını anlatırken, boş bulunup, “kucağımdayken altını ıslatmış, her tarafımı berbat etmişti” deyince saray bürokrasisi tutuşur. Bestekârımız, Mızıkay-ı Humayun'da bir odaya kapatılır. 50 gün hapis kaldığı odada bestelediği bu şarkının hatırına tahliye edilir. Şarkıyı böyle bir öyküye bağlamak birçok sanatçının hoşuna gitmiyor olmalı ki, “Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım?” mısraını, “Şivekârım sen dururken ben kime yalvarayım?” biçiminde okuyorlar. 

Bazı eserler de doğuş öykülerinden ziyade, sonradan kazandıkları bir başka hikayeyle unutulmaz olurlar. Tıpkı “Kâinatın Işığı” adlı tabloda olduğu gibi...

18. asrın ünlü ressamlarından William Holman Hunt’un “Kâinat Işığı” adlı tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde seyircinin beğenisine sunulur.

Tabloda, gece vakti bir evin kapısı önünde, elindeki feneri kapıya tutan bilge kılıklı bir adam resmedilmiştir.

Ziyaretçiler, resmin taşıdığı mesaj üzerinde pek düşünmeden hayranlık sözleri söyleyerek tablonun önünden geçip gitmektedirler... Ama içlerinden biri öyle yapmaz, sorar:

“Üstat, perspektif ve derinlik güzel ama doğrusu, bir türlü anlamını kavrayamadım bu tablonun. Kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz. Bu adam ne kadar bekleyecek burada? Bu kapı hiç açılmayacak mı?”

Hunt tebessüm ederek cevaplar adamın sorusunu:

Dostum bu kapı, gönül kapısı... Dışarıdan açılmaz, yalnızca içeriden açılır.”

Renklerden söze akseden bu bilgece cevap, yalnızca tabloyu ünlü kılmakla kalmaz, gönül kapısının da sembolü olur. 

Bazen de eserlerin içinden, uğursuz evler gibi dokunanı çıldırtan ya da yalnızca delilerin dokunabildiği öyküler çıkar karşımıza... 1951’den beri, Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesinde duran "Düşünen Adam" heykeli böyledir mesela... Orijinali Paris'te bulunan heykel, kayıtlarda Rodin’e ait görünür. Ama fısıltı halindeki sesler, eserin gerçek sahibinin Camille olduğunu söyler. Rodin'in önce öğrencisi, sonra da sevgilisi olan bahtsız Camille... Ne Rodin yâr olmuştur ona ne de Düşünen Adam heykeli... Rodin’de aradığı cevheri kendi içinde taşıyan talihsiz kadın, hayatının son otuz yılını bir tımarhanede geçirir ve orada ölür. Ölümünden bir süre önce kardeşine yazdığı mektupta: "Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?" der. O eve dönemez ama onun trajik hayatını konu alan "Camille Claudel" adlı film ödül üstüne ödül kazanır. Böylece, bir sanatçının hıçkırıkları, başka sanatçıların sevinç çığlığı olur. 

Ne gariptir ki, eserin gerçek sahibi olduğu söylenen Camille gibi Bakırköy'deki kopyasını yapan iki sanatçının kaldığı yer de tımarhanedir. Bakırköy akıl hastanesi yani... Bir dergide görüp, bir kopyasını hastanenin bahçesine dikmeye karar veren  başhekim Göktulga, yaşayacağı zorlukları bilseydi yine de böyle bir şeye cesaret eder miydi, bilinmez. Ama eser bitip hastanenin bahçesinde görücüye çıkınca, başhekime sorarlar:

Bu adam ne düşünüyor?  
Başhekim:
Hastanenin dışındakilerin durumu içeridekilerden daha kötü. Bu heykel onların hali ne olacak diye düşünüyor.
Bu cevap bizi bir anda Montesquie'ya taşıyor. Zira o yüzyıllar öncesinden tımarhaneyi, "dışarıdakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış zavallılarla dolu yer" olarak tanımlıyor. Ve bu durum bir başka sırrı ifşa ediyor: Sanat gibi düşünce de geçmişten besleniyor.
 

Geçmişten beslenmenin şahikası da İstanbul semalarını süsleyen Süleymaniye'de çıkıyor karşımıza... İs odasından, yüzyıllar sonrasının mimarına yol gösteren mektubuna kadar her yönüyle hayranlık uyandıran mabed, geçmişten beslenmenin sırrını sütunlarında taşır. Büyük deha, 'hünkârım öyle bir cami yaptım ki insanlar zarar vermezse kıyamete kadar ayakta durur' diyerek padişaha teslim ettiği mabedin dört ana sütununu dört ayrı yerden getirir. Biri, İskenderiye'den ve muhtemelen ünlü kütüphanenin kalıntılarından çıkarılıp getirilir. İkincisi Balbek tapınağından getirilir. Üçüncüsü Bizans zamanında dikilmiş kız taşıdır. Dördüncüsü ise Osmanlı eseri olan Topkapı Sarayından temin edilir. Hak dinin o muhteşem kubbesi, dört büyük medeniyete ait bu sütunlar üzerinde yükselir. 

Bu yükseliş, önünde ya da ardında gizemli öyküler barındıran bu eserler, bizi şu soruya götürüyor sonunda: bir kişinin kalbinden sökün eden eserin, binlerce gönülde yankı bulmasını sağlayan ve ona bengisu içiren şey, insan gerçeğinden akması mıdır, yaşanmışlıkların kokusu mudur?

Eğer öyleyse, “düşün en büyük gerçeklik olduğunu” söyleyen Edgar Allen Poe’ya ne demeli? Nasıl cevap vermeli?

* Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin Mayıs 2024 tarihli 98. sayısında yayınlanmıştır.

1 Şubat 2024 Perşembe

Doğunun En Sevimsiz Oyunu: Hülle / Mehmet Taştan

Osmanlının çöküş döneminde, asabi bir paşa öncekilere eklenen bir hiddet anında genç ve güzel eşi Binnaz’ı üçüncü kez boşar. Öfkesi dindikten sonra, evliliğine kaldığı yerden devam etmek ister ama iş işten geçmiştir... Çünkü İslam Hukukuna göre üçüncü boşama, taraflar arasında geçici evlenme engeli oluşturmaktadır. Yani o kadın, başka biriyle gerçek anlamda evlenip, sahici şekilde boşanmadıkça eski eşiyle bir daha evlenemez.  

Paşa bu açmazın içinde kalır. Ne Binnaz’dan vaz geçebilir ne de onu nikahsız şekilde birlikte yaşamaya razı edebilir.

Kendi başlarına işin içinden çıkamayınca, kadı efendiye giderler. Kadı efendi, kuralı olduğu gibi anlatır. Konuluş nedeninin, evliliğin ciddiyetini korumak ve keyfi boşanmaları önlemek olduğunu söyler. Bizimkiler kadı efendiden yüz bulamayınca, hoca kılıklı başka kişilere danışırlar ve meselenin hülle yoluyla halledilebileceğini öğrenirler.

Malum, hülle eski eşler arasında üçüncü boşanma nedeniyle oluşan geçici evlenme engelini aşmak için dul kalan kadının, başka bir erkekle, muvazaalı ve kısa süreli bir evlilik yapıp boşanmasıdır.

Nihayet bu yola karar verilir ama şimdi bu paşa eşi… İstanbul’dan herhangi biriyle evlendirseler olmaz… O kişi, muvazaalı evlilik bittikten sonra da karşılarına çıkar, o hadiseyi hatırlatır, canlarını sıkar. Hatta belki sırf paşaya garaz olsun diye hatunun şurası şöyleydi, burası böyleydi gibi ömür boyu sürecek edepsizliklere başvurabilir. En iyisi, yabancı biriyle bu işi yapıp bitirmek...

Böylesi sıkıntılı işler hep umur görmüş, tecrübeli kadınlara kalır ya… Yine öyle olur. Konağın saltanatlı kadını Vesile Hanım, mesuliyeti üzerine alır.

Güz mevsiminin yaşandığı o günlerde, uzak diyarlardan gelmiş olan iri kıyım bir oduncu, omzundaki baltasıyla “kışlık odun kırdıracak kimse çıkar mı” diye konaklara hayran hayran bakarak dolaşmaktadır. Mahcup bir edayla “oduncu geldi, oduncu” diye seslenmektedir.

Vesile Hanım cibinlikli pencereden onu görür. Başkasına güvenemez. Bizzat kendisi aşağı iner. Dış kapıyı açar. Yarı beline kadar dışarı uzanır. İşveli bir sesle çağırır onu:
        — Oduncu!.. Oduncu!... Gelir misin…?

Baklava dilimli dantel tülbent içinde daha bir parlak hale gelen Vesile Hanımın yüzünü görünce de oduncunun rahatı kaçar. Üst tabakadan bir kadın sesi duymanın verdiği izahı mümkün olmayan bir telaşla koşarak Vesile Hanımın yanına gider.

Kırılacak odunların bulunduğu bahçeye girmeyi beklerken, oduncu içeri davet edilir. Konağa alınır. Salonda oturtulur. Kim olduğu, nereden geldiği öğrenilir. Kendisine çay ve kurabiye ikram edilir. O çayını içerken, Vesile Hanım, aşağılayan kinayeli bir üslupla konuşur:
        —   Demek adın Müştak ha… Büyüklerin, ileride çok istekli biri olacağını kestirerek sana bu ismi koymuş olmalılar… Söyle bakalım, n
eye çok isteklisin?

Oduncu utanır. Başını öne eğer. Vesile’yle Binnaz göz göze gelir. Aralarında, her ikisinin de aynı şeyi anladığı imalı bir gülüşme olur. Güç bela kendini toparlayan oduncu başını kaldırıp sorar:
        —   Müştak çok istekli demek mi?

Vesile Hanım hiç beklemediği bu soruyu “hıı” diyerek geçiştirir. Ardından kendi isminin anlamını hatırlar. Bu münasebetsiz düşünceyi hemen savar başından. Uygun bir dille mevzuya girer.  Evlenmenin faziletlerini anlatır. Oduncunun efendiliğini över. Evlenme çağının geldiğini söyler. Sözlerini Binnaz’a bakarak bitirir:
        — Müştak Efendi, şimdi sana bir kese altın versem bu hanımla evlenir misin?

Oduncu, o ana kadar kaçamak şekilde baktığı Binnaz’a yüzünü döndüğünde, gördüğü güzellik karşısında adeta dili tutulur. Öylece kala kalır. Ne söylediğinin bile farkına varmadan, dudaklarından “evet” dökülür.

Hemen bir hoca çağrılır. Oracıkta nikâh kıyılır. Oduncu Binnaz’la gerdeğe girer. O ana kadar hep tutuk olan oduncu nihayet odada, odun kırarken hissettiği rahatlığa kavuşur. Ama sabah olup, salona inildiğinde eski güvensiz haline yeniden geri döner.

Vesile Hanım, kahvaltıda damat muamelesi yaptığı oduncuyu karşısına alıp, biraz sohbet ettikten sonra sorar:
        —   Müştak Efendi, şimdi sana iki kese altın versem Binnaz’ı boşar mısın?

Kendisine ait olmayan bu dünyada uzun süre kalamayacağını kestiren oduncu, para açlığını da gideren bu teklifi hemen kabul eder:
        — Olur, diye cevap verir omuz silkerek.

Vesile Hanım, iki kese altını verip boşanmayı sağladıktan sonra ilerde tekrar bir şey ummasın diye soğuk ve acele eden bir tavırla oduncuyu defederken, O arsız bir cesaretle dönüp sorar:
        — Ya yenge, yaptığımız bu işin adı neydi?
        — Hülleydi niye sordun?
        — Hiç merak ettim de…

Oduncu oradan biraz uzaklaştıktan sonra baltayı bir tarafa fırlatır. Konaklara bakarak, başlar avazı çıktığı kadar bağırmaya:
        — Hülleci geldi hülleciiii… Yok mu hülle isteyen?

O günden sonra oduncunun, hülle isteyen başka müşteriler bulup bulamadığı sır kalır. Bir süre sonra da geçici evlenme engelini aşmak için hülle yapma adeti tamamen ortadan kalkar. Ama sanki, yöntem olarak hâlâ hayatın içinde... Zira, kuralın içini boşaltıp, kabuğa sarıldığımızda karşımıza çıkan şey genellikle hülle oluyor. 

Nasıl mı? Şöyle: Binnaz varılmak istenen hedeftir. Karşısındaki erkekse, evlilik kurumunun sorumluluklarından yoksun bir paşa… Bu yetersizliğini göz ardı edip Binnaz’a musallat olmuş; yolun sonuna gelmesine rağmen ondan asla vaz geçmeyip hem kendini hem de onu değersizleştirmiştir. O paşayla, bir görevin gerektirdiği niteliklere sahip olmadan, o görevi üstlenip, yüzüne gözüne bulaştıran ve böylece hem kendisini hem de bulunduğu makamı değersizleştiren kişi arasında bir fark var mıdır? O makam konuşabilse, “taşıdığım ağırlığın bedelini ödeyecek bir donanıma sahip değilsin, lütfen benden uzak dur” demez mi?

Vesile Hanım, Binnaz’da sembolleşen hedefe, ehliyetsiz ve liyakatsiz birini yerleştirmek için canla başla çalışan aracı şahısla aynı özellikleri taşımıyor mu? İlkesiz ve iş bitirici bir vasıta…

Kadı Efendi, eski zamanlara ait öykülerde kaldığı sürece, ilkeli duruşuyla kutsallık derecesinde saygıya layık biridir. Ancak o kişi, öyküden çıkıp gerçek hayata karıştığında ilkeli duruşu rahatsız edici olur ve hemen dışlanır. Hülleye cevaz verenler ise, çoğu zaman kralın soytarısından daha fazla işe yararlar. Çünkü efendilerini eğlendirmekle kalmaz müşkülatlarını da kolayca hallederler. O yüzden sofrada, onlar için daima birer kaşık bulundurulur.

Öykünün son kahramanı oduncu halktan biridir… En temiz olan ve en hızlı kirlenen de odur. O güne kadar alnının teriyle geçinip giderken, kadın ve para zaafına bir anda yenik düşürülmüştür. Ama o, bu durumun farkında bile değildir. Emeği temsil eden baltayı fırlatıp, yüzsüzlüğün ve ahlaksızlığın simsarına dönüşmüştür.

Şimdi buna ne demeli? Hülle hikâyeleri dinlemek için çok eskilere gitmeye gerek var mı? 

Yoksa doğunun bu sevimsiz oyunu hâlâ oynanıyor mu?

* Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin Şubat 2024 tarihli 96.sayısında yayınlanmıştır. 

27 Haziran 2023 Salı

Zaman



Kumsalla oynaşan dalgalar gibi,
Gönülde izleri siliyor zaman.
Hiç haber vermeden geçtiği için,
Gülerek affını diliyor zaman.

Leylak mevsiminde tutup elinden,
Bir dünya kuruyor masal dilinden,
Ama anlamıyor güzün halinden,
Üstüne üstüne geliyor zaman. 

Soğukkanlılığı kışlardan almış,
Sabrını granit taşlardan almış,
Sakince uçmayı kuşlardan almış,
Dumansız yakmayı biliyor zaman. 

Mehmet Taştan 

 

 

20 Mayıs 2023 Cumartesi

Yelkenli mi Olmak İstersiniz Yoksa Gemi mi? / Mehmet Taştan

Bir deniz yolculuğuna yelkenliyle mi çıkmak istersiniz yoksa gemiyle mi?
Bize özgü romantik nedenlerimiz yoksa bu soruya vereceğimiz cevap her halde gemi olurdu. Çünkü gemiler yol almak ya da hızlanmak için dıştan gelecek bir enerji desteğine ihtiyaç duymazlar. İçlerinde var olan motor gücüyle giderler. O yüzden yönlerini tayin ederken, rüzgârın nereden estiğine değil, ellerindeki pusulaya bakarlar. Oysa yelkenliler öyle midir? Yalnızca rüzgârdan aldıkları güçle hareket edebildikleri için onun yönüne ve hızına göre hareket etmek zorundadırlar. “Rüzgârın yönünü değiştiremezsin, yelkenlerini ona göre ayarla” sözü tam da bunun için söylenmiştir. Pusuladan önce rüzgâra bak.

Ama bu soruyu, “hayat yolculuğunda yelkenli mi olmak istersiniz yoksa gemi mi?” biçimine dönüştürdüğümüzde parmakların çoğu yelkenli için kalkıyor. Yani çoğumuz gerçek hayatta ilkel bir deniz aracı olmayı tercih ediyoruz. Kendi enerjimizle, kendi gücümüzle yol almak yerine dışarıdan birilerinin rüzgârımız olup yelkenlerimizi şişirmesini bekliyoruz. O rüzgâr esmeye başladığında, hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan, hayalini kurduğumuz adalara doğru zahmetsizce yol alıyoruz. Bize düşen de yelkenlerimizin yönünü rüzgâra göre ayarlamaktan ibaret kalıyor. Pusula mı? O da ne?

Söylemek gerekir ki kadimden beri var olagelen ve rağbeti hiç azalmayan bu yöntem, hayatı konfor ve hazza indirgeyenler bakımından kestirme ve keşküllü bir yoldur. Ehliyet ve liyakat gerektirmeyen bu seyrin tek kötü tarafı, yelkenleri şişiren rüzgâr durduğunda, denizin ortasında yapayalnız kalakalmak… Tek başına ve ıssız… Ancak o tipler, bu sonucu da göze alırlar. Çünkü böylelerinin, yaptığı işin hakkını verme ve değer üretme kabiliyetleri yoktur. İçlerinde, kendilerini harekete geçirecek bir güç, bir cevher taşımadıklarından; hayat denizine ‘yelkenli’ yerine ‘gemi’ olarak açılmayı tercih etmeleri halinde, bulundukları limanın dışına dahi çıkamayacaklarını bilirler. O yüzden akıllıca olanı değil, kurnazca olanı seçerler.

Akıllıca değildir. Çünkü akıl, sebep-sonuç ilişkisini gözetir. Çalışmanın iyi, tembelliğin kötü sonuç doğuracağını bilir. İyi bir sonuç elde edebilmek için yoğun bir emek verir, değer üretir. Akıl bulduğu verileri, ortak aklın ve kamu vicdanının terazisinde tartar. Haklı-haksız, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi sonuçlara varır. Ona göre de hareket eder. Kurnazın bunlarla hiç işi olmaz. “Akıllı düşünene kadar deli oğlunu everir” sözündeki deli gibi hareket eder. Bir yelkenli olur, arkasına aldığı rüzgârla küçük ütopyasına doğru yelken açar.

Akıl değer üretir, kurnazlık sonuç… Aklın ürettiği değeri gölgelemeye çalışan kurnazlığın ürettiği sonuç ise,
kavak ağacının on yılda geldiği boya iki ayda ulaşan ve aynı hızla eriyip giden balkabağını hatırlatır daima… 

Kuşkusuz bu ayrımların, hayatı hedonist ya da nihilistçe yaşayanlar için hiçbir önemi yoktur. Ancak, bir devletin yalnızca adaletle ayakta durabileceğine inananlar bakımından “hak” vazgeçilmez bir ölçüdür. Çünkü objektif ölçülerle herkesin layık olduğuna kavuştuğu yerde, doğacak sonuca kimsenin itiraz hakkı kalmaz. Bu adil sonuca itiraz niteliğindeki münferit çıkışları ise ortak akıl reddeder. Tıpkı hilesiz yapılan bir sınavda en yüksek notu alan öğrencinin herkes tarafından takdirle karşılanması, hasetlik eden üç-beş kişinin ise ayıplanması gibi…

Elbette ki bir göreve hak ederek gelmek, meseleyi kökünden halletmez; sadece iyi bir başlangıç sağlar. Denebilir ki, adam kayırma nasıl bir felaket habercisiyse, ehliyet ve liyakatte iyi bir sonucun müjdecisidir, o kadar… Bundan sonra o kişinin yapması gereken şey, sorumluluğunun gereğini layıkıyla yerine getirmek, kazandığını hak etmektir. Zira bireyin, insan kalabilme yolculuğu helal lokma ile başlar. O yoksa ötesi yoktur.  Kim, nerede ve ne şekilde çalışırsa çalışsın, eğer yaptığı işin hakkını vermiyor, muhatap olduğu insanları mağdur ediyorsa, o kişinin, kendi sorumluluk alanına ilişkin çekirdeğin dışına çıkıp, hücrenin sitoplazmasında dolaşmaya ve başkalarına söz söylemeye hakkı olmaz.  Zira "ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" mısraı, şaşmaz bir pusuladır.

İşimizi sevmiyor olabiliriz; haksızlığa uğratılarak belli bir pozisyonda çalışmaya zorlandığımızı iddia edebiliriz. Ancak hiçbir neden yaptığımız işe karşı sadakatsizliğimizi haklı kılmaz. Çünkü işimize karşı göstereceğimiz sadakat, ait olduğumuz topluma karşı olan en temel görevimizdir. Hepimiz, kendi kapımızın önünü temiz tuttuğumuzda sokağın kirliliğinden daha az şikâyet eder hale geliriz. Martin Luther King’in ifadesiyle, “Eğer bizden sokakları süpürmemiz istenirse Michelangelo'nun resim çizdiği, Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürmeliyiz. O kadar güzel süpürmeliyiz ki gökteki ve yerdeki herkes durup burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyor desin.” Varsın birileri bizi çavuş yapmasın ne çıkar... Bizim amacımız hazzın geçiciliğinden kurtulup, değer olmanın sonsuzluğuna yansımak değil mi?

Bu sorumluluğu yerine getirmede, sütçü olmakla müsteşar olmak arasında bir fark yoktur. Birinin süte su katmasıyla, diğerinin görevinde haksızlık yapması aynı kapıya çıkar. Her ikisi için de kıymet hükmü, değer yoksunluğudur.

Her insanın hayatı, kendinin en büyük eseridir. Eğer bu eserin giriş bölümü kişinin aldığı terbiye ve eğitimse, gelişme bölümü iş hayatıdır. İş hayatındaki kalite, aileden alınan terbiyenin ve edinilen birikimin ip uçlarını verir çoğu zaman...  “Helal süt emmiş, temiz süt emmiş…” deyimlerini, tam da bunun için kullanırız. Üstelik bu etki orayla da sınırlı kalmayıp, hayatın toplam kalitesine sirayet eder. Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi “testinin içinde ne varsa, dışarıya o sızar.” Ve dışa sızan o damlalar hakkımızdaki değer yargısını oluşur.

Nasıl mı? 1930’lu yıllarda Erzurum Lisesinde matematik öğretmeni olarak görev yapan Şahip Hoca işine sevdalı, adil bir öğretmendir. Hayat, onun adalet duygusunu oğluyla sınar. Sorulara doğru cevap veremediği için oğlunu sınıfta koyar. Vefat edip, toprağa verilirken bütün Erzurum halkıyla birlikte vali de oradadır. Mezarı başında konuşan Müfettiş Nazif Bey onu şu cümlelerle uğurlar; “Ey toprak, bugün sana verdiğimiz bu yüksek sima, adaletten katiyen ayrılmamış, oğlunu bile bilmediği için sınıfta bırakmış olan kişidir.” İşine sevdalı adil bir öğretmen olmak onun tabiatıydı. Haksızlık olmasın diye oğlunu sınıfta koyarken, testinin dışına sızanın bu olacağını asla düşünmemişti. Ama bu olay, onu emsallerinden koparıp adaletin iftihar tablosuna yerleştirdi.

Pusulası mikroskop, haritası lam olan bir bilim insanı: Prof. Dr. Aziz Sancar… Savur Sağlık Ocağı hekimi olarak başladığı yolculuğunu Texas ve Yale Üniversitelerinde sürdürdü. Menzil aramıyor, durmadan değer üretiyordu. Çünkü onun için yol ve yolculuk vardı. 45 yıllık bu seyri, 33 kitap 415 bilimsel makale ile ölümsüzleştirdi. Birçok çalışması ödüle layık görüldü. 2015’te tacını taktığı, Nobel Kimya Ödülüyle bir anda dünyanın yıldızına dönüştü. Ülkemiz adına ne büyük gurur…

Trafik polisi Fethi Sekin… Antepli Şahan’ın ruh ikizi… İzmir Adliyesi önünde görev yapan ve temas ettiği her gönülde taht kuran insan… Kendisiyle barışık, mesleğine sevdalıydı… 5 Ocak 2017 günü teröristlerin bomba yüklü araç ve uzun namlulu silahlarla yaptığı saldırıyı tek başına göğüsleyen ve son kurşununa kadar çarpışıp şehit düşen; böylece bir faciayı önleyip onlarca canı kurtaran kahraman şimdi gönüllerimizin semasında…

Bir zamanlar “kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım” diyen bir Ali’miz vardı. Şimdi o Ali'nin adı: Selçuk Bayraktar... Elektrik-elektronik mühendisi… “Sevmek sorumluluktur, özlemek o sorumluluğu hatırlamaktır” düsturuyla çalıştı; savunma sanayinde yüzyıllık hasretimizin vuslat baharı oldu. Ürettiği İHA'larla teröristleri kıpırdayamaz hale getirmemizi, SİHA’larla inlerine girmemizi sağladı. Ardından açıldığı dünya semalarında güven veren bir kartala dönüştü.

Örnekleri çoğaltmak mümkün… Ama maksat gökyüzündeki yıldızlarımızı saymak değil, yalnızca içinden aydınlananların dışarıya ışık verebileceğine işaret etmek… Bu kişiler ya da işini kusursuz yaptığını bizzat görerek saygıyla yad ettiğimiz diğer insanlar, vicdanımızın niceliğe değil de niteliğe tutkun olduğunu göstermiyor mu? İzlediğimiz filmlerde, mesleğine aşık kahramanlarla kendimizi özdeşleştirmemiz, onların işlerini iyi yapmaları ve kötülerle mücadele etmelerinden kaynaklanmıyor mu?

O halde sorumuza geri dönelim.
Hayat yolculuğunda yelkenli mi olmak istersiniz yoksa gemi mi?

Her insanın hayatı, kendinin en büyük eseridir.
O eserin adı yelkenli mi olsun yoksa gemi mi?
Ne dersiniz?   

* Bu yazı, Nisan 2023'de Edebiyat Ortamı Dergisinin 91. sayısında yayınlanmıştır. 

27 Şubat 2023 Pazartesi

Deprem




Hiç böyle bir acıyla karılmamıştı ruhum,
Fay hattından kırılıp yarılmamıştı ruhum. 

Uzaklardan bakınca Antakya ayaktaydı.
Yaklaşınca enkaza dönüşen vaveylaydı.

Yaslanıp çökmüş evler, toz bürümüş kepenkler,
Issız kaydıraklarda boza dönmüştü renkler…   

İpteki çamaşırlar çırpınıp titriyordu,
Topraktan damar damar ağıt yükseliyordu. 

Bebeği annesiyle mezara giriyordu,
Kanı çekilmiş adam “dokuzuncu” diyordu. 

Bir kadın taş üstüne oturmuş ağlıyordu,
Geceyi yetim kızın feryadı dağlıyordu.

Dünkü yemyeşil tarla, boydan boya mezardı,
Koynunda genç ihtiyar binlerce ölü vardı. 

Uyuştu damarlarım, keçeye döndü dilim,
Kıyameti gördüm ya ben artık ben değilim. 

Antakya / 2023

Mehmet Taştan