Şiir
draje sözdür.
Başka
dile tercüme edilemeyen ama her lisanda hissedilebilen bir dil…
Bütün enstrümanları kelimelerden ibaret olan en eski söz sanatı.
Şiir
yağmur gibidir: Yaşadığı coğrafyanın kültür iklimde
buharlaşır, şairin ilham dünyasında bulutlanır, mısralar
halinde geldiği toprağa geri döner. Duyulduğu yerde bazen hüzün
çiçekleri açar; bazen hasret çıbanı çıkar, bazen teselli
verir, bazen yürek şaha kalkar.
Bir
başka açıdan şiir, kültür kombinezonuna
eklenen son halkadır. Bir var oluş mücadelesidir; Kaybedilmiş bir
savaşın, yarım kalmış mutluluğun, teselli edilememiş hüznün
resmidir.
Genelde
mutluluğun büyük şiiri yoktur. Mutluluktan söz eden şiirler,
aslında mutluluğu değil; mutluluğa giden yoldaki acıları,
özlemleri anlattıkları için sevilirler. İçinde pişmanlık,
tövbe, özlem ve acı olmayan büyük şiir bulamazsınız. Çünkü
yaşanan mutluluğun havuzunda su kalmaz. Onun için ıslatıcı
değildir bu tür şiirler. O yüzden şaire hep açlığın resmini
çizmek kalır.
Şair
önce mevcudu resmeder, döner umuda işaret eder. Ancak bu işaret
ediş bir ideolog edasıyla değil, bir sevgili, bir baba, bir ana
şefkatiyledir. Yani şiir bir ikna değil, bir telkin ya da ilka
dilidir. Taş gibi değil, su gibidir. Ve kalbi eriten suyun gücü
değil, damlaların devamlılığıdır.
Şiir,
belli bir irfan seviyesinde ortaya çıkan artıkları yeniden
üretime katma ya da aşkına ulaşma mücadelesidir. Bireysel
bağlamda başaramadıklarımızın ya da onurunu kıyasıya
yaşayamadıklarımızın hülasasıdır. Duygusal ve zihinsel
meselelerimizin odaklaştığı yerde, talepleri gerçekleştirme,
baskı veya noksanlıkları ortadan kaldırma ameliyesidir. Bu
ameliye, bilgi teknesinin, emek hamurunda Allah’ın akıttığı
ilham suyuyla kıvama kavuşur. Ve şiir doğar.
Şiir
genelde sevgiden, özlemden, hüzünden, pişmanlıktan ve hep
kalpten söz eder. Akıl değildir onun adresi gönüldür. Akıl
çeşmesinde ıslanan gönül… Onun için doğduğu kültürün
sözleriyle, deyimleriyle, ortak detaylarıyla şekillenir. O hamaset
değildir; şuurlu bir bilmezlik halindeki hissediştir. Bir başka
söyleyişle şiir, anlık duygu hareketlenmesi değil, “ol mâhîler
ki, derya içredir deryayı bilmezler” mısraında ifade edildiği
üzere şuur deryasında ama şuursuz bir halde akıp gitmektir.
Şiirde
şekil, su için sürahi neyse odur. Eğer sürahi, suyun rengini,
tadını, kokusunu bozmuyorsa göz zevkinden öte bir şey değildir.
Mühim olan kafiye ve ölçü değil ses ahengi, ses dilidir; şekille
muhtevanın, aralarından su sızmayacak kadar samimi olmasıdır.
Şiir
manzume değildir. Özdür ve orijinaldir.
Dolgu mısralarla dargındır başı. Hissiyatı ve arzusu vardır,
kelimeleri slogan olarak kullanmayı hiç sevmez. Kelimeleri
hissiyatının tercümanı, arzusunun elçisi olarak görür.
Hafızada
kalmak, kolay ezberlenmek ister. Ondandır ki; her mısra bir derde
deva olmalı, hem de kolay içilmeli, yani şiir kendini
ezberletebilmeli.
Şiir
propaganda aracı olmamalı ama her mısra bir fişek gibi olmalı.
Yakmalı okuyanı…
Hülasa,
Goethe’nin dediği gibi “şiir ya mükemmel olmalı ya da hiç
olmamalı.”
Şair
içinde yaşadığı toplumun kültürel değerleriyle beslenen,
ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir
aydındır. Yaşadığı çağın tanığıdır. Geçmişin hafızası,
kültürünün mirasçısıdır.
Fert
olarak kendisiyle ve toplumla barışıktır. Damlası olduğu nehri
yani bireyi olduğu toplumu kirletmez, onu rafine etme derdindedir.
Bunu ideolog kimliğine bürünmeden bir aydın olarak yapmaya
çalışır. Bu gayeyi gerçekleştirebilmek için şairin yaşadığı
toplumun tarihini, dilini, deyimlerini, atasözlerini, inançlarını,
temayüllerini ideallerini iyi bilmesi gerekir. Kısaca kendi
toplumsal değerlerine vakıf olmalıdır şair.
Yetmez!
Dünyayı en azından alaca karanlıkta fark edebilecek kadar
tanımalıdır. Yani şair bir ayağını yaşadığı coğrafyanın
üzerine koyup diğer ayağıyla bütün dünyayı dolaşabilmelidir.
Tanımalıdır
ki, mahalli birikimleri şuurlu bilmezlik halinde evrensele
dönüştürebilecek bir ruh halini yakalayabilsin.
Doğru,
şiir evrenseldir. Ama evrensel olan her şey mutlaka mahalli bir
köke dayanır. Tıpkı ağaçların kök üstüne bittiği gibi…
Kendi kaynaklarından beslenmeyen şiir betona dikilen çiçek
gibidir; Tutmaz.
Ve
şairlik, herkesin görüp, yaşadığını, hissettiğini herkesi
hayran bırakacak bir lisanla yeniden deşifre etme sanatıdır.
Yani
şiir ihdas edilmez; var olanın ama bakir kalanın içinden her
seferinde farklı bir duyuşla yeniden çıkarılır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder