Yolu şiirden geçen tüm dostlar davetlidir
24 Aralık 2025 Çarşamba
15 Aralık 2025 Pazartesi
30 Kasım 2025 Pazar
17 Kasım 2025 Pazartesi
İnsan Hakları Düşünün Aşamadığı Duvar / Mehmet Taştan
İnsanlık, ikinci dünya savaşında kıyameti gördü. Savaş bittiğinde 60 milyon insan bir daha evine dönemedi. Çünkü hepsi ölmüştü. Geriye dönebilenlerin büyük bir kısmı da vücut bütünlüğünü kaybetmişti.
Yaşananlardan ders çıkarılmış gibi bir hava vardı. Böylesi savaşlar ve soykırımlar bir daha yaşanmasın diye çareler aranıyordu. Bu hava, Avrupa ülkelerini de etkiledi. Yedi milyon, Yahudi, Polonyalı ve özürlünün öldürüldüğü Nazi Soykırımına benzer vahşetlerin kökünü kazımak ve insan haklarını korumak için bir araya gelen on ülke, Avrupa Konseyini kurdu. Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiydi.
Sovyet Rusya'nın, boğazlarımızı ve iki
şehrimizi istemesinin itici etkisiyle batıya yönelen Türkiye de konseye
erken dönemde üye oldu.
Nazi kampından sağ çıkmayı başaran
Wiessel, “tarih hatırlanmazsa o çaresizlikler bir daha yaşanır” demişti.
Sözleşme, buna bir basamak daha ekliyor, o acıların yeniden yaşanmaması için
etkili bir adres gösteriyordu. O adres, üye devletlerde, hakları ihlal
edilenlerin çalacağı son kapı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiydi. Bulunduğu
şehirden dolayı Strazburg Mahkemesi diye anılan bu mahkemenin kararları üye
ülkeler için bağlayıcıydı.
Mahkeme, "Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı" olarak tanımladığı sözleşmeyi, içtihatlarıyla güncel ve dinamik kılıyordu. O nedenle kararlarında kullandığı kavram ve ilkeler üye devletlerin, mevzuat ve içtihatlarına yön veriyordu. Öyle ki, yazılı Anayasası olmayan İngiltere bile o ilkeleri içselleştirebilmek için Anayasa Mahkemesi kurmuştu.
Son kırk yıldır, bizi de en azından teorik anlamda etkileyen Strazburg Mahkemesi, ülkemizde karakuşi kararların sonu, yargılama sürecinde kara kalemden yağlı boyaya geçişin başlangıcı olmuştu.Kavramlar ve ilkeler üzerine bina ettiği
öncü kararları adeta birer hukuk manifestosu gibiydi. İnsan haklarının
korunmasında, “devletin negatif ve pozitif sorumluluğu vardır” diyordu. Bu
tasnif bize, “Benden bir isteğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e, “Gölge etme,
başka ihsan istemem” şeklinde karşılık veren Diyojen Sinop’u
hatırlatıyordu. Çünkü o cevap, devletin negatif sorumluğunu hatırlatmanın en
veciz ifadeydi. Şayet Diyojen Sinop, devletin negatif ve pozitif sorumluluğunu
birlikte hatırlatmak isteseydi, o zaman şöyle derdi: “Gölge etme,
başkalarının gölge etmesine de engel ol.”
O halde, her insan hakkı ihlali, ilgili
devletin bu sorumluluklarını yerinde getirmemesinden kaynaklanıyordu. Kendi
geçmişimizden örnek vermek gerekirse, 1961’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı
seçimine aday olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, askerler tarafından
bir cemseye bindirilip, silah zoruyla adaylıktan vaz geçirilmesi devletin
negatif sorumluluğunun ihlaliydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul
Üniversitesini işgal edip, öğrenimi engellemeleri karşısında idarenin sessiz
kalması, kampüs güvenliğini sağlayamaması, devletin pozitif sorumluluğunun
ihlaliydi.
Strazburg Mahkemesinin dediği de buydu.
Devlet, fiili hâkimiyet alanındaki insanların haklarına, sebepsiz ve haksız
yere müdahale etmesin; başkalarının yapacağı müdahalelere de engel olsun.
Artık birey, devletin kabaran iştahına terk
edilmeyecek; ırkına, inancına ve cinsiyetine bakılmaksızın herkesin hakları
korunacaktı. Bireyi korumak aslında toplumu korumaktı. Çünkü sağlıklı bir
toplum ancak özgüveni gelişmiş bireylerden oluşabilirdi.
İşkence yasağı mutlaktı.
Hiçbir nedenle kişiye işkence yapılamazdı. Sözleşmenin 3.
Maddesinde yer alan bu yasağın iç hukukumuza etkisi, Picasso’nun
hayatındaki 4’ün etkisine benziyordu.
Şöyle ki Picasso, henüz ilkokul
öğrencisiyken matematik dersinde yazdığı 4’ü insan burnuna benzetip resim
çizmeye başlarmış. Öğretmeni, “evladım dersimiz resim değil, matematik;
resim çizme, işlem yap” dermiş. Picasso, “Öğretmenim, 4'e bakınca insan
burnunu görüyorum. Burnunu gördüğüm insanın yüzünü ortaya çıkarma konusunda
dayanılmaz bir istek duyuyorum. O nedenle resmi tamamlıyorum. Elimde
değil.”
Yapılan uyarılar bir işe
yaramamış, 4’ü görünce insan yüzü çizmeye devam eden Picasso, kübizmin
kurucusu olmuştu. Tıpkı bunun gibi Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal
ettiğimize ilişkin Strazburg Mahkemesi kararları, iç hukukumuzda köklü bir
anlayış değişikliğini doğurmuş, işkence iddiasını ülke gündemimizden
düşürmüştü.
İfade hürriyeti, bütün
hakların merkeziydi. 1990’da Sri Lanka’da
yaşanan bir vaka, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Yaptığı bir
haberden dolayı öldürülen gazeteci Zoysa'nın annesi, cinayetin
aydınlatılması için başlattığı kampanyada elde ettiği bilgileri yetkili
makamlara sunmuştu. Acılı anne, oğlunun faillerinin yargılanıp cezalandırılmasını
beklerken, evinin posta kutusunda şu notu buldu: "Oğlunuzun yasını tutun. Anne olarak
bunu yapmalısınız. Ama atacağınız diğer adımlar, beklenmedik bir zamanda
ölümünüze neden olacaktır. Sizi yalnızca sessizlik koruyabilir."
Bu dehşet verici olay, ifade özgürlüğünün, acıktığı için ağlayan bebekten, ölüm
döşeğinde su isteyen hastaya kadar, herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç
olduğunu gösteriyordu.
İfade hürriyetinin
olmadığı yerde ne serbest seçimden ne de demokrasiden söz edilebilirdi. Öyle
ya, zıddıyla yüzleşmeyen bir bilginin doğruluğundan nasıl söz edilebilirdi
ki? Her fikrin, kendisini özgürce ifade edemediği yerde, azınlıkta
kalan düşünceler nasıl ayakta kalabilirdi? O yüzden, şiddeti teşvik
etmeyen ve başkalarına nefret içermeyen her ifadeye özgürlük tanıyordu. Makbul
düşünce, menfur düşünce ayrımını reddediyordu. Endoktrinasyonun varlığını
demokrasiye aykırı buluyordu. Devletlerin görevi, düşünceler arasında taraf
tutmak değil, “düşüncelerin serbest piyasasında” hakemlik
yapmaktı.
Toplum adına siyasi
alanı gözetleyen basın, kamunun bekçisiydi. Sağlıklı bir demokrasi
için vazgeçilmesi mümkün olmayan dördüncü güçtü. O nedenle ifade hürriyetinin
kullanılmasında ayrıcalıklı bir role sahipti.
Elbette, bu yaklaşım bazı
saçmalıkları da koruyordu. Ama çok seslilik, hoşgörü ve açık fikirlilik
üzerinde yükselen demokrasi, insanlara saçmalama özgürlüğü de tanıyordu.
İfade hürriyetinin sayısız faydası yanında birtakım mahsurlarına da tahammül
edilmeliydi.
Ortaya koyduğu bu ilkeler,
çok cazip gelmeli ki başlangıçta 10 olan konseyin üye sayısı 47'ye kadar
yükseldi. Gerçi aleyhimize çokça karar veriyordu ama olsundu. İnsan
haklarının geliştirilebilmesi ve demokrasinin işler kılınması için bunlara
katlanmamız gerekiyordu.
Türkiye de öyle
yaptı. Hukuktaki kırışıklıklarımızı Strazburg ütüsüyle düzeltme yolunu
seçti. Ama ne yazık ki o ütüyü elinde tutanların her zaman tarafsız
davrandıklarını söylemek mümkün değildi. Örneğin, iki toplumlu Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin, 15 Temmuz 1974’te yapılan Sampson Darbesiyle
ortadan kaldırıldığını görmezden gelerek, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek
meşru temsilcisi, adanın kuzeyini Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmiş
bölge olarak nitelediği Loizidio-Türkiye Kararı bir gerekçe faciası
içeriyordu.
Sözleşmede, aile
hayatının korunacağı belirtilmiş, ancak ailenin tanımı yapılmamıştı. Evrensel
nitelikteki yerleşik değerlere göre aile, kadın ve erkeğin hayatlarını
birleştirmesiyle kurulan ve çocuklarla genişleyen bir kurumdu. Strazburg
Mahkemesi, sözleşme metnini aşarak ve evrensel örfü yok sayarak, insan doğasına
aykırı şekildeki eşcinsel birliktelikleri “aile” saymıştı. Bu yanlışı,
sözleşmeyi güncel ve dinamik kılma ambalajıyla servis eden
mahkeme, Katolik bir tutuculukla, İrlanda’daki boşanmaya yasağına
arka çıkmış; “evlenme hakkı, boşanma hakkını kapsamaz” demişti.
Başka örneklerle
çoğaltılabilecek bu tür kararlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin insan
hakkını eşit şekilde korumakla görevli mahkemenin, bazı davalarda “patika
bağımlılığından” kurtulamadığını gösteriyordu. Üstelik bu bağımlılık,
yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmayıp, ötekileri ilgilendiren kritik meselelerde
konseyi de kapsama alanına alıyordu.
Varlık nedeni, soykırıma geçit vermemek ve insan haklarını korumak olan Avrupa Konseyi, ilk ciddi sınavını 1990’larda Bosna'da verdi. Konsey üyesi olan Hollandalı bir generalin silahlarını elinden aldığı 10 bin Müslüman-Boşnak, Sırplar tarafından katledildi. Avrupa Konseyi, kendi üyesinin sebep olduğu ve kayıtlara “Srebrenitsa Soykırımı” olarak geçen bu katliam karşısında sadece sustu.
Fransa,
2015’te şok edici bir haberle uyandı. Bir süreden
beri, İslam Peygamberine tahkir içeren karikatürler
yayınlayan Charlie Hebdo saldırıya uğramış, 11 çalışanı
öldürülmüştü. Saldırıya dünyadan tepki yağdı. Konsey üyesi ülke
liderleri, Paris’te buluştu. Failleri telin etti. Üç km’lik bulvarı birlikte
yürüyüp teröre karşı ortak duruş sergiledi. Onlar arasında Türkiye ve Filistin
liderleri de vardı. Bu hadiseden bir buçuk sene sonra ise ülkemiz,
demokratik düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen 15 Temmuz silahlı darbe
teşebbüsüne maruz kaldı. FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu kanlı kalkışmada, 252
vatandaşımızı kaybetmemize rağmen, konsey ülkelerinden dayanışma için Ankara’ya
gelen olmadı. Oysa onlar kâğıt üzerinde, yaşama hakkı, demokrasi ve teröre
karşı fevkalade duyarlı görünüyorlardı.
Aynı on yıl içinde,
Suriye’de kana doymayan Beşar Esad, 600 bin insanı katletti. Ölüm korkusuyla
evlerinden kaçan 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Baas rejimi çöktükten
sonra açılabilen Sednaya Hapishanesinde 30 binden fazla insanın
işkenceyle öldürüldüğü tespit edildi. Bütün bunları, büyük bir soğukkanlılıkla
uzaktan izleyen Avrupa Konseyi, insan hakkı ihlallerine değil, Suriye’den
gelecek göç dalgasını engellemeye odaklandı. Öyle ki, Ege Denizinden botlarla
geçmeye çalışan Suriyeli Mültecilerin, Yunan askerlerince denize dökülmesine
bile tepki koymadı.
Filistin’de yıllardan beri devam eden
zulüm, 7 Ekim 2023’ten itibaren, canlı izlenen bir soykırıma dönüştü. Siyonist
rejimin, kadın-çocuk demeden, altmış bin insanı katledip iki milyon insanı
açlığa mahkûm ettiği Gazze Soykırımı karşısındaki konseyin tavrı ise
işin rengini tamamen değiştirecekti. Çünkü burada konseyin bazı ülkeleri,
soykırımcılara açıkça arka çıkıyordu. İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’e
sattıkları silahlarla daha fazla Gazzeli çocuğun öldürülmesine ortak
oluyordu. Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’yı üyelikten çıkaran
konseyin bazı üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırımcı Nethenyahu
hakkında verdiği tutuklama kararına bile uymayacaklarını açıklayabiliyordu.
Bütün bu yaşananlar, Konseyi
inandırıcılıktan uzaklaştırıp, insan hakları düşünün aşamadığı bir duvara
dönüştürüyordu. Kuşkusuz insan hakları düşünün çarpıp düştüğü tek duvar bu
değildi. Başkaları da vardı. Ama yetmiş yıllık müktesebatıyla, barış ve hoşgörü
idealine çok yakın durduğu izlenimi veren Konseyin ördüğü bu duvar, insanlık
adına en büyük hayal kırıklığıydı. Havari kisvesi altında İsa’ya
yapılmış bir ihanetti. Ama bu ikiyüzlülüğün dışına kalanlar da var. Üstelik
dünyanın her tarafında… Bugün sayıları az olsa da yarının dünyasını onlar
kuracaktır. Nasıl aklın ışığı Orta çağ karanlığını aştıysa, insan hakları
düşüyle ısınan gönüller de bu kalın duvarı gün gelip aşacaktır.
Belki o gün, Avrupa Konseyi müktesebatı da dipnot olarak bir işe yarayabilir.
(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır.
30 Eylül 2025 Salı
5 Eylül 2025 Cuma
Şiir Bir Ölümsüzlük Arayışıdır / Mehmet Taştan
Aşil’in topuğu neyse, insanın ölümsüzlük arzusu da odur. En zayıf noktası yani… Öyle ki insan, “size yasak edilen şu ağacın meyvesini yerseniz, ölümsüzlüğe ulaşırsınız” sözüne kanıp, yasak meyveye el uzattığı için cennetten kovulur ve yeryüzüne sürgün edilir. Ama binlerce yıldır yaşadığı dünyada da kendini bu duygudan arındıramaz. O yüzden kutsal metinler dine uygun yaşayanlara, “ölümsüz bir cennet hayatı” vaad eder.
Ölümsüzlük arzusu, yalnız kutsal metinlerde değil, kadim destanlarda da çıkar karşımıza… Sümer mitolojisine göre, yakın bir dostunun ölümüyle sarsılan Uruk Kralı Gılgamış, ölümsüzlük iksirini keşfeden bilgeyi bulmak için yollara düşer. Meşakkatli bir yolculuğun sonunda bilgeyi bulur ve iksiri ister. Ama kral, ondan aldığı otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve Uruk şehrine eli boş döner.
Bu yolun yolcularından biri de Lokman Hekim’dir. Çukurova’nın
bereketli topraklarında, mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, tek dertleri olan ölüme
çare bulması için Lokman Hekim’in kapısını çalarlar. Bu istek üzerine, Misis’teki
evinden çıkıp yollara düşen bilge, o kadar çok gezer ki, yorgunluktan bitap düşer. Bir ağacın altında uyuya kalır.
Rüyasında aradığı otu görür. O sırada bir ses duyar. Konuşan ölümsüzlük otudur. “Gel beni al” der.
Lokman Hekim sese uyanır. Sesin geldiği yere gider. Konuşan otu koparır. Defterinin arasına koyar.
Eve dönerken, Misis yakınındaki muallak bir köprüde ölüm meleğiyle karşılaşır. Melek, bilgeye birkaç soru sorup, aldığı cevaplardan
ölüme çare bulduğunu anlar. Lokman Hekim’in elindeki deftere vurduğu gibi Ceyhan
Nehrine düşürür. Defter, arasındaki otla birlikte suların içinde kaybolup
gider.
Mahiyetleri birbirinden farklı olan ve sonu hüsranla biten bu öykülerden geriye, abı hayat ve bengisu gibi boynu bükük sözler kalır.
“Dünyaya geldim, gitmiyorum” deme saadetine eremeyen insanın arayışı öğrenilmiş çaresizlikle boyut değiştirir. Topraktan aldığını toprağa, göklerden aldığını göklere iade ettikten sonra hayata kattıklarıyla bu dünyada var olmanın yolunu bulur. O yol, unutulmaz bir hayat sürmek, başka hayatların ışığı olmak ya da kreatif bir eser bırakmaktır. Üstelik bu seyirde, statülerin bir önemi yoktur ve konu serbesttir. Mühim olan, dünyada geçirilen zamanı aşan ve insanlarda saygı uyandıran kalıcı bir değer üretebilmektir. Örneğin, MÖ 1. Yüzyılda köle olarak yaşamış olan Spartaküs, köleleri örgütleyerek Roma’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle iki bin yıllık bir destana dönüşür. Akşemseddin, tarihin gördüğü en büyük liderlerden biri olan Fatih’in hocası olmakla bengisu içer.
Bundan tam 4300 sene önce Mezopotamya’da yaşamış olan şair Enheduanna ise şiirle ölümsüzleşmeyi fısıldar bize…. O fısıltı, yüzyıllar sonra bir başka şairin, “baki kalan kubbede hoş bir seda imiş” mısraında kristalleşir. Yirminci yüzyılda yaşayan üçüncü bir şair, “yanarım benden evvel can veren eserime” mısraı ile şairlik sebebini ifşa eder.
Cemil Meriç’in ifadesiyle, eser, şairin “içine kafasındaki bütün ışığı doldurup dalgalara fırlattığı şişedir… Denize atılan şişe hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak… Kumsalda oynayan çocuklar içindeki tomarı uçurtma mı yapacaklar?”Peki ama buna ulaşmanın yolu ne? Neyi, nasıl yazmalıyız ki, hayatı, dünyadaki bedenimizle sınırlı olmaktan kurtarıp, şiir yoluyla geleceğe taşıyabilelim?
Bu yolun ilk adımı, şiir semasının yıldızlarını kana kana içmektir. “Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yâri / Aramadı hiç kimse içimdeki esrarı” mısralarıyla 13. yüzyılda bir yanardağ gibi patlayan Mevlana’yı; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” şeklindeki beyitle, Monteigne’nin ömrünü verdiği Denemeler’i 18. yüzyılda hülasa eden Şeyh Galip’i; “Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretden” dizlerini 19.yüzyılda bir fikrin sembolü kılan Namık Kemal'i ve onlarla aynı kafilede uçan diğer usta şairleri döne döne okumaktır.
İçtiğimiz bu şiirler susuzluğumuzu gidermek yerine yangınımızı daha da artıracak ve bizi başka bir soruya götürecektir: O ihtişama nasıl varılır?
Malum, her çiçek kendi tabiatına uygun iklim ve toprakta yetişir. Kalıcı olma iddiasındaki şairin, ihtiyacı olan iklim ve toprağa kavuşabilmek için, düşünsel ve duygusal anlamda taşacak kadar dolması gerekir. O nedenle şair, okuyarak kendini sürekli yenilemeli; suya atılan taş misali, yerelden evrensele doğru halka halka genişlemelidir. Evrenin özü olan insanı bütün katmanlarıyla tanımalı, hayatı hissederek yaşamalıdır. Baktığını, başka bir nazarla gören titiz bir gözlemci olmalıdır. Asaleti, özgürlüğe bağlılıkta bulmalı; savunduğu değerleri şiirinden önce ruhuna işlemelidir. Böylece olgunlaşan şair yazmak istediği şiirin aradığı kıvama kavuşacak; mısralar, istem dışı bir şekilde coşkuyla döküleceği şelaleye varmış olacaktır.
Şiir kelimelerle yazılır. Onun için şair, kelimelerin tutkulu aşığı olmalı; sözlüğü ana sütü gibi aziz bilmelidir. Mimaride taşın işlevi neyse, şiirde kelimenin işlevi odur. Çürük taşlarla yapılmış bir binanın ömrü ne kadar olursa, ölü ya da özürlü bir dille yazılmış şiirin ömrü de o kadar olur. O yüzden şair, yaşayan Türkçeyi esas almalı, zamana dayanıklı kelimeleri tercih etmeli, dilin mimari ve melodisine sahip çıkmalı, mevsimlik rüzgarlara kapılmamalıdır. Esasen, geçmiş yüzyıllarda yazılmış halk şiirlerinin, çağdaşı oldukları divan şiirlerine göre, bugün daha kolay anlaşılması, bu gerekliliği ortaya koymaktadır. Yunus Emre ve Erzurumlu Emrah gibi avam ve havas lisanıyla ayrı ayrı eserler veren şairlerin, halkın diliyle yazdıkları şiirlerle geniş kitlelere mal olup nesilden nesile aktarılması ise bu gerçeği çarpıcı hale getirmektedir.
Şiir bir gelenek işidir. Ancak geleneği sürdürmek, geçmişi tekrar etmek değildir. Aynı ırmaktan sürekli başka suların aktığı gibi gelenekten beslenen her şair, şiir yatağında kendi özgün sesiyle akabilmelidir.
Şiir yolculuğunda genç şairin önündeki engel başkasını taklit etmek, usta şairi bekleyen tehlike ise kendisini tekrar etmektir. Onun için şair, vardığı her menzilde, heybesini açmalı, şiirlerini başkalarından ve kendi geçmişinden ayıklayabilmelidir.
Şiir yalnız diliyle değil, ruhuyla da tazeliğini koruyabilmelidir. Ufka dalan bir adamın dudağında terennüm, aynadaki genç kızın bakışlarında cilve, ateşli bir hatibin dilinde söylev, mazluma güç veren bir direnç olmalıdır. Bir mektup onunla başlamalı, sohbet onunla ısınmalı, ayrılık onunla teselli bulmalı, öfke onunla patlamalıdır. “Hayatım alevler içinde / O beni dağlardaki böğürtlen dikenlerinde mecbur etti yürümeye” mısralarında olduğu gibi aradan binlerce yıl geçse de taşıdığı duygu solmamalıdır.
Bunca meşakkat, bunca çile, faniler dünyasında ölümsüzleşmeyi garanti eder mi? Asla… Yarım asırlık cihan hükümdarı Kanunî bile şair sıfatıyla sadece “Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi” beytiyle hatırlanabildiğine göre, bu yolculuktan Gılgamış gibi eli boş dönmek her zaman mümkün... Ama tarih, aktörlerini vazgeçenlerden değil, ısrar edenlerden seçer.
Tıpkı Mecnun gibi…
* Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin Eylül 2025 tarihli 106.sayısında yayınlanmıştır.
18 Temmuz 2025 Cuma
Tarihe Hangi Pencereden Bakmalı / Mehmet Taştan
Bundan bir süre önce dinlediğim bir konferansta konuşmacı, insanlık tarihini üç döneme ayırıyordu. Bunları sırasıyla, tanrı merkezli dünya, insan merkezli dünya, şehvet merkezli dünya olarak tanımlıyordu. Descartes’tan ödünç aldığı bir aforizmaya esneklik kazandırarak, bunlardan birincisine “İnanıyorum öyleyse varım,” ikincisine “düşünüyorum öyleyse varım,” üçüncüsüne “görünüyorum, öyleyse varım” anlayışının hâkim olduğunu söylüyordu. Ona göre, insan en çok tanrı merkezli dünyada mutluydu. Bu anlayıştan uzaklaştıkça insanın mutluluğu azaldı. Şehvet merkezli dünyayla birlikte saadet dibe vurdu. Mutluluğun yerini bireyin bütün mahremiyetini yok eden, sosyal medya ya da başka yollarla görünme isteğini tavan yaptıran postmodernizm aldı. İnsana mutsuzluk getiren postmodernist yaşam, bütün kötülüklerin kaynağı oldu. Muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suud iktidarı tarafından, İstanbul Başkonsolosluğunda katledilmesi de post modernizmin doğurduğu bir sonuçtu.
Olgular ispatlanabilirdi ama değer yargıları asla... O yüzden, insanın tarihsel süreç içerisinde hangi dönemlerde daha çok mutlu olduğuna dair kanaati tartışmaya açmak mümkün değildi. Ancak bu kanaatin, olgusal temelinin Kaşıkçı Cinayetine dayandırılması, paradigmayı iflasa sürüklüyordu. Zira, tanrı merkezli dünyanın saadet asrında yaşamış olan dört halifeden üçü eceliyle ölmeyip katledilmişlerdi. Emevîler döneminde yaşayan Gaylan da -tıpkı Kaşıkçı gibi- muhalif kaldığı siyasi iktidarın baskısı nedeniyle ülkesini terk etmiş; Ermenistan’da yakalanıp Şam’a getirilmiş; elleri ve ayakları kesilerek vahşice öldürülmüştü.
Bu tür vahşetler, belli bir zaman veya mekanla da sınırlı değildir. Tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. 1. Yüzyıl Roma’sında olduğu gibi taraflar arasındaki yakınlık derecesi de sonucu değiştirmez. Muhteris bir kadın olan Agrippina, dul ve bir çocuklu olmasına rağmen saraya girip İmparator Claudius’la evlenmeyi başarır. Bununla da yetinmeyip önceki eşinden olan oğlu Nero’nun veliaht gösterilmesini sağlar. Ardından Claudius'u mantarla zehirleyerek öldürür. Böylesi bir entrikalar zinciri sonunda tahta oturan Nero, annesinin devlet işlerine karışmasını yasaklar. Bu dışlanmayı kabullenemeyen anne, oğlunu tahtan indirip yerine, tahtın gerçek varisi olan Claudius'un oğlu Britannicus'u geçirmek için uğraşır. Nero, genç râkibini zehirleyerek öldürmek suretiyle bu çabaya son verir. Ancak Britannicus'un ölümü bile annenin hırslı kişiliğini törpülemeye yetmez. Tutar bu kez, oğlunun Sabine ile evlenmesine karşı çıkar. Kararından vazgeçmeyen Nero, bu işi engellemeye çalışan annesini intihar süsü vererek idam ettirir. Nero’nun günah galerisinde iki de eş cinayeti vardır.
Doğu Roma’daki tablo da batıdakinden pek farklı değildir. 13. Yüzyılın son çeyreğinde gün yüzüne çıkan 2. İsaak, imparator naibini öldürdükten sonra kaçarak Ayasofya Kilisesine sığınır. Orada verdiği söylevle başlattığı isyanın lideri olarak mabetten çıkar. Bizans imparatorunu yakalatır. Kalın zincirlere bağlatır. Sağ elini kestirip sağ gözünü çıkartır. Günlerce linç ettirip acımasızca öldürdükten sonra onun yerine oturur. Başa geçtikten on sene sonra kardeşi Aleksis tarafından darbe ile tahtan indirilir. Gözleri oyulup zindana atılır.
Konstantin’den
Moskova’ya geçelim. Tarih 1581’i gösterirken, Rus Çarı Korkunç İvan, gelini
Yelena’yı öylesine gaddarca döver ki, hamile kadın bebeğini düşürür. Ondan bir
gün sonra da elindeki asayla, oğlu İvan İvanoviç’in kafasına vurup öldürür.
Konuşmacının, din ya da
düşüncenin egemen olduğunu söylediği, seküler tarihçilerin ise “orta çağ” ya da
“yakın çağ” adını verdiği yüzyıllarda, otoritenin gazabına yalnızca gücün
yakınındakiler uğramamıştır. Dönemin yerleşik yargılarına aykırı düşünceler ileri sürenler de o tufandan kendilerine düşen payı almışlardır.
1154’te İran’ın Zencân
şehrinde doğup, Halep’te tarih sahnesine çıkan Sühreverdî Maktûl bunlardan
biridir. Selahattin Eyyübi’nin oğlu gibi, Muhyiddin Arabî gibi dönemin parlak
simalarıyla dostluk kuran düşünür, eğitim sürecinde sevilip sayılan bir kişidir. Ancak eserleri gün yüzüne çıkıp, ulema meclislerinde görüşlerini
açıkladıkça talih rüzgârı tersten esmeye başlar. Filozofların fikirlerini
cüretkâr bir şekilde savunup, karşı çıkanları cahillikle suçlaması sonun
başlangıcı olur. “Bilgisi çok, aklı kıt biri” diye tanımlanır. Sapıklık ve
zındıklıkla suçlanır. Dini ifsat ettiği gerekçesiyle sicimle boğularak öldürülür.
Halep’te Sühreverdi için "ölüm selası" verilmesinden dört yüz yıl sonra Roma’da çanlar Bruno için
çalmaya başlar. O bir şair ve filozoftu. İlk gençliğinde Dominikan tarikatına
bağlıyken, Kopernik sistemiyle tanıştıktan sonra görüşleri yön değiştirdi. Kapalı
evren düşüncesini benimseyen kilisenin kabullerine aykırı düşen sonsuz evren
görüşünü benimsediği, evrende dünya dışında başka gezegenlerin de var
olunduğunu söylediği için dinsel sapkınlıkla suçlandı. Engizisyonun hışmından
kurtulabilmek için sürekli yer değiştirdi. Roma’dan Cenevre’ye, Paris’ten
Londra’ya uzanan korku dolu bir sürgün hayatı yaşadı. Sonunda yine Roma’ya
geldi. Tanrı ve evren hakkındaki düşünceleri nedeniyle Engizisyon’da
yargılandı. Görüşlerinden vaz geçmediği için ölüme mahkûm edildi. Cezanın
infaz edileceği yere götürülürken, yol boyunca toplanan kalabalıklara hiçbir
şey söylemesin diye yüzüne demir maske geçirildi. Sonradan Çiçekçiler Meydanı
olacak yerde diri diri yakılarak öldürüldü. Ama yapılan engellemelere rağmen,
O’na ait birçok söz, günümüze kadar geldi. “Tanrı, iradesini hâkim kılmak
için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi
iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" cümlesi de bunlardan biriydi.
Çağların değişmesi, gücü
elinde tutanların, halkanın dışında kalanlara yönelik uygulamalarında, kayda
değer bir ilerleme sağlamadı.. Yakın geçmişte de ötekilere düşman hukuku
uygulanmaya devam etti.
Ülkeye, “özgürlük,
eşitlik, kardeşlik” getirsin diye 1789’da ilan edilen Fransız Devrimi,
Jakobenlerin lideri olan Robespierre’in elinde, adeta bir insan kıyma cihazına
dönüştü. İlk önce Kral 16. Lui’nin boynuna inen giyotin, yirmi bin kişinin
kafasını koparıncaya kadar hiç susmadı. Artık, hukuk siyasetin fahişesi
olmuştu. Jakobenler hain bulmakta değil de cellat bulmakta zorlanıyordu. Öyle
ki Robespierre, yapılan infazları eleştirdiği için en yakın yoldaşı Danton’a
bile “hain” damgasını vurmuştu. Giyotine giderken, “devrim kendi
evlatlarının başını yiyor” diyen Danton’un ölümü, Robespierre için de sonun
başlangıcı oldu. Kralın başının kesilmesiyle işlemeye başlayan devrim giyotini
en son Robespierre’ın boynuna inerek sustu.
Son Rus Çarı 2. Nikolay,
1917 Şubat Devriminden kısa bir süre sonra kardeşi lehine tahtan çekildiğini
açıkladı. Yerine geçmesi beklenen kardeşi bu görevi reddedince çarlık dönemi
fiilen sona erdi. Ancak Bolşevik devriminin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine
rağmen, çarı ve ailesini affetmediler. Dönemin Başkenti St Petersburg’un 2500
km doğusundaki Yekaterinburg’ta
bir evde saklanan çarı, eşini ve beş çocuğunu, hizmetlerini gören dört kişiyle birlikte kurşuna
dizdiler. Öldürüldükten sonra yaktıkları cesetleri ormanlık alana gömdüler.
Evrende
milyonlarca galaksinin varlığını keşfeden insanlık, aynı ülkede bile barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Mısırda, selefilik çizgisinin yeni öncülerinden olan Seyit Kutup, eserleri nedeniyle
1966’da idam edilirken; İranlı genç kız Mahsa Amini, başörtüsüz bir yaşamı
tercih ettiği için, 2022’de ahlâk polisi tarafından gözaltına alınıp işkenceyle
öldürüldü.
Mekâna
tutulan mercek yaklaştırılıp kıtalar dolaştıkça, yürek burkan acıların sayısı
da artıyor. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi de bu acıyı azaltmıyor; ABD’nin
Filistin’de, Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı gibi mahiyetini değiştirip daha
katmerli hale getiriyor.
Belki
acıdan arındırılmış bir dünyayı hiç kimse göremeyecek. Ama devralıp yaşadığımızdan
daha güzel bir dünya kurabiliriz. Bunun yolu da geçmişi biçimlendirmekten vaz
geçip, onu olduğu gibi kabul etmekle başlar. İzafiyetin ahlakta değil de fizikte geçerli olduğunu bilip, kim olduğuna bakmadan her insanın acısını duymaktan geçer. Vicdanındaki
ilahi sese kulak veren her insanla el ele vermekle olgunlaşır. Tarih boyunca yaşanan
acıların verdiği derslerle şekillenmiş olan insan haklarını korumakla menzile varır.
Hülasa, dünyaya düz bir pencereden değil, bir cihannümadan bakmaktan geçer.
(*) Bu yazı, Edebiyat Ortamı Dergisinin 105. sayısında yayınlanmıştır.



