25 Ocak 2025 Cumartesi

Esav'da Erzurumlu bir şair: Mehmet Taştan / Fevzi Budak







Ankara'da Esav'ın Cuma akşamı kültürel programlarının doyumsuz coşkusu devam ediyor. Bu haftaki programın konusu, 'kültürümüzde şiirin taşıyıcı rolü'ydü. Konuşmacı, Erzurum'un yetiştirdiği ve Erzurum'un kültür kodlarından ilham alan çok önemli şairlerimizden Mehmet Taştan'dı. Kendisi Erzurumludur ve Erzurum Lisesinden  öğrencim olur. Halen Ankara Adliyesinde cumhuriyet savcısıdır. Hukukçu kimliğinin ötesinde temayüz eden bir vasfı da Türk edebiyatında ve şiirinde önemli bir değerdir ve modern şiirimizin yaşayan büyük şairlerindendir. İlk şiir kitabı "İnsan Boşluğu" adıyla 20 yaşında iken okuyucuyla buluşur. İkinci ve üçüncü eserleri ise "Yağmur Islıyor Beni" ve "Bu Kapıdan" isimli dolgun ve olgun şiirlerinin yer aldığı şiir kitaplarıdır. Erzurum'un bir değeri, ancak biz Erzurumluların nedense az tanıdığı, ama edebiyat ve şiir dünyasının çok yakından bildiği ve şiirimizin bir gerçeği, şiir gecelerinin ve şiir şölenlerinin vazgeçilmez büyük bir şairidir. Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan.

Gecede Mehmet Taştan'ı ilgiyle, zevkle dinledik. Şairlerimizden alıntıladığı görkemli dizelerle ve dörtlüklerle şiirin doruklarında gezindik. Tüm dinleyicilerin pür dikkat kesildiği gecede akıcı üslûbu ve lirik okuyuşuyla bir kez daha şiirin hazzını yaşadık, şiirin doyumuna ulaştık. Kendine ait şiirleriyle Türk şiirinin ve güzel Türkçe'mizin tadına bir kez daha vardık. Büyük bir duygu selinin ve duygu yoğunluğunun yaşandığı muhteşem bir gece oldu hakikaten. Esav Başkanı sayın Veysel Karani Aksungur ve yönetim kurulu üyeleri Erzurum'un kültürel zenginliği adına güzelliklerin yaşanmasına zemin hazırlamaktalar. İki saate yakın süren unutulmaz bir gece oldu. Teşekkürler değerli şair savcım, teşekkürler Başkanımız Veysel Aksungur ve teşekkürler geceye ilgi gösteren tüm Erzurumlu hanımefendi ve beyefendi hemşerilerime. 

Programa bir iki şiirle katkıda bulundum. Başka hemşerilerimizin de çok güzel katkıları oldu. Geceye hep birlikte renk kattık. Erzurum kültürü ile hemhal olduk. Öğrencim olması ve az da olsa şiirden anlayan biri olmam nedeniyle bir değerlendirme yapılması istenildi benden. Alıntılarla Mehmet Taştan'ın edebi gücünü, şiir gücünü ve sanatının kudret ve yüksekliğini edebiyat ve kültürümüzün değerli hocalarının değerlendirmeleri üzerinden vermeye çalıştım. Atatürk Üniversitesi'nde uzun yıllar hizmet eden, önemli eserler veren yakın dostum ve büyüğüm sayın Prof. Dr. Saim Saka Hocamız şöyle diyor: "Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı ve zengin kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren, mısraların kelime taşlarını yerli yerine oturtan Taştan; inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir." Öyle de oldu değerli Saim Hocam. "Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Türkçeyi tarihi dokusuyla kullanma becerisine sahip bir şairdir" değerlendirmesi yapmakta Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan Hocamız.

Prof. Dr. Turgut Karabey Hocamız ise "Geleneğe dayanan modern şiirin günümüzdeki temsilcisi ve milli bir şair" diyor Taştan için. Bir başka Hocamız da "Taştan zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmakta" gibi edebi şiirsel değerlendirmelerde bulunmakta...

Mehmet Taştan şiirin yanı sıra edebiyat ve şiir üzerine makaleler kaleme almakta. Başka dile çevrilemeyen, ama her lisanda anlaşılan dil diyor şiir için. Şiir dolgu mısralara dargındır, kelimeleri slogan olarak kullanmayı sevmez diyor. Şiir manzume değil diyor. Değerlerden beslenmeyen şiir betona dikilen çiçek gibidir diyor. Bu durumda çiçeğin akıbeti çürümektir. Şair ise içinde yaşadığı toplumun değerleriyle beslenen, ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir aydındır diyor. Şair içinde bulunduğu nehri yani toplumsal değer ve yargıları kirleten değil, onları rafine etmenin derdinde olan kimsedir diyor. Şair kendisiyle, toplumuyla ve değerleriyle barışık insandır. Şair günün tanıdığı, geçmişin hafızası ve geleceğin kültür taşıcısıdır" gibi kendine özgü edebi ifadeler ve tanımlamalarda bulunmakta.

Erzurum üzerine yazılan şiir halkasına beğeniyle okuduğum "Erzurum" isimli şiiriyle altın bir halka daha ekleyen 64 mısradan oluşan lirik şiirden birkaç mısra paylaşarak şiirimizin büyük değeri sayın Mehmet Taştan'ı anlamlı sunumu ve nefis şiirleri nedeniyle sevgilerimle tebrik ediyorum.

Uykuda soğuk almış buzlardan rüya şehir,
Yaylanın kucağında esneyen hülya şehir.
............. 

Palandöken Dağı'nda şaha kalkmış kıratın,
Sen çilekeş anası ilim akan Fırat’ın
............

Bakırcı çarşında şaklayan şehri diyar,
Karlı alın yazında buzdan avizeler var.
Görse Umudum Baba, kaybolurdu umudu, 
Neden çeşmeler durdu, şadırvanlar kurudu.
Selçuklu diyarına kimlerin ahı değdi,
Senin mağrur başını kimler önüne eğdi.
Söyle dağları sarssın duada kesik başlar,
Kutlu barı yeniden tarih kılsın dadaşlar.


(*) Bu yazı, 26/01/2025 tarihinde  Fevzi Budak Hocamın facebook sayfasında paylaşılmış, akabinde altı ayrı haber portalında yayınlanmıştır.

21 Ocak 2025 Salı

Şiiri için ne dediler?

Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı bir kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren Taştan, inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir. Mısraların kelime taşları yerlerine öylesine güzel oturtulmuş ki onları yerlerinden oynatmak mümkün değil. (Prof. Dr. Saim Sakaoğlu)

Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan. (Fevzi Budak)

Şair sizi öyle bir şiir deryasının içine sürüklüyor ki, her vadide ayrı bir heyecan, ayrı bir insanlık dersi, ayrı bir insanî zaaf ve korkuyla yüzleşiyorsunuz (Hikmet Gülay)

Şiirin nazari yönüyle de ilgilenen cins bir kafa. Geleneğe dayanan modern şiirin temsilcisi... Milli şairlerimizden biri... Fasih, selis ve lirik şiir üslubuna sahip bir şair... (Prof. Dr. Turgut Karabey)

Mehmet Taştan şiirleri, geçmişle bugünü harmanlayan, debisi derin, deltası geniş bir şiirdir. Şiirin sihrini, güzelliğini örten örtüyü kaldırır, güçlü dizeleriyle yüreğimize bir nakış gibi işler. Onun şiirini okurken, bir duygu depremi yaşarsınız. (Veysel Gültaş)

Mehmet Taştan, zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla çağdaş Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmaktadır. (Prof. Dr. Orhan Kemal Tavukçu)

İyi ki o kapıdan içeri girmişim. Taştan’ın şiirlerinin büyülü dünyasında kaybolmuşum. (Özen Şafak)

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri, duygu derinliği ve imgelerin zarafetiyle yüreklere dokunan eşsiz bir eser. Kaleme alınan bu şiir, aşkın ve hayranlığın en saf haliyle ifade bulduğu dizeleriyle, okuyan herkesi bir an için durdurup derin bir iç yolculuğuna davet ediyor. (Önder Ataseven)


‘Kelimelerin büyücüsü’  tanımlamasını şair kimliğine çok yakıştırdığım örnek şahsiyet…  (Sevgi Orhan Hazar)

Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Onun Türkçe’yi tarihî dokusuyla kullanma becerisi ve dünya edebiyatı konusundaki birikimini şiirinin hayal dokusuna taşıma kabiliyeti, bu orijinal kimliğinin iki önemli yönünü ortaya koymaktadır. (Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan)

Hukuk camiasının en güçlü şairlerinden…  Şiirlerini okumaktan büyük keyif aldığım bir usta (Haluk Sonuzun)

Mükemmel, asla eskimez ve yüzyıllar sonrasına ulaşır duruyor. (Ferşat Aydın)

Şiirlerinde yalnız duygu zenginliği değil, derin bir kültür ve medeniyet birikimi okunan biri... (Suat Türkay)

Değerli Taştan, "Hayat" şiirinizi kızım siteden çekip getirdi. Haddimi aşarak olağanüstü bir şiir dersem sizi ikna etmiş olur muyum, bilemiyorum? Bu güzelliğe şapka çıkarılır. Dil hâkimiyetiniz her zamanki gibi mükemmel. Sizin bu şiirlerinizin sınırlarımızı aşacağına inanıyorum. (Rafet Öztürk)

19 Ocak 2025 Pazar

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri / Önder Ataseven

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri, duygu derinliği ve imgelerin zarafetiyle yüreklere dokunan eşsiz bir eser. Kaleme alınan bu şiir, aşkın ve hayranlığın en saf haliyle ifade bulduğu dizeleriyle, okuyan herkesi bir an için durdurup derin bir iç yolculuğuna davet ediyor. “Bakma öyle ne olur taht yıkılır, tuğ yanar / Gülme, öyle gülersen gözlerinde çağ yanar!” mısralarıyla başlayan şiir, sevgilinin bakışlarındaki büyüleyici etkiyi, çağlayan bir ateşle özdeşleştirerek adeta bir tablo çiziyor. Taştan’ın kelimeleri, sadeliğin içinde saklı bir coşku ve yoğun bir duygusallık barındırıyor; her bir dize, okurun kalbinde yankılanan bir melodi gibi.

Şiirin seslendirmesi ise, bu dizelerin ruhunu bir kat daha yükseltiyor. Mehmet Taştan’ın sesindeki samimiyet ve içtenlik, sözcüklerin taşıdığı duyguyu dinleyiciye doğrudan ulaştırıyor. Her bir mısra, onun vurgularıyla adeta can buluyor; sevgilinin gözlerindeki çağlayan ateş, dinleyenin yüreğinde hissedilir bir sıcaklığa dönüşüyor. Ses tonundaki zarif dalgalanmalar, şiirin hem hüzünlü hem de tutkulu ruhunu mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Bu seslendirme, sadece bir okuma değil, aynı zamanda bir duygu aktarımı; dinleyiciyi şiirin dünyasına çekip orada tutan bir sanat performansı.

“Gözlerinde Çağ Yanar”, Mehmet Taştan’ın poetik yetkinliğinin ve duygusal derinliğinin bir yansıması. Bu şiir, sadece bir aşk ilanı değil, aynı zamanda insan ruhunun en ince tellerine dokunan bir sanat eseri. Taştan’ın kaleminden dökülen bu dizeler ve sesiyle hayat bulan yorumu, edebiyatseverlerin gönlünde uzun yıllar yankılanacak bir iz bırakıyor. Böylesine içten, böylesine etkileyici bir eseri bizlere sunduğu için Mehmet Taştan’a teşekkür borçluyuz; çünkü onun sözleri ve sesi, kalplerde çağlayan bir ateş gibi parlamaya devam edecek.

13 Ocak 2025 Pazartesi

Yakarak Tarihe Geçenler / Mehmet Taştan

    Çin'den, Polonya'ya kadar, girdiği her yeri yakıp yıkan Cengiz Han'a, bir gün sormuşlar:

        — Han'ım girdiğiniz bütün şehirleri niçin yakıp yıkıyorsunuz?

        Cengiz Han celallenmeden şu cevabı vermiş:

 — Benim Abbasi halifeleri gibi hanlar, hamamlar yaparak tarihe geçme şansım yok. Ben de yakarak tarihe geçeceğim.

       Sonuç tam da dediği gibi olmuş; Cengiz Han, şehirler yakan kişi olarak tarihe geçmiştir. Ama O bu alanda yalnız değildir. Çünkü, yakarak tarihe geçmenin ondan daha güçlü bir sembolü vardır: O sembol kadındır. Kuşkusuz, iki yangın arasında derin farklar vardır. Örneğin, Cengiz Han öfkeyle, kadın tebessümle yakar; Cengiz Han yakıp yok eder, kadın yaktığını yeniden inşa eder. Bu doğru olmasına doğru da neticede ikisi de yangın... O yüzden olsa gerek, Nedim:

          "Tahammül mülkünü yıktın, Hülagu Han mısın kâfir,
          Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kâfir?"

Mısralarıyla sevgiliye seslenirken, iki yangın arasındaki benzerliği dile getirir.

Esasen, beşerî aşkın ilk kıvılcımları Arafat’ta çakılır. Cennetten kovulup yeryüzüne gönderilen Adem, Sri Lanka’ya; Havva, Cidde'ye indirilir. Senelerce birbirlerini ararlar. Bu uzun yürüyüşler onları, birbirlerinden habersiz bir şekilde Arafat’a götürür. Burası Mekke yakınlarında, büyük bir çöldür.

Kadınlar cin fikirli olurmuş ya.… Demek ki kadimden beri öyle... Önce Havva görür Adem'i ama sessiz kalır. Arayan değil aranan, özleyen değil özlenen olmak istediği için, oracıkta bir fundalığın dibine saklanır. Adem'in kendisini bulmasını bekler. Buna huy mu demeli naz mı? Onu bilemem ama sonuç tam da istediği gibi olur. Adem de kısa bir süre sonra görür Havva'yı... Böylece yeryüzünde ilk buluşma gerçekleşir. Bu vuslattan hareketle, buluşma yeri anlamına gelen Arafat ismi doğar. Ve insanlık binlerce yıldır orada buluşur. 

O kıvılcım, çölün bir başka yerinde, Leyla’nın aşkı ile Mecnun’un yüreğinde yangına dönüşmüştür. Aşkın bütün deliliklerini yaşayan Mecnun'u, bir gün, bir köpeğin ayağını öperken görmüşler. Bu hal görenleri epey kızdırmış. Çıkışmışlar:

— Bu ne hal böyle Mecnun, köpeğin ayağı öpülür mü?

Mecnun kayıtsızca bakmış onlara:

—  Ben köpeğin ayağını öpmüyorum ki!

—  Ya ne yapıyorsun?

— Bu, Leyla'mın vahasının köpeğidir. Bastığı yerlere Leyla basmıştır. Onun ayaklarında Leylamın ayak izlerini kokluyorum.

Bu metafor bizi yeniden Nedim'e götürüyor. O diyor ki: "Bülbülü uyuyor sanmayın, gagasını kanadının altına koymuş, uykuda sevgilinin hayalini kokluyor." Demek ki aşka düşen akıl iflâh olmuyor.

 Batıda aşkın ölümsüzleştirdiği Beatrice, akranı olan Dante'yle tanışıp, onu etkilemeye başladığında henüz dokuz yaşındadır. On yıl sonra gerçekleşen ikinci buluşmada şair, kızın güzelliği karşısında öylesine erir ki, aleve sarılı bir ruha döner. “Hayalden yana olduğu kadar, sözden yana da çok zengin olsam, yine de güzelliğinin binde birini bile anlatmaya cesaret edemem” der. Bu son görüşmedir. Bir daha asla bir araya gelemezler. Çünkü Beatrice, yirmi dört yaşında hayata veda eder. Ama şairin gönlünde hep canlı ve güzel kalır. Dante, bütün eserlerini o aşkın verdiği ilhamla yazar. İlahi Komedya o aşkla doğar. Bu trajik öykü, Floransa'daki Dante Kilisesi'nin bahçesine konulan sepeti bile kutsallaştırır. Şairin mezarı başındaki o sepet, karşılıksız kalmış aşk mektuplarıyla dolup taşan bir dert küpüne dönüşür.

 Kral ya da şah olmak da erkekleri bu yangından kurtarmaz.

Yer, Hindistan... Babür hükümdarı Şah Cihan, deliler gibi tutulduğu, yanındayken bile özlediği sevgili eşini, doğum sonrası durdurulamayan kanama yüzünden kaybeder. Mümtaz Mahal'in ölümü, Şah Cihan'ı hayata küstürür. O'nun adını ebedileştirmek için Taç Mahal'i yaptırır. O aşk, Yemuna nehrinin kenarında yükselen ve şehrin her tarafından görülebilen Taç Mahal’de ölümsüzleşir.

 İngiltere'de hikâye, 8. Henry'nin, Anne Boleyn'e âşık olmasıyla başlar. Kıza sahip olmak ister. Ama Boleyn "nikah olmadan asla" der. Oysa kral o sırada bir başka kadınla evlidir. Boleyn’le evlenebilmek için mevcut eşinden boşanması gerekmektedir. Kral, bu emelini gerçekleştirebilmek için Vatikan Kilisesinden boşanma izni ister. Ama kiliseden beklediği fetva gelmez. Çünkü Katolik nikahında boşanma yoktur. Bu yasak, Henry'yi çileden çıkarır. Aşk, gözlerini öylesine kör etmiştir ki, ne kiliseyi tanır ne de papayı. Afaroz edilme pahasına Vatikan’ın aldığı kararı yok sayar. Tutar, İngiltere'de Anglikan Kilisesini kurar.  Bu kilisesinden aldığı fetvayla mevcut eşini boşar ve Anne Boleyn'le evlenir. Bu aşkın ilk meyvesi Anglikan mezhebi olur. İkincisi ise İngiltere'de kraliyet soyunun değişmesine yol açan 1.Elizabeth…

 Henry’den sadece üç yaş küçük olan Kanunî Sultan Süleyman’ın, bir köy papazının kızı olan Aleksandra’yı, Hürrem adıyla tanıyıp âşık olması, yalnızca iki insanın hayatını değil, bir milletin kaderini de derinden etkiler. Şöyle ki, Hürrem, yalnızca Kanunî’nin kalbini yakmakla kalmaz; o aşktan aldığı güçle, padişahın başka kadından olan oğlu Şehzade Mustafa’yı ortadan kaldırır. Sarı Selim’e sultanlık yolunu açan bu evlat katli, cihan imparatorluğunda yükselmenin sonu, duraklamanın başlangıcı olur.

 Güneş batmayan ülkelerin cihangirlerini dize getiren aşk, Fransa’da da -güncelliğini hiç yitirmeyen- bir düşünürün doğmasına yol açar...  Kimden mi söz ediyorum? Tabii ki Montesqıeu’dan…Üstelik O’nu tarih sahnesine çıkaran bu öykü, uzak bir coğrafyada ve çok eski bir çağda yaşanır. Yani, İran'da kanat çırpan bir kelebek, Fransa'da fırtına koparır.

    Hikaye şöyle başlar: Eşi tarafından aldatıldığını öğrenen İran Şahı Şehriyar, bütün kadınlara düşman kesilir. Gece birlikte olduğu kadını şafak vakti idam ettirir. Onlarca kadının kurban edildiği bu süreçte, nihayet bir gün sıra Şehrazat adlı genç bir kıza gelir. O gece şahın odasına giren genç kız dahiyane bir şey yapar. Şafak sökmeden bir masal anlatmaya başlar. Gün ağarır ama masal bitmez. Şah, bitmeyen masalın sonunu dinleyebilmek için, Şehrazat'ın idamını bir sonraki güne erteler. Şehrazat, sonraki gece yarım kalan masalı tamamlar ama sonunu getirmeyeceği yeni bir masala başlar. Bu şekilde her gece devam eden ve fakat sonu getirilmeyen masallar, Şehriyar'ı kıza aşık eder. Şahın bir süre sonra "anlatma sonunu kıyamam sana" deme noktasına geldiği bu masallar, dünya edebiyat tarihine muhteşem bir masal külliyatı kazandırmakla kalmaz, masalsı bir aşkın da doğuş nedeni olur. İran’dan Paris’e giden iki acemden bu masalları dinleyen Montesqıeu, o masallardan aldığı ilhamla Acem Mektupları'nı yazar. Kitap yayınlandığında, Fransa'da büyük bir yankı uyandırır. Kendisini, Yasaların Ruhu'na götürecek üne kavuşur. O yankı, o çağla sınırlı kalmaz, "kuvvetler ayrılığı" kavramıyla demokrasinin temel ayracı olur. Geçtiğimiz yüzyılda Sezai Karakoç, “Sen Şehrazat bir lamba, bir hükümdar bakışında / Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın" dizeleriyle yönümüzü bir kez daha Şehrazat'a döndürür.

        Kuşkusuz, aşk yangınlarının ölümsüzleştirdiği kadınların sayısı üçle beşle sınırlı değildir. Şarkı ve şiirlerden yola çıkarak dilediğiniz kadar örnek bulmak da bu örneklerden hareketle oluşturulan yargıya, "bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil" sözüyle karşı çıkmak da mümkündür. Ama insanlık tarihindeki ilk cinayetin bir kız uğruna işlendiği ve son peygamber Hz. Muhammed'e, bu dünyada sevdirilen üç şeyden birinin kadın olduğu hatırlanırsa, herhalde bu yargı havada kalmaz. 

         Yoksa yanılıyor muyum?      

 (*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 102. sayısında yayınlanmıştır.

25 Aralık 2024 Çarşamba

Sen Anla Beni Günlüğüm / Mehmet Taştan

Bir aydır edebiyat dersimize giren Belkıs Hanım, bize bir ev ödevi verdi. “Hayatınızı anlatan bir öykü yazıp, getirin” dedi. Ben ödevimi yapmadığım için sıfır aldım. Olsun sıfır almak ötekinden daha iyiydi… Çünkü benim başkalarının bilmesini istediğim bir hayatım yoktu ki…

Aslında on bir yaşına gelinceye kadar her şey çok iyiydi. Babamın kocaman bir tırı vardı. Tır kendisinin değildi, çalıştığı şirketindi. Bunu bilirdik ama olsun, tır hep bizde dururdu. Babam onunla Avrupa’dan İran’a, Oradan Avrupa’ya mal taşırdı. Ne taşıdığını bilmezdik. Onu günlerce, hatta haftalarca görmediğimiz olurdu. Eve genellikle gece yarısı gelirdi. Sabah uyandığımda başucumda duran hediyelerden geldiğini anlardım. Sevinçten uçar gibi babamın odasına dalardım.  Annem buna kızardı. Anne-babanın odasına kapı dövülmeden girilmez derdi. O’na cevabım, omuz silkerek yere bakmak olurdu. Babam, yataktan fırladığı gibi bana sarılırdı. “Aslan oğlum” derdi. Bunu duyunca dünyalar benim olurdu.

Babamın getirdiği, Ronaldo formasını ve halı saha ayakkabılarını giyip, arkadaşlarımın yanına gidince, bana hayranlıkla baktıklarını hissederdim. Arkadaşlarımdan biri, boş bulunup, “gene baban mı geldi” diyecek olursa, bir başkası ona bizim tırı göstererek, “kocaman tırı görmüyor musun da babasını soruyorsun” diye karşılık verirdi. Bu cevaba hep birlikte kahkahayla gülerdik.

Babamın, gelişi gibi gidiş günü de belli olmazdı. Bazen mal hazırlanmadığı için evde uzun kalırdı. Ben, bu duruma çok sevinirdim. Çünkü, Onun varlığı bize neşe verirdi. Bazen arkadaşından ödünç aldığı arabayla bizi gezmeye götürürdü. Bir seferinde, Mavi Göl’ün kenarına pikniğe gitmiştik. Babamın ne kadar güzel kebap yaptığını o gün öğrenmiştim. Ben de büyüyünce, eşime ve çocuklarıma böyle kebap yapmayı hayal etmiştim.

Kara yağız delikanlı olan babamı, annem de çok severdi ama işinden hiç memnun değildi. Onun, sürekli yanımızda kalmasını isterdi. Bir seferinde komşu kadından, okul servisi için şoför arandığını duymuştu. Babama tır şoförlüğünü bırakıp, servis şoförlüğü yapmasını teklif etti. Babam oralı bile olmadı. Kısa zamanda Çayyolu’nda lüks bir eve taşınacağımızı söyledi. Babamın yüzüne bakan annemin gözlerinde, endişeyle mutluluk bir anda gidip geldi.

—    Nasıl?

Babam güven dolu gözlerle anneme baktı:

—    Kocana güvenmiyor musun?

—    Güveniyorum da…

Annemin yarım kalan sözünü, babamın yanağına kondurduğu öpücük tamamladı. 

Bu konuşmadan birkaç gün sonra malın hazır olduğu haberi geldi. Babam, bir kuşluk vakti, annemi, beni ve kız kardeşimi öperek tıra atladı. Ama nasıl bir atlayıştı, görecektiniz. O ana kadar hep askeri pilot olmayı düşlerdim. Deri ceketli o adamı izlerken, “büyüyünce ben de mi tır şoförü olsam” diye düşündüm. Onu, bu halde son görüşüm olduğunu bilmeden…           

Ertesi günün akşamında anneme bir telefon geldi. Babamın tırı Edirne’de durdurulmuş, zulasında 400 kg kokain yakalanmıştı. Zula neydi, kokain neydi bilmiyordum. Ama haberi duyan annemin, babamın vefat haberini almışçasına yere yıkıldığını hatırlıyorum. Evimize bir yıldırım gibi çarpan ve hayatımızdaki bütün renkleri kül eden o haber geldikten bir süre sonra bilgisayarın başına geçtim. İnternetten, o iki kelimenin anlamına baktım. Zula, “kaçak ve yasak şeylerin sağlandığı yer” demekmiş. Kokain de en zararlı uyuşturucu maddelerden biriymiş. Babam, “Çayyolu’nda lüks bir eve taşınacağız” dediğinde annemin yüzünde oluşan endişenin nedenini o an anladım. 

O günden sonra kötü haberler duymak hayatımızın rutini haline geldi. Gözaltına alınan babam, tutuklanıp Edirne Cezaevi’ne konulmuştu. Cezaevine ziyarete giden amcamdan, kendisini savunacak iyi bir avukat tutmamızı istemişti. Amcam, istenen avukatı bulmuştu ama avukatlık ücretini ödeyecek parası yoktu. Çünkü, O da bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Annem o parayı, düğünde kendisine takılan bütün takıları bozdurarak karşılamıştı. Tutulan avukat da bir işe yaramamış, ele geçen uyuşturucu miktarı çok olduğu ve suç ortaklarını söylemediği için, babam 15 sene hapis cezası almıştı. İşin tuhafı, babamın onlara gösterdiği sadakati, onlar babamdan esirgemişti. Hiçbir şekilde bizimle temas kurmamış, avukatlık parasını bile ödememişlerdi. Öyleyse babam neden susuyordu? Niçin onları ele vermiyordu? Ele verirse kendisinin ya da bizim öldürülmemizden mi korkuyordu? Bu soruların cevaplarını hiçbir zaman öğrenemedik. 

Geçim derdinin ne demek olduğunu, eve her ay elektrik ve su faturası geldiğini, bunların bedelleri ödenmeyince elektrik ve suyun kesildiğini, babamın cezaevine girmesinden sonra sırasıyla yaşayarak öğrendim. Bereket, oturduğumuz ev dedemden miras kalmıştı. Yoksa hepten hapı yutmuştuk. 

Annem bu yükün altından kalkabilmek için bir tatlıcıda çalışmaya başladı. Nöbetçi olduğu zamanlar eve geç geliyor, onun yokluğunda kardeşim Pınar’la ben, dışarından ufak bir tıkırtı duyunca çok korkuyorduk. Babasız kaldıktan iki yıl sonra, üçüncü kattaki evimize, gece yarısı bir hırsız girmişti. Annemin odasından gelen boğuşma seslerini duymuş; kardeşim ve ben korkudan o odaya girememiştik. Hırsız da az sonra geldiği balkondan atlayarak kaçmıştı. Annem, adı kirlenmesin diye hırsızdan şikayetçi olamamıştı. Annemin ne demek istediğini anlayamamıştım ama bu olay, evdeki korkularımızı iyice artırmıştı. Ondan sonra annemle aynı odada yatmaya başladık ve yatarken, dış kapıyla birlikte balkon ve yatak odası kapılarını da kilitler olduk. 

O yılın eylülünde, okul açılınca, daha önce sıradan olduğunu sandığım şeylerin, ne kadar büyük birer lüks olduğunu fark ettim. Anneme, “bana okul için yeni kıyafet al” diye tutturmadım. Önceki yıldan kalanları giymeye devam ettim. Artık okula servisle değil, yürüyerek gidip geliyordum. Okul kantinine ise pek uğramıyordum. “Bana ne zaman cep telefonu alacaksın” demeyi ise tamamen unutmuştum. 

Ertesi yılın yazında bir işyerinde çırak olarak çalışmayı düşündüm. 15 yaşından küçük çocukların çalışmasının yasak olduğunu öğrendiğimde, hiçbir işe yaramamanın verdiği eziklikle oturup ağladım. 

Babam tutuklandıktan sonra, kendisini yalnız bir kere görebildim. Babam, anneme gönderdiği mektuplarda, “çocukları bir kere getir göreyim, ondan sonra ölsem bile gam yemem” diyordu. Annem yol parası bulamadığı için bu isteği sürekli erteliyordu. Sonunda benim liseye başlayacağım sene, dedemden kalan, Fatsa’daki üç dönümlük fındık bahçesinden, kendisine düşen payı kardeşlerine satarak yol paramızı çıkardı. Üçümüz birden Edirne’ye gittik. Bayram olduğu için açık görüş yapacaktık. Uzunca bir kuyruktan sonra, ayakkabılarımızı çıkarıp, terlik giyerek duyarlı kapıdan geçtik. Ben ve Pınar’da sorun çıkmadı. Ama duyarlı kapı, annemin kıyafetindeki metal düğmeye öttüğü için, onu, kapalı bir perdenin arkasına aldılar. İki kardeş endişeyle onu bekledik. Neyse ki annemin yanımıza gelmesi de uzun sürmedi. 

Babam bizi görünce, ikimizi birden kucakladı. Bizi, göğsüne bastırarak, öpüp kokladı. Eskisi gibi kuvvetliydi. Ama kokusu evdeki gibi değildi. Sanki o gitmiş, yerine başka biri gelmişti. Oldukça yaşlanmıştı. Bizim için tıraş olduğu ve en güzel kıyafetlerini giydiği belliydi. Ama ruhundaki ezilmeyi gizleyecek bir şey bulamamıştı. Bir adım ötedeki annem gözyaşları içinde bizi izliyordu. 

Sohbet sırasında, babam derslerimizi sordu. LGS’ye girdiğimi, yüksek bir puan beklediğimi söyledim. Sevindi, “ne olacaksın” dedi. Ben de askeri pilot olacağımı söyledim. Bu cevaba çok sevineceklerini zannederken, hiçbir şey demeden ikisi birden yere baktı. Buna bir anlam veremedim. Meğer, uyuşturucu suçundan mahkûm olan birinin oğlunu, kolay kolay subay yapmazlarmış. Ben bunu çok sonra öğrenecek ve günlerce üzülecektim. 

Görüşme devam ederken, uzun bir düdük çaldı. Ardından “görüşme saati bitmiştir” şeklindeki anons koridor boyunca yankılandı. Bütün mahkumlar ve ziyaretçiler mahşer düdüğü çalmış gibi hüzne kapıldılar. O ses, beni de etkiledi ve babama duyduğum muhabbeti biraz daha artırdı. Pınar’sa o sesi duyduktan sonra babamın boynuna sımsıkı sarılarak ağlamaya başladı. Onları ayırmak epey güç oldu. 

Ankara’ya döndükten bir süre sonra Ayrancı Anadolu Lisesi’ni kazandığımı öğrendim. Bu, babamın cezaevine düştüğü günden sonraki üç yıl boyunca duyduğumuz en güzel haberdi. Allah var, bu haber yalnız bizi değil akrabalarımızı da çok sevindirmişti. Okul başlarken, hepsi el ele verip, benim düzgün bir kıyafetle okula gitmemi sağlamışlardı. Ne var ki, iş bununla bitmiyordu. Okula gidiş mesafem çok uzamıştı ve benim otobüsle gidip gelecek kadar harçlığım yoktu. O yüzden ya okula giderken ya da eve dönerken yürümek zorundaydım. Bir sabah okula giderken, avizeci Nusret Amca beni görüp seslendi:

— Yusuf, Atakule’ye doğru gidiyorum, gel seni de okula bırakayım, dedi.

Mahalleden tanıdık bir esnaf olduğu için hiç tereddüt etmeden arabasına bindim. Yolda bana oldukça sıcak davrandı. Beni indirirken, evle okul arasındaki mesafenin 4.3 km olduğunu söyledi. O kadar mesafeyi yürüyerek nasıl gidebildiğime şaşırdı. Akşam olunca, yürüdüğüm mesafeyi bilsin diye bunu anneme söyledim. Beni övecek zannettim. Ama öyle olmadı. Renkten renge girdi. “O ırz düşmanının arabasına nasıl binersin” diye fena halde çıkıştı. Meğer, o gece evimize giren Nusret’miş. Ve gelme sebebi hırsızlık değil annemmiş. O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Sabahleyin anneme görünmeden okula gittim. Nusret denen o rezilin yüzüne bir daha hiç bakmadım.

Dersler, sabahleyin başlayıp ikindiye kadar sürüyordu. Benim öğle yemeğine verecek param da yoktu. Gerçi annem her sabah, çantama ekmek arası bir şeyler koyuyordu ama nedense onu sınıfta açıp yemekten utanıyordum. Çünkü, benden başka hiç kimse böyle bir şey yapmıyordu. Hepsi yemeklerini, kantin ya da yemekhanede yiyorlardı. Dürümü çıkarmak için sınıfın boşalmasını bekliyordum ama bir türlü bu olmuyordu. Biri gidince bir başkası giriyordu sınıfa… Kantine gitmediğim gibi tenis masalarının yanından da geçmiyordum. Çünkü onlar da paralıydı. 

Okulun ilk haftası da ayrı bir dertti. Her öğretmen ilk dersini tanışmaya ayırırdı. Cevap verilecek sorular arasında, “babanız ne iş yapıyor” sorusu da olurdu… Babalarının mesleği iyi olan çocuklar bunu gururla söylerken, kötü olanlar mahcubiyetle cevap verirlerdi. Ama ben ne diyebilirdim ki… Benim babam uyuşturucu ticareti yapmaktan mahkûm diyemiyordum… Bir seferinde, babam tır şoförü diyecek oldum. İki kızın bana “yalan söylüyorsun” der gibi gülerek baktıklarını gördüm. Yerin dibine battım. 

Bu üzüntünün en derinini lise ikide yaşadım. Öğle arası, okulun bahçesinde sohbet ediyorduk. Bir ara, ne olmak istediğimiz konusu açıldı. Herkes, gönlünde yatan aslanı söylüyordu. Tam bana sıra gelmişti ki biri atıldı:

 — Yusuf, sen yakışıklı ve zeki bir adamsın. Onun için senden çok iyi bir uyuşturucu baronu olur, dedi.

Bunu söyleyenin üzerine yürüdüm ama arkadaşlar bırakmadılar. Hak ettiği cevabı onlar verdiler. Yine de o skar ruhuma yapışıp kaldı. 

O sene, adeta hüzün yılımdı. Alt sınıftan bir kızla tanışıp, yakınlaştık. Adı Aysun’du. O’na âşık olmuştum. Sohbet ederken, ailemi sordu. Ona yalan söyleyemezdim. Her şeyi olduğu gibi anlattım. O günden sonra benden adım adım uzaklaştı. Şimdi bizim sınıftan bir oğlanla çıkıyor. Bunun acısını hiç unutamadım. Her gün tazelenen bir acıydı bu. 

Bir de okuldan gelen yardım talepleri var ya… Onlar da benim için tam bir eziyetti. Her seferinde “biz fakiriz, o yüzden yardım yapamıyoruz” demek, ruhumu fena halde yaralıyordu. 

Bütün bunlara rağmen dersler başlayınca, kendimi iyi hissederdim. Çünkü, çalışarak sınıfın en iyilerinden biri olmayı her zaman başarırdım. O sayede arkadaşlarımın bana yaklaştığını görürdüm. Ama yine de kimse benimle birebir arkadaş olmak istemezdi. Grup içinde var olurdum ben. Grubun olmadığı zamanlarda ya kitaplar ya da kalem eşlik ederdi bana…Yazdıklarımı yalnızca Sadi Hocama gösteriyordum, onun eleğinden geçiriyordum. Sanki beni yalnız anlayan oydu. Bir seferinde bana, “liseler arasında ‘mülteci çocuklar’ konulu bir öykü yarışması düzenleniyor, sen de katıl” demişti. Sözünü tuttum, bir öykü yazdım. Yine O’nun eleğinden geçirerek yarışmaya katıldım.  Ne yazık ki Hocam, kalp krizi geçirip vefat etmiş, yarışmanın sonucunu görememişti. Onun yerine dersimize giren Belkıs Hocanın ise yazdığımdan da yarışmaya katıldığımdan da haberi yoktu. 

Bugün son ders edebiyattı. Belkıs Hocanın dersiydi. Neşe içinde sınıfa girdi. Yazdığım öyküden övgüyle söz etti. Yarışmada üçüncü olduğumu söyledi ve beni kutladı. Bütün sınıf dönmüş, bana bakıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra müşfik bir şekilde bana yaklaştı:

—    Yusuf... Bu kadar güzel yazıyorsun da verdiğim öyküyü niye yazmadın? Kendini bana niye anlatmadın? Dedi.

O an gözlerim doldu. Başımı öne eğdim. “Derin acılar dilsizdir” demek geçti içimden. Bunu da söyleyemedim.

Kimseye kendimi anlatamadım. Sen anla beni günlüğüm. 


1 Aralık 2024 Pazar

Satrancın Karanlıkla Yarışı / Mehmet Taştan

15 asır önce, Hint topraklarında hüküm süren genç mihrace Belhet, birbiri ardınca savaşlar kazanıyor, şanına şan katıp, iktidar tacını parlatıyordu. Öylesine hızlı büyüyordu ki, zaferleri yalnız rakiplerinin değil, genç mihracenin de başını döndürüyordu. 

Tecessüsün doruk çağında olmanın verdiği tecrübesizlikle, zaferlerinden söz ederken yalnızca “ben” diyor; savaşlarda hayatlarını kaybeden ya da yaralanan binlerce askere karşı göstermesi gereken vefa borcunu unutuyordu. Bu durum askerde derin bir hoşnutsuzluğa, halkta infiale yol açıyordu.

     Brahman Sissa, “eşref saati” olduğunu sandığı bir vakitte huzura çıktı:

 — Mihracem, siz büyük bir lidersiniz ama hiçbir savaş askersiz  kazanılamaz. Zaferlerinizden söz ederken, onları da hatırlayın. Hatırlayın ki, yalnız ülkelerin değil, gönüllerin de mihracesi olasınız, dedi.

    Belhet’in cevabı müstebitçe oldu:
    — Atın bunu zindana!”

    Ve atıldı. 

Beyin, kafatası hapsinde düşünür. Sissa’da öyle yaptı. Belhet’in karanlığında düşündü. Hayatta mat olmamak için aklını şaha kaldırdı ve satrancı buldu.

Zindanın kalın duvarlarını aşarak ülkeye yayılan satranç, yıllar sonra saraya girdi. Belhet’i de tesirine aldı. Karşılıklı birinci hamleden sonra 400, karşılıklı beşinci hamleden sonra 288 milyar kombinezon oluşturulabilen satranç, Mihrace’de vazgeçilmez bir tutkuya dönüştü. Satrancı icat edenin bulunarak huzuruna getirilmesini istedi.

   Brahman Sissa’yı karşısında gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi: 
    — Seni unutmuştum. Dile benden ne dilersen. 

    Artık iyice yaşlanmış ve dünyadan elini eteğini çekmiş olan Sissa, Mihrace’ye son bir ders vermek istedi:
    — Efendim, satranç tahtamın birinci karesine bir pirinç koyun, sonrakilere sırasıyla 2, 4, 8, 16 şeklinde, bir öncekinin iki katını koyarak satranç tahtamın 64 karesini pirinçle doldurun dedi.

    Belhet isteneni küçümsedi:
    — İstediğin, yaptığını ifsat etti.

    Neyse ki mihracenin imdadına maliyeden sorumlu vezir yetişti: 
    — Aman yapmayın Mihracem, dünyanın bütün pirinç depoları bir araya gelse, bu isteği karşılayamaz.

    Mihrace sayılara göz attığında Sissa’nın zekâsı karşısında dehşetle irkildi: 
    — İstediğin, yaptığından daha acayip” dedi ve Sissa’yı serbest bıraktı. 

    Sissa, bir akıl oyunuyla kurtulsa da ilk örneğine M.Ö. 17. yüzyılda Mısır’da, HzYusuf’un bir iftira yüzünden on iki yıl kaldığı yer olarak rastlanan zindanın karanlığı üç bin yıldan fazla sürdü. 

Güzelliğinin perdesinde tüm sırları saklayan ve dışarıya ışıklar saçan Themis’in, gözleri bağlı biçimde, elinde kılıcı ve terazisi ile insanlara mutlu ve mutsuz yaşama paylarını dağıttığına inanılan Antik Yunan’da da karanlığın tonu piramitler ülkesinden pek farklı değildi.

Ortaçağ Avrupa'sında ise, suçlulara, ölüm, işkence ve sürgün cezaları uygulanıyordu. Kilisenin, kapısından kovulup bacasından giren satranca izin verilmesiyle eş zamanlı olarak, bu yaptırımlara bir de zindan cezası eklendi. Kişinin sosyal statüsüne göre, şato ya da manastır mahzenlerinde çekilen bu ceza, bireyin toplumdan tamamen tecrit edilmesi ve akıbetinin belirsizleşmesi demekti. 

Doğudan yükselen güneşle Reform ve Rönesans yüzyılına uyanan batı, kilisenin etkisinden uzaklaşabildiği ölçüde mahkumların da insan olduğu gerçeğini hatırlayacaktı.

Birey için, golf sahasındaki küçük top gibi, otoritenin elindeki sopadan yediği darbeyle yuvarlandığı ve genellikle çürümeye terk edildiği çukur olan zindanın, süresi ve şartları belirlenmiş bir cezaevine dönüşmesi için,  Kalvinizm mezhebinin doğması gerekecekti. 

Çürüme ya da nihai kararı bekleme yeri olan zindan konusundaki ezber, bu mezhebin etkisiyle, 16.yüzyılda deniz seviyesi altındaki topraklar ülkesi olan Hollanda'da bozuldu. Kadın cezaevi, Amsterdam Spinnhaus’da yazılı “Korkma! Kötülüğe karşılık vermeyeceğim, aksine iyiye zorlayacağım. Ellerim serttir. Hissiyatım sevgi doludur” anlayışı, modern cezaevi sürecinde, taşın suda oluşturduğu ilk halka oldu.

Kuvvet mıknatıstır çeker, akıl da öyle... Hollanda’da zuhur eden bu rasyonel yaklaşım, satrancı “bilgeliğin ölçüsü” diye tanımlayan Goethe’nin ülkesinde hemen yankısını buldu. Almanya’da birbiri ardınca yeni cezaevleri kuruldu.

Bu olumlu hava dalgası yayılma eğilimi göstermişken, kum saati tersine döndü. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yaygın fakirlik, harpler sebebiyle başıboş kalan insanların işlediği suçlar, kıtalar arası göçler, ülkelerde meydana gelen sosyal ve siyasal çalkantılar, merkantilistlerin -ucuz iş gücü olarak gördükleri- mahkûmlar karşısında kabaran iştahı, Hollanda dışındaki Avrupa ülkelerinde cezaevi şartlarını 19. asrın başlarına kadar olumsuz şekilde ve ağır biçimde etkiledi. 

Bütün bu yaşananlar, zindan sözündeki o süngersi emicilikle, romancıların kaleminden bengisu içti.

Çok zaman sonra, aynı adla sinemaya da aktarılan, Alexandre Dumas’ın 1845’te yazdığı, Monte Kristo Kontu romanında, aklın sembolü satrançla, çürümenin sembolü If şatosu bir araya geldi. Sadece bilge kişinin adı Sissa yerine, Faria olmuştu bu kez… Tabii golfun ustası, aristokratlar da unutulmamıştı o romanda…

Ekmek hırsızlığı suçundan on dokuz yıl hapis yatan Jan Valjan’ın hayatının anlatıldığı Sefiller romanı yayınlandığında, Sen Nehri bir vaftiz havuzuna dönüşmüştü Fransa'da. 

Zindanla satrancın yüzleştirilmesi ise Stefan Zweig’e kaldı. 1942’de yayınlanan Satranç’ın roman kahramanı, genlerini Sissa’dan almış gibiydi. Gestapo tarafından hücreye kapatılan Dr. B, ele geçirdiği satranç kitabındaki bütün oyunları zihninden oynayarak kendisini çıldırmaktan kurtarıyordu.  

Bu romanları, Michel Foucault’ın, cezalandırmada tasfiyeden terbiyeye geçiş sürecini anlattığı Hapishanenin Doğuşu adlı kitabı takip etti. Eser, idam mahkûmu Damiens'ın, halkın gözü önünde paramparça edilmesiyle başlıyordu. 1757 Paris’inde yaşanan bu vahşet, Fransız devrimiyle gelen giyotinin niçin modern bir infaz yöntemi olarak görüldüğünü ve insan merkezli infaz sistemine varabilmek için ne kadar ağır bedeller ödendiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. 

Osmanlı Devleti de batılılaşma hareketlerinin yoğun şekilde yaşandığı 19. yüzyılda makas değiştirdi ve Islahat Fermanıyla birlikte kurumsal anlamda hürriyeti bağlayıcı cezayla tanıştı. Tersane Zindanının yerini “Bekir Ağa Bölüğü” namıyla maruf Beyazıt Tevkifhanesi aldı. Ancak, sistemin, modernleşmesi ve yerleşik hale gelmesi, Cumhuriyet döneminde süreklilik arz eden çalışmalarla sağlanabildi. 

Mahkûmu, ıslah ve iyileştirilmede ilk adım, onun bir nesne değil özne olduğunun idrakiyle atıldı. Cezaevi algısı değişti. Mahkûmun kaderine terk edildiği “kodes” olmaktan çıkarıldı. Onun güvenli ve vasıflı bir şekilde barınacağı, sağlıklı yaşayacağı, hastalandığında tedavi olabileceği, eğitimini sürdürebileceği, meslek edinebileceği ve yeniden sosyal hayata hazırlanacağı ceza infaz kurumlarına dönüştü. Islah ve iyileştirmeyi temin için çeşitli iş kolları yanında, uzman kişilerin istihdam edildiği psiko-sosyal servisler kuruldu. Meslek edindirme kursları, eğlence programları, yarışmalar cezaevlerinin rutini haline geldi.

Kalite hareketi, koğuş sisteminden, oda sistemine geçişle başladı. Terör ve çete batağına saplanmış kenar kültürün çocuklarını, merkezin tahammül edilebilir bir eksenine oturtabilme çabasının ürünü olan, yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarıyla ivme kazandı.

Satrancın okullara ders olarak girdiği iki binli yılların başında, cezaevlerinde tekli yönetim anlayışından vazgeçildi. İdari kararları mutat şekilde yargı denetimden geçen, uluslararası gözlem heyetlerinin ve izleme kurullarının ziyaretlerine açık, basının ve sivil toplum örgütlerinin sürekli gündemde tuttuğu kurumlar olarak taşındı günümüze.  

Rafine bir tercihle cezaevi bütün unsurlarıyla yenilenirken, şiirlerin, türkülerin dilinde eski günlerine takılı kaldı. Karanlık, zindan, pranga, kelepçe, zincir, demir parmaklık, gardiyan, bu mekânın beylik sözleri oldu daima.

Kimi içerden, “beni uzaklarda arama anne” diye seslendi; kimi dışarıda, sevgiliyi cezaevine benzeterek “ben sende tutuklu kaldım” dedi.

İşin asıl kötüsü, bilerek bilmeyerek, hapishaneyi insanın kendi içine taşımasıdır” diyen Nazım Hikmet de geçti hapisten; “Elimde kelepçe, boynumda zincir / Zincir sallandıkça her yanım incir” diyen Kerkük Türküsü de…

Yafta, malta, maruzat gibi cezaevi jargonunu kullanarak yazdığı şiirde; “Yeryüzü boşaldı, kalan biz miyiz? / Güneşe göç var da habersiz miyiz?” diye üst üste sorular soran Necip Fazıl, kaldığı koğuşu tarif ederken “Garip pencerecik, küçük, daracık; / Dünyaya kapalı, Allah’a açık” beytiyle farklı bir yorumun da penceresini açtı hapisten... 

Simdi, anıları kekremsi bir tat veren o hüzünlü geçmişin kıyısında gezerken, cezaevi olmayan bir toplum düşüyle bitirmek isterdim bu yazıyı. Ama bu imkânsız...

Bari Sissa’nın gözde öğrencisi Kasparov’u, bilgisayar başında pes ettiren kolektif aklın, suçu ve suçluyu en aza indirmesini dileyelim. 

* Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 18. sayısında yayınlanmıştır. 

14 Kasım 2024 Perşembe

Kriton’a söyleyecek neyimiz var? / Mehmet Taştan

Yıllar önce çalıştığım adliyede tanıdığım bir savcı, oldukça değişik bir tipti. Mesaiye uymaz, işini de yapmazdı. Odasında olduğu zamanlarda da bolca misafir kabul ettiği için çalışmaya fırsat bulamaz; onun baktığı dosyalardan adalet bekleyen insanlar ciddi şekilde zarar görürdü. Ne gariptir ki onun bu hali çok kişi tarafından bilinmesine rağmen hakkında herhangi bir işlem de yapılmazdı. O da bunun verdiği rahatlıkla bildiğini okumaya devam ederdi.  

Bütün bunların üstüne o savcının şöyle de bir huyu vardı. Ne zaman bir araya gelsek, “vatan, millet, sakarya” edebiyatı yapar; mangalda kül bırakmazdı. Tablo tam da Ziya Paşa’nın Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât / Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde” beytini hatırlatırdı. Günümüz Türkçesiyle söylemek gerekirse, söz ile bütün dünyaya düzen verirdi ama kendi yapması gereken işlerde her tarafından kayıtsızlık ve tembellik akardı. 

“Belki bir gün düzelir” şeklindeki cılız ümidimiz, bir meslektaşımızın verdiği bilgiyle yer ilâ yeksan oldu. “Onu ilk görev yerinden tanırım, asla çalışmaz” dedi. Ve umudun fitili söndü.

Bu bilgiyi aldıktan bir süre sonra, o savcı odama geldi. Her zamanki gibi nazik ve güler yüzlüydü. Oturduktan kısa bir süre sonra bizimkinin vatan sevgisi yine depreşti. Aklına gelen güncel siyasi sorunları ve çözüm önerilerini sayıp döktü. Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Kendisini sabırla dinledim. Es verince sordum:

    Vatan bizden ne bekler?

Cevap vermedi. Durdu. Ne diyeceğimi bekleyen bir ifadeyle yüzüme baktı. Bu beklentiyi karşılıksız bırakmadım ve başka bir soruyla devam ettim:

   Evimizde bozulan musluğu tamir için çağırdığımız su tesisatçısından ne bekleriz?

    Bozulan musluğu tamir etmesini…

    Evet bence de öyle… İşini en iyi şekilde yapıp gitmesini… Ama o gittikten sonra, işini düzgün yapmadığını, musluktaki arızanın hâlâ devam ettiğini fark edersek, o kişiyle birlikte savunduğu değerler de gözümüzden düşer. Beş paralık olur. O nedenle bana göre vatan sevgisinin birinci şartı, her ferdin kendi görevini kusursuz bir şekilde yerine getirmesidir. Bunu başardığımız zaman ülkede şikâyetçi olduğumuz sorunların büyük bir kısmını çözmüş oluruz. Kendi sorumluğumu yerine getirmiyorsam, tarım ya da hayvanlık konusundaki parlak fikirlerimin ülkeye ne faydası olabilir ki…

Dinlerken rahat görünüyordu. Söylediklerimden kendisine pay çıkaran bir hali yoktu. Ama konuşmaya başladığında sesinin çatallaştığını, kelimelerin boğazında düğümlendiğini fark ettim.

    Eee tabii… Bireysel sorumluluklar önemli… Buna kimsenin bir diyeceği olamaz… Herkesin kendi işini en iyi şekilde yapması gerekir, dedi.

Sonrasında ne mi oldu? Hiçbir şey… Söylediklerimin şahıs üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Önceden nasılsa öylece devam etti. Bir zaman sonra bürosu değişti ama kendisinin değiştiğini hiç sanmıyorum. Çünkü huylu huyundan vazgeçmiyor. Çalışkanlık gibi tembellik de erken yaşlarda insanın ruhuna işliyor ve bir daha da çıkmıyor. Zaten meselede o kişi değil, temsil ettiği anlayış… Kazandığı paranın hakkını vermeyen, insanları mağdur eden, evine helal lokma götürmeyen insan tipi… Ne yazık ki bu tipler hayatımızda o kadar çok ki…

Sahi, tedavi olmak için gittiğimiz doktordan, arabamızı götürdüğümüz servisten, evimize çağırdığımız elektrik ustasından ne bekleriz? İşini düzgün yapmasını ve yalnızca hak ettiği bedeli alıp gitmesini değil mi? İnanç ve düşüncelerini merak bile etmeyiz. Biz istemeden kendi açıklamışsa, o yönüne de yaptığı işin kalitesine göre kıymet biçeriz. İşini iyi yapıyorsa, savunduğu fikir ya da inanca katılmasak bile saygı duyarız. Ama tersiyse, işiyle birlikte çoğu zaman savunduğu değerleri de mahkûm ederiz. Hatta onun iş kalitesi kendi duruşumuzu gözden geçirmemize yol açabilir.

Bir devrimci de yaşadığı böyle bir mağduriyetle yol ayrımına gelir. Ağrıyan dişini tedavi ettirmek için, kendisi gibi devrimci olan bir diş hekimine gider. Ama ideolojine gösterdiği sadakati mesleğinden esirgeyen diş hekimi, işini düzgün yapmadığı için hastayı o koltuğa oturduğuna oturacağına bin pişman eder. Çenesini tuta tuta arkadaşlarının yanına dönen hasta, “mahvetti dişimi, bundan sonra bizden olana değil, işini iyi yapan diş hekimine gideceğim” der.

O hastanın, bedelini dişiyle ödeyerek vardığı kanaate başka bedeller ödeyerek ulaşan kişi sayısı hiç de az değildir. Dahası, insanımızı işine gösterdiği özen bağlamında tasnif ettiğimizde, yüzümüzde gülücükler açmadığı aşikardır. Onun içindir ki, dürüstlük, yalan söylememek, sözünde durmak, ehliyet ve liyakat gibi ahlak ilkelerinden oluşan İslâm endeksine uygun yaşayan ülkeler sıralamasındaki yerimiz esef vericidir. 151 ülkenin bulunduğu ve Yeni Zelenda, İsveç, Hollanda gibi Hristiyan ülkelerin başı çektiği listelerde Türkiye 100. sıralarda seyretmektedir.

Yıllar boyunca istikrarlı şekilde devam eden bu olumsuz tabloyu gördükçe insanın aklına şu soru düşüyor: Puanlamaya esas alınan tüm değerlere toplumun bütün kesimleri olarak taraftar göründüğümüz halde niye karnemiz bu kadar kötü? Çünkü o değerleri yaşatmak, kâğıt üzerinde okumak kadar kolay değil... Her biri ayrı bir emek ve bedel istiyor. Yalanın, hilenin, tembelliğin, itaat ve mensubiyetin derhal verdiği hazzı diğerinde bulmak mümkün değil. Öyle olduğu içindir ki Roma İmparatoru Galigula kendi atını konsül, yani en üst düzey yönetici olarak atamak suretiyle hazzın dibine vurmuştur. Böyle bir örneğin yaşandığı dünyada, ehliyet ve liyakati yok sayan hiçbir eylem ismen anılmaya değer olmayabilir. Ancak insan kayırmacılığının doğurduğu toplumsal zararlar karşısında, bir imparatorun tekil çılgınlığının esamisi bile okunmaz. Zira at kayırmacılığını, yanlışı gösterip, doğruyu işaret etmeye dönük bir ironi olarak okumak mümkündür de topluma karşı olan ödevini yerine getirmeyen eyyamcıları mazur gösterebilecek bir edebi sanat türü yoktur.

Üstelik bunların tembellik ve yetersizliklerini, bireysel birer maraz olmanın ötesine taşıyan yatay ve dikey sebepler vardır. Yatay düzlemden bakıldığında bunlar, çevrelerindeki başarılı insanların çalışma azmini kırar. Böylelikle sağlam hücreleri tahrip eder ve kurum ya da sektörlerin bağışıklık sitemini zayıflatan bir etkiye yol açarlar. İşinde iyi olmakla yükselmek ya da büyümek arasındaki bağın koptuğunu gören dürüst ve ehil insanların, yaptıkları işe, ülkeye ve ortak manevi değerlere olan inancı azalır, yalnızlık ve dışlanmışlık duygusu ağır basmaya başlar.  

Dikey düzlemden bakıldığında ise, tarih boyunca bu vatan için şehit düşen, kolunu bacağını, gözlerini kaybeden yüz binlerce insana karşı gösterilmesi gereken vefa borcunu ödemekten kaçınmaktır. Herkes gibi onların da yalnızca bir kere geldikleri bu dünyayı, sırf bizler güven ve huzur içinde yaşayalım diye hayatlarının baharında terk ettiklerini unutmaktır.

Onun için, işinde tembellik ve yetersizlik göstermek de böylelerine göz yummak ya da destek olmak da bütün toplumun mağduriyetine yol açan büyük birer vebaldir. Ve her vebalin hesabının sorulacağı bir zemin mutlaka vardır. 

İdama götürülürken hizmetçisine dönüp, “Kriton, komşuma bir horoz borcum var onu unutma” diyen Sokrates bu zeminin varlığına işaret eder.

Biz de onu örnek alıp, bugün son günmüş gibi kendimize şunu sorabiliriz:
Kriton’a söyleyecek neyimiz var? 
Yalnızca bir horoz mu yoksa bütün bir hayat mı? 


(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 101. sayısında yayınlanmıştır.