15 Ocak 2026 Perşembe

Cumhuriyet Hukukunun Yerleşmesinde Ebül’ulâ Mardin’in Rolü / Mehmet Taştan

Bireyin zihin dünyası, kucağında doğduğu toplumun ortak hikayesi ve devam eden macerasıyla şekillenir. O yüzden, Ebül’ulâ Mardin’in, hukuk yolculuğunun ve cumhuriyet döneminde üstlendiği rolün iyi anlaşılabilmesi için, onun ezberini oluşturan geçmişin ve eylemlerine yön veren toplumsal maceranın hatırlanması gerekir.

Hz. Hüseyin’in, 680’de Kerbela’da, Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi, İslam dünyasının yaşadığı en büyük travma... Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Mardin ailesi bakımından ise bu vakanın doğurduğu en belirgin sonuç, siyasetten uzak durmak ve kendi işinde en iyi olmaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’da görünmeye başlayan Mardin Ailesi fertlerinin en dikkat çekici özellikleri, dini terbiye, yüksek zekâ ve çalışkanlık…  Ailenin geçmişinde çok sayıda müderris ve hukukçu var... O, müftü bir dedenin torunu ve kazasker bir babanın oğlu… Anne tarafından olan dedesi de tanınmış bir fıkıh alimi… 1881 doğumlu olan Ebül’ulâ, ne devlet okullarına gidiyor ne de zamanın modası olan azınlık kolejlerine… Büyüklerinin kendisi için çizdiği üçüncü bir yolda yürüyor. Onun yüksek zekâsı, kendisine özel eğitim veren hocaların elinde parlıyor. [1]

Cumhuriyetin getireceği yeni hukuk sistemini sahiplenmesini kolaylaştıran süreç de okuyacağı yüksek okulu belirlemesiyle başlıyor. Şöyle ki, 18 yaşındaki Mardin, yüksek mektep tercihini, Şeri Mahkemelere kadı yetiştiren ve Şeyhülislamlığa bağlı olan Medresetü’l-Kudât’dan yana değil, Nizamiye Mahkemelerine hâkim, savcı yetiştiren ve Adalet Bakanlığına bağlı olan[2] Mekteb-i Hukuk’tan yana kullanıyor. İdadi mezunu olmadığı için, 1899’da sınavla girdiği hukuk mektebi, Mardin’in hukuk anlayışını biçimlendirecektir. Çünkü orada, içtihat hukuku ile mevzuat hukukunu, İslam Hukuku ile Seküler Hukuku birlikte öğrenecektir. İslam kaynaklı kanunlara ilişkin dersleri Müslüman Hocalar verirken, batıdan çeviri suretiyle alınan yasaları içeren dersleri gayrimüslim hocalar anlatacaktır. Roma hukukunu Mösyö D'Hollis, Ceza usul hukukunu Mösyö Jakobo, Roma usul hukukunu Mösyö Gold, Ticaret hukukunu Nikolaki Efendi’den dinleyecektir.[3]

Bir kısım derslere yabancı hocaların girmesi iradi bir tercihten değil, hukukumuzda meydana gelen parçalı bulutlu değişimden kaynaklanmıştır. Şöyle ki, Tanzimat fermanı (1839), Islahat fermanı (1856) ve Meşrutiyetin ilanı (1876) gibi siyasi şartların dayattığı dönüşümler, yasalaştırma faaliyetlerini zorunlu kılmış; bir kısım kanunlar, batıdan tercüme yoluyla iç hukukumuza aktarılmıştır.

1840’lara kadar Osmanlıya egemen olan içtihat hukuku, her somut olaya ilişkin olarak verilen kararların toplamından oluşuyordu. Örneğin, “Bir at kiracıdayken doğum yapar ve bir yavrusu olur. Bu tayın mülkiyeti kimin olur? Kiracının mı yoksa kiraya verenin mi? El cevap: Atın sahibi kimse tay da onundur.” Bu tipik bir içtihat hukuku kuralıydı. Ancak batıda gelişen kanunlaştırma hareketleri bizi de etkisine almaya başladı. Her somut olaya ayrı bir içtihat bulma çabası yerine hayatta yaşanabilecek tüm ihtimaller karşılayacak genel, soyut ve esnek kanunlar yapılmaya başlandı. 1869’da yürürlüğe giren Mecellenin 47. Maddesi, üstteki örneğe ilişkin kuralı şu şekilde genelleştirdi: “Vücutta bir şeye tâbi’ olan, hükümde dahi ona tâbi’ olur.”

Bu şekilde gelişen mevzuatımızın bir damarı dine dayanırken, diğer damarı akla dayanıyordu. Örneğin, Arazi Kanunnamesi (1858) ve Mecelle (1869), İslamî esaslara uygun şekilde yapılmış yasalardır. Buna karşılık, Ticaret Kanunnamesi (1850) Ceza Kanunu (1858), Ceza Usul Kanunu (1879) batıdan tercüme yoluyla alınmış; İslam’a uygunluğuna bakılmaksızın yasalaştırılmıştır.

Bunun sahadaki karşılığı da yargıdaki çeşitlilik ve uyumsuzluktu. Bir yanda Şeyhülislamlığa bağlı Şeri Mahkemeler, öbür yanda Adliye Bakanlığına bağlı Nizamiye ve Ticaret Mahkemeleri görev yapıyordu. Ayrıca ülkede, Cemaat Mahkemeleri ve Konsolosluk Mahkemeleri vardı.

Bu tablonun hüküm sürdüğü ülkenin hukuk mektebinde, 1899-1903 yılları arasında okuyan Ebül’ulâ Mardin ve arkadaşlarının bilgi ve gözlemleri, Cumhuriyetin getirdiği laik hukuk sistemini içselleştirmelerini kolaylaştırıcı faktör olmuştur.

Mardin, 1903-1923 tarihleri arasındaki yirmi yıllık dönemde, gazetecilikten dergiciliğe, meşihat bürokrasisinden akademisyenliğe, ilmi araştırmalardan milletvekilliğine kadar uzanan geniş bir yelpazede emek ve eser vermiştir. Yaptığı her işin merkezine İslam’ı koyan ve karşılaştığı her insanda derin bir saygı uyandıran Mardin, siyasete girmek dışındaki tüm eylemlerinde ait olduğu ailenin bin üç yüz yıllık erdemli ve bilgili insan olma geleneğine sadık kalmıştır. Ancak hayatının en büyük yıkımlarını da bu dönemde yaşamıştır. Çünkü, Balkanlar, Suriye, Irak, Filistin, Arap Yarımadası üç beş yıl içinde kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, İstanbul ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmiştir. 

Yüksek şahsiyet ve engin birikimiyle temas ettiği bütün çevrelerde saygın bir yer edinen Mardin’in, hukuk sistemindeki keşmekeşi, vatansız ve devletsiz kalmanın doğuracağı sonuçları kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmadığını düşünmek imkansızdır. Mardin’in cumhuriyetin ilanında sonraki eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, hayattaki en değerli iki şeyin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu işgal yıllarındaki tecrübesiyle anlamıştır. O nedenle, cumhuriyeti kuran iradenin laik hukuka geçişine bir itirazı olmamıştır. Dedelerinin bin yıl önce aldığı karara uygun şekilde, cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmuş, siyasi iktidarla çatışmamış ve kendi işinde en iyi olma yolunu seçmiştir.

Yeni medeni kanunun hazırlık çalışmalarını yapan 26 kişilik komisyonda görev almıştır. Evlilikte tek eşliliği, mirasta ve şahitlikte kadın-erkek eşitliğini benimseyen İsviçre Medeni Kanununun tercüme edilip yasalaştırılmasında rol almak suretiyle yeni aile hukuk sisteminin kurucu aktörlerinden birisi olmuştur. Kendisi de yalnızca bir kez evlenen (1915), böylelikle tasarısına imza attığı kanuna uygun bir hayat tarzını benimsediğini gösteren Mardin’in, yeni hukuk sisteminin yerleşmesine en büyük katkısı, hukuk fakültesi hocalığına devam etmesi olmuştur. Zira, seçkin kişiliği, engin bilgisi ve aile kökleri itibariyle değişik çevreleri etkileme gücüne sahip olan Mardin’in bu tercihi, geniş kitlelerin yeni hukuk sistemini kabullenmesinde güçlü bir motivasyon sağlamıştır.

Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olan Mardin’in, Mecelle ya da Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesinden söz ederken “evvelki hukukumuz” demesi, ne kadar titiz bir yönlendirici olduğunu göstermektedir. Zira, İslam’a dayanan önceki mevzuata “eski hukukumuz” demeyi saygısızlık olarak görmekte, buna karşılık “İslam hukuku” demenin de şimşekleri üzerine çekeceğini bilmektedir.

Mardin, Medeni Hukuk, Toprak Hukuku, Vakıf Hukuku, Mukayeseli Hukuk ve Roma Hukuku alanlarından ülkemizin en yetkin isimlerindendir. Derslerini, konunun ana ilkelerinden başlayarak tümden gelimci bir yöntemle anlatan Mardin, öğrencilerine esnek düşünme yeteneği kazandırabilmek için mukayeseli anlatımlara özel önem vermiştir. Böylelikle modern hukukumuzun gelişmesine içerik ve yöntem anlamında büyük bir katkı sağlamıştır.

1923-1946 yılları arasında, hukuk hocalığı dışındaki tüm faaliyetlerini durdurmasına ya da görünür olmaktan çıkarmasına rağmen öğrencileri tarafından derslerde Mecelleyi anlattığından bahisle Atatürk’e şikâyet edilmiştir. Atatürk, dostu Necmettin Kocataş'ın damadı olan Mardin hakkındaki bu şikayeti ciddiye almamıştır.  "Ebül'ulâ Bey, evvelki hukukumuzla yeni hukukumuz arasındaki köprüyü kuruyor" deyip[4], onun modern hukuk sistemi içerisindeki rolünü özetlemiştir.

1946’ya kadar yalnızca yürürlükteki mevzuat üzerine eserler verirken, bu tarihten sonra yayınladığı “Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa” ve “Huzur Dersleri” adlı eserlerle yalnızca hukuk ordinaryüs profesörü olarak değil, bir Türk münevveri olarak da kültürel devamlılığa ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.  


[1] İsmet Sungurbey, Ebû’l-ulâ Mardin, Mardin Valiliği, 2. Baskı 2011, sayfa 17
[2] Cemil Bilsel, “Öğrenirken ve Öğretirken Beraber” Ebül’ulâ Mardin’e Armağan İstanbul, Kenan Matbaası, 1944, sayfa 80-81
[3] Cemil Bilsel, age. sayfa 41

[4] İsmet Sungurbey, age, sayfa 39


(*) Bu yazı Sebiürreşad Dergisinin 1 Ocak 2026 tarihli 120. sayısında yayınlanmıştır.

 

24 Aralık 2025 Çarşamba

15 Aralık 2025 Pazartesi

17 Kasım 2025 Pazartesi

İnsan Hakları Düşünün Aşamadığı Duvar / Mehmet Taştan

İnsanlık, ikinci dünya savaşında kıyameti gördü. Savaş bittiğinde 60 milyon insan bir daha evine dönemedi. Çünkü hepsi ölmüştü. Geriye dönebilenlerin büyük bir kısmı da vücut bütünlüğünü kaybetmişti.

Yaşananlardan ders çıkarılmış gibi bir hava vardı. Böylesi savaşlar ve soykırımlar bir daha yaşanmasın diye çareler aranıyordu. Bu hava, Avrupa ülkelerini de etkiledi. Yedi milyon, Yahudi, Polonyalı ve özürlünün öldürüldüğü Nazi Soykırımına benzer vahşetlerin kökünü kazımak ve insan haklarını korumak için bir araya gelen on ülke, Avrupa Konseyini kurdu. Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiydi.

Sovyet Rusya'nın, boğazlarımızı ve iki şehrimizi istemesinin itici etkisiyle batıya yönelen Türkiye de konseye erken dönemde üye oldu.

Nazi kampından sağ çıkmayı başaran Wiessel, “tarih hatırlanmazsa o çaresizlikler bir daha yaşanır” demişti. Sözleşme, buna bir basamak daha ekliyor, o acıların yeniden yaşanmaması için etkili bir adres gösteriyordu. O adres, üye devletlerde, hakları ihlal edilenlerin çalacağı son kapı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiydi. Bulunduğu şehirden dolayı Strazburg Mahkemesi diye anılan bu mahkemenin kararları üye ülkeler için bağlayıcıydı.

Mahkeme, "Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı" olarak tanımladığı sözleşmeyi, içtihatlarıyla güncel ve dinamik kılıyordu. O nedenle kararlarında kullandığı kavram ve ilkeler üye devletlerin, mevzuat ve içtihatlarına yön veriyordu. Öyle ki, yazılı Anayasası olmayan İngiltere bile o ilkeleri içselleştirebilmek için Anayasa Mahkemesi kurmuştu.

Son kırk yıldır, bizi de en azından teorik anlamda etkileyen Strazburg Mahkemesi, ülkemizde karakuşi kararların sonu, yargılama sürecinde kara kalemden yağlı boyaya geçişin başlangıcı olmuştu.

Kavramlar ve ilkeler üzerine bina ettiği öncü kararları adeta birer hukuk manifestosu gibiydi. İnsan haklarının korunmasında, “devletin negatif ve pozitif sorumluluğu vardır” diyordu. Bu tasnif bize, “Benden bir isteğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e, “Gölge etme, başka ihsan istemem” şeklinde karşılık veren Diyojen Sinop’u hatırlatıyordu. Çünkü o cevap, devletin negatif sorumluğunu hatırlatmanın en veciz ifadeydi. Şayet Diyojen Sinop, devletin negatif ve pozitif sorumluluğunu birlikte hatırlatmak isteseydi, o zaman şöyle derdi: “Gölge etme, başkalarının gölge etmesine de engel ol.”

O halde, her insan hakkı ihlali, ilgili devletin bu sorumluluklarını yerinde getirmemesinden kaynaklanıyordu. Kendi geçmişimizden örnek vermek gerekirse, 1961’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimine aday olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, askerler tarafından bir cemseye bindirilip, silah zoruyla adaylıktan vaz geçirilmesi devletin negatif sorumluluğunun ihlaliydi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul Üniversitesini işgal edip, öğrenimi engellemeleri karşısında idarenin sessiz kalması, kampüs güvenliğini sağlayamaması, devletin pozitif sorumluluğunun ihlaliydi.

Strazburg Mahkemesinin dediği de buydu. Devlet, fiili hâkimiyet alanındaki insanların haklarına, sebepsiz ve haksız yere müdahale etmesin; başkalarının yapacağı müdahalelere de engel olsun.

Artık birey, devletin kabaran iştahına terk edilmeyecek; ırkına, inancına ve cinsiyetine bakılmaksızın herkesin hakları korunacaktı. Bireyi korumak aslında toplumu korumaktı. Çünkü sağlıklı bir toplum ancak özgüveni gelişmiş bireylerden oluşabilirdi.

İşkence yasağı mutlaktı. Hiçbir nedenle kişiye işkence yapılamazdı. Sözleşmenin 3. Maddesinde yer alan bu yasağın iç hukukumuza etkisi, Picasso’nun hayatındaki 4’ün etkisine benziyordu. 

Şöyle ki Picasso, henüz ilkokul öğrencisiyken matematik dersinde yazdığı 4’ü insan burnuna benzetip resim çizmeye başlarmış. Öğretmeni, “evladım dersimiz resim değil, matematik; resim çizme, işlem yap” dermiş. Picasso, “Öğretmenim, 4'e bakınca insan burnunu görüyorum. Burnunu gördüğüm insanın yüzünü ortaya çıkarma konusunda dayanılmaz bir istek duyuyorum. O nedenle resmi tamamlıyorum. Elimde değil.” 

Yapılan uyarılar bir işe yaramamış, 4’ü görünce insan yüzü çizmeye devam eden Picasso, kübizmin kurucusu olmuştu. Tıpkı bunun gibi Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal ettiğimize ilişkin Strazburg Mahkemesi kararları, iç hukukumuzda köklü bir anlayış değişikliğini doğurmuş, işkence iddiasını ülke gündemimizden düşürmüştü. 

İfade hürriyeti, bütün hakların merkeziydi. 1990’da Sri Lanka’da yaşanan bir vaka, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Yaptığı bir haberden dolayı öldürülen gazeteci Zoysa'nın annesi, cinayetin aydınlatılması için başlattığı kampanyada elde ettiği bilgileri yetkili makamlara sunmuştu. Acılı anne, oğlunun faillerinin yargılanıp cezalandırılmasını beklerken, evinin posta kutusunda şu notu buldu: "Oğlunuzun yasını tutun. Anne olarak bunu yapmalısınız. Ama atacağınız diğer adımlar, beklenmedik bir zamanda ölümünüze neden olacaktır. Sizi yalnızca sessizlik koruyabilir." Bu dehşet verici olay, ifade özgürlüğünün, acıktığı için ağlayan bebekten, ölüm döşeğinde su isteyen hastaya kadar, herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu gösteriyordu.  

İfade hürriyetinin olmadığı yerde ne serbest seçimden ne de demokrasiden söz edilebilirdi. Öyle ya, zıddıyla yüzleşmeyen bir bilginin doğruluğundan nasıl söz edilebilirdi ki? Her fikrin, kendisini özgürce ifade edemediği yerde, azınlıkta kalan düşünceler nasıl ayakta kalabilirdi? O yüzden, şiddeti teşvik etmeyen ve başkalarına nefret içermeyen her ifadeye özgürlük tanıyordu. Makbul düşünce, menfur düşünce ayrımını reddediyordu. Endoktrinasyonun varlığını demokrasiye aykırı buluyordu. Devletlerin görevi, düşünceler arasında taraf tutmak değil, “düşüncelerin serbest piyasasında” hakemlik yapmaktı. 

Toplum adına siyasi alanı gözetleyen basın, kamunun bekçisiydi. Sağlıklı bir demokrasi için vazgeçilmesi mümkün olmayan dördüncü güçtü. O nedenle ifade hürriyetinin kullanılmasında ayrıcalıklı bir role sahipti. 

Elbette, bu yaklaşım bazı saçmalıkları da koruyordu. Ama çok seslilik, hoşgörü ve açık fikirlilik üzerinde yükselen demokrasi, insanlara saçmalama özgürlüğü de tanıyordu. İfade hürriyetinin sayısız faydası yanında birtakım mahsurlarına da tahammül edilmeliydi. 

Ortaya koyduğu bu ilkeler, çok cazip gelmeli ki başlangıçta 10 olan konseyin üye sayısı 47'ye kadar yükseldi. Gerçi aleyhimize çokça karar veriyordu ama olsundu. İnsan haklarının geliştirilebilmesi ve demokrasinin işler kılınması için bunlara katlanmamız gerekiyordu. 

Türkiye de öyle yaptı. Hukuktaki kırışıklıklarımızı Strazburg ütüsüyle düzeltme yolunu seçti. Ama ne yazık ki o ütüyü elinde tutanların her zaman tarafsız davrandıklarını söylemek mümkün değildi. Örneğin, iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 15 Temmuz 1974’te yapılan Sampson Darbesiyle ortadan kaldırıldığını görmezden gelerek, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek meşru temsilcisi, adanın kuzeyini Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmiş bölge olarak nitelediği Loizidio-Türkiye Kararı bir gerekçe faciası içeriyordu. 

Sözleşmede, aile hayatının korunacağı belirtilmiş, ancak ailenin tanımı yapılmamıştı. Evrensel nitelikteki yerleşik değerlere göre aile, kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmesiyle kurulan ve çocuklarla genişleyen bir kurumdu. Strazburg Mahkemesi, sözleşme metnini aşarak ve evrensel örfü yok sayarak, insan doğasına aykırı şekildeki eşcinsel birliktelikleri “aile” saymıştı. Bu yanlışı, sözleşmeyi güncel ve dinamik kılma ambalajıyla servis eden mahkeme, Katolik bir tutuculukla, İrlanda’daki boşanmaya yasağına arka çıkmış; “evlenme hakkı, boşanma hakkını kapsamaz” demişti.

Başka örneklerle çoğaltılabilecek bu tür kararlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin insan hakkını eşit şekilde korumakla görevli mahkemenin, bazı davalarda “patika bağımlılığından” kurtulamadığını gösteriyordu. Üstelik bu bağımlılık, yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmayıp, ötekileri ilgilendiren kritik meselelerde konseyi de kapsama alanına alıyordu. 

Varlık nedeni, soykırıma geçit vermemek ve insan haklarını korumak olan Avrupa Konseyi, ilk ciddi sınavını 1990’larda Bosna'da verdi. Konsey üyesi olan Hollandalı bir generalin silahlarını elinden aldığı 10 bin Müslüman-Boşnak, Sırplar tarafından katledildi. Avrupa Konseyi, kendi üyesinin sebep olduğu ve kayıtlara “Srebrenitsa Soykırımı” olarak geçen bu katliam karşısında sadece sustu. 

Fransa, 2015’te şok edici bir haberle uyandı. Bir süreden beri, İslam Peygamberine tahkir içeren karikatürler yayınlayan Charlie Hebdo saldırıya uğramış, 11 çalışanı öldürülmüştü. Saldırıya dünyadan tepki yağdı. Konsey üyesi ülke liderleri, Paris’te buluştu. Failleri telin etti. Üç km’lik bulvarı birlikte yürüyüp teröre karşı ortak duruş sergiledi. Onlar arasında Türkiye ve Filistin liderleri de vardı. Bu hadiseden bir buçuk sene sonra ise ülkemiz, demokratik düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen 15 Temmuz silahlı darbe teşebbüsüne maruz kaldı. FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu kanlı kalkışmada, 252 vatandaşımızı kaybetmemize rağmen, konsey ülkelerinden dayanışma için Ankara’ya gelen olmadı. Oysa onlar kâğıt üzerinde, yaşama hakkı, demokrasi ve teröre karşı fevkalade duyarlı görünüyorlardı. 

Aynı on yıl içinde, Suriye’de kana doymayan Beşar Esad, 600 bin insanı katletti. Ölüm korkusuyla evlerinden kaçan 7 milyon insan başka ülkelere sığındı. Baas rejimi çöktükten sonra açılabilen Sednaya Hapishanesinde 30 binden fazla insanın işkenceyle öldürüldüğü tespit edildi. Bütün bunları, büyük bir soğukkanlılıkla uzaktan izleyen Avrupa Konseyi, insan hakkı ihlallerine değil, Suriye’den gelecek göç dalgasını engellemeye odaklandı. Öyle ki, Ege Denizinden botlarla geçmeye çalışan Suriyeli Mültecilerin, Yunan askerlerince denize dökülmesine bile tepki koymadı. 

Filistin’de yıllardan beri devam eden zulüm, 7 Ekim 2023’ten itibaren, canlı izlenen bir soykırıma dönüştü. Siyonist rejimin, kadın-çocuk demeden, altmış bin insanı katledip iki milyon insanı açlığa mahkûm ettiği Gazze Soykırımı karşısındaki konseyin tavrı ise işin rengini tamamen değiştirecekti. Çünkü burada konseyin bazı ülkeleri, soykırımcılara açıkça arka çıkıyordu. İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’e sattıkları silahlarla daha fazla Gazzeli çocuğun öldürülmesine ortak oluyordu.  Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’yı üyelikten çıkaran konseyin bazı üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırımcı Nethenyahu hakkında verdiği tutuklama kararına bile uymayacaklarını açıklayabiliyordu.

Bütün bu yaşananlar, Konseyi inandırıcılıktan uzaklaştırıp, insan hakları düşünün aşamadığı bir duvara dönüştürüyordu. Kuşkusuz insan hakları düşünün çarpıp düştüğü tek duvar bu değildi. Başkaları da vardı. Ama yetmiş yıllık müktesebatıyla, barış ve hoşgörü idealine çok yakın durduğu izlenimi veren Konseyin ördüğü bu duvar, insanlık adına en büyük hayal kırıklığıydı. Havari kisvesi altında İsa’ya yapılmış bir ihanetti. Ama bu ikiyüzlülüğün dışına kalanlar da var. Üstelik dünyanın her tarafında… Bugün sayıları az olsa da yarının dünyasını onlar kuracaktır. Nasıl aklın ışığı Orta çağ karanlığını aştıysa, insan hakları düşüyle ısınan gönüller de bu kalın duvarı gün gelip aşacaktır.

Belki o gün, Avrupa Konseyi müktesebatı da dipnot olarak bir işe yarayabilir.


(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır. 

 


5 Eylül 2025 Cuma

Şiir Bir Ölümsüzlük Arayışıdır / Mehmet Taştan

Aşil’in topuğu neyse, insanın ölümsüzlük arzusu da odur. En zayıf noktası yani… Öyle ki insan, “size yasak edilen şu ağacın meyvesini yerseniz, ölümsüzlüğe ulaşırsınız” sözüne kanıp, yasak meyveye el uzattığı için cennetten kovulur ve yeryüzüne sürgün edilir. Ama binlerce yıldır yaşadığı dünyada da kendini bu duygudan arındıramaz. O yüzden kutsal metinler dine uygun yaşayanlara, “ölümsüz bir cennet hayatı” vaad eder.

Ölümsüzlük arzusu, yalnız kutsal metinlerde değil, kadim destanlarda da çıkar karşımıza… Sümer mitolojisine göre, yakın bir dostunun ölümüyle sarsılan Uruk Kralı Gılgamış, ölümsüzlük iksirini keşfeden bilgeyi bulmak için yollara düşer. Meşakkatli bir yolculuğun sonunda bilgeyi bulur ve iksiri ister. Ama kral, ondan aldığı otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve Uruk şehrine eli boş döner.

Bu yolun yolcularından biri de Lokman Hekim’dir. Çukurova’nın bereketli topraklarında, mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, tek dertleri olan ölüme çare bulması için Lokman Hekim’in kapısını çalarlar. Bu istek üzerine, Misis’teki evinden çıkıp yollara düşen bilge, o kadar çok gezer ki, yorgunluktan bitap düşer. Bir ağacın altında uyuya kalır. Rüyasında aradığı otu görür. O sırada bir ses duyar. Konuşan ölümsüzlük otudur. “Gel beni al” der. Lokman Hekim sese uyanır. Sesin geldiği yere gider. Konuşan otu koparır. Defterinin arasına koyar. Eve dönerken, Misis yakınındaki muallak bir köprüde ölüm meleğiyle karşılaşır.  Melek, bilgeye birkaç soru sorup, aldığı cevaplardan ölüme çare bulduğunu anlar. Lokman Hekim’in elindeki deftere vurduğu gibi Ceyhan Nehrine düşürür. Defter, arasındaki otla birlikte suların içinde kaybolup gider.  

Mahiyetleri birbirinden farklı olan ve sonu hüsranla biten bu öykülerden geriye, abı hayat ve bengisu gibi boynu bükük sözler kalır.

“Dünyaya geldim, gitmiyorum” deme saadetine eremeyen insanın arayışı öğrenilmiş çaresizlikle boyut değiştirir. Topraktan aldığını toprağa, göklerden aldığını göklere iade ettikten sonra hayata kattıklarıyla bu dünyada var olmanın yolunu bulur. O yol, unutulmaz bir hayat sürmek, başka hayatların ışığı olmak ya da kreatif bir eser bırakmaktır. Üstelik bu seyirde, statülerin bir önemi yoktur ve konu serbesttir. Mühim olan, dünyada geçirilen zamanı aşan ve insanlarda saygı uyandıran kalıcı bir değer üretebilmektir. Örneğin, MÖ 1. Yüzyılda köle olarak yaşamış olan Spartaküs, köleleri örgütleyerek Roma’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle iki bin yıllık bir destana dönüşür. Akşemseddin, tarihin gördüğü en büyük liderlerden biri olan Fatih’in hocası olmakla bengisu içer.

Bundan tam 4300 sene önce Mezopotamya’da yaşamış olan şair Enheduanna ise şiirle ölümsüzleşmeyi fısıldar bize…. O fısıltı, yüzyıllar sonra bir başka şairin, “baki kalan kubbede hoş bir seda imiş” mısraında kristalleşir. Yirminci yüzyılda yaşayan üçüncü bir şair, “yanarım benden evvel can veren eserime” mısraı ile şairlik sebebini ifşa eder. 

Cemil Meriç’in ifadesiyle, eser, şairin “içine kafasındaki bütün ışığı doldurup dalgalara fırlattığı şişedir… Denize atılan şişe hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak… Kumsalda oynayan çocuklar içindeki tomarı uçurtma mı yapacaklar?”

Şairin ölümünden yüzyıllar sonra yaşayacak çocuklarca şiirlerinin uçurulması… Tam da şairce bir hayal…

Peki ama buna ulaşmanın yolu ne? Neyi, nasıl yazmalıyız ki, hayatı, dünyadaki bedenimizle sınırlı olmaktan kurtarıp, şiir yoluyla geleceğe taşıyabilelim?

Bu yolun ilk adımı, şiir semasının yıldızlarını kana kana içmektir. “Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yâri / Aramadı hiç kimse içimdeki esrarı” mısralarıyla 13. yüzyılda bir yanardağ gibi patlayan Mevlana’yı; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” şeklindeki beyitle, Monteigne’nin ömrünü verdiği Denemeler’i 18. yüzyılda hülasa eden Şeyh Galip’i; “Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretden” dizlerini 19.yüzyılda bir fikrin sembolü kılan  Namık Kemal'i ve onlarla aynı kafilede uçan diğer usta şairleri döne döne okumaktır.

İçtiğimiz bu şiirler susuzluğumuzu gidermek yerine yangınımızı daha da artıracak ve bizi başka bir soruya götürecektir: O ihtişama nasıl varılır?

Malum, her çiçek kendi tabiatına uygun iklim ve toprakta yetişir. Kalıcı olma iddiasındaki şairin, ihtiyacı olan iklim ve toprağa kavuşabilmek için, düşünsel ve duygusal anlamda taşacak kadar dolması gerekir.  O nedenle şair, okuyarak kendini sürekli yenilemeli; suya atılan taş misali, yerelden evrensele doğru halka halka genişlemelidir. Evrenin özü olan insanı bütün katmanlarıyla tanımalı, hayatı hissederek yaşamalıdır. Baktığını, başka bir nazarla gören titiz bir gözlemci olmalıdır. Asaleti, özgürlüğe bağlılıkta bulmalı; savunduğu değerleri şiirinden önce ruhuna işlemelidir. Böylece olgunlaşan şair yazmak istediği şiirin aradığı kıvama kavuşacak; mısralar, istem dışı bir şekilde coşkuyla döküleceği şelaleye varmış olacaktır.

Şiir kelimelerle yazılır. Onun için şair, kelimelerin tutkulu aşığı olmalı; sözlüğü ana sütü gibi aziz bilmelidir. Mimaride taşın işlevi neyse, şiirde kelimenin işlevi odur. Çürük taşlarla yapılmış bir binanın ömrü ne kadar olursa, ölü ya da özürlü bir dille yazılmış şiirin ömrü de o kadar olur. O yüzden şair, yaşayan Türkçeyi esas almalı, zamana dayanıklı kelimeleri tercih etmeli, dilin mimari ve melodisine sahip çıkmalı, mevsimlik rüzgarlara kapılmamalıdır. Esasen, geçmiş yüzyıllarda yazılmış halk şiirlerinin, çağdaşı oldukları divan şiirlerine göre, bugün daha kolay anlaşılması, bu gerekliliği ortaya koymaktadır. Yunus Emre ve Erzurumlu Emrah gibi  avam ve havas lisanıyla ayrı ayrı eserler veren şairlerin, halkın diliyle yazdıkları şiirlerle geniş kitlelere mal olup nesilden nesile aktarılması ise bu gerçeği çarpıcı hale getirmektedir. 

Şiir bir gelenek işidir. Ancak geleneği sürdürmek, geçmişi tekrar etmek değildir. Aynı ırmaktan sürekli başka suların aktığı gibi gelenekten beslenen her şair, şiir yatağında kendi özgün sesiyle akabilmelidir.

Şiir yolculuğunda genç şairin önündeki engel başkasını taklit etmek, usta şairi bekleyen tehlike ise kendisini tekrar etmektir. Onun için şair, vardığı her menzilde, heybesini açmalı, şiirlerini başkalarından ve kendi geçmişinden ayıklayabilmelidir.

Şiir yalnız diliyle değil, ruhuyla da tazeliğini koruyabilmelidir. Ufka dalan bir adamın dudağında terennüm, aynadaki genç kızın bakışlarında cilve, ateşli bir hatibin dilinde söylev, mazluma güç veren bir direnç olmalıdır. Bir mektup onunla başlamalı, sohbet onunla ısınmalı, ayrılık onunla teselli bulmalı, öfke onunla patlamalıdır. “Hayatım alevler içinde / O beni dağlardaki böğürtlen dikenlerinde mecbur etti yürümeye” mısralarında olduğu gibi aradan binlerce yıl geçse de taşıdığı duygu solmamalıdır.

Bunca meşakkat, bunca çile, faniler dünyasında ölümsüzleşmeyi garanti eder mi? Asla… Yarım asırlık cihan hükümdarı Kanunî bile şair sıfatıyla sadece “Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi” beytiyle hatırlanabildiğine göre, bu yolculuktan Gılgamış gibi eli boş dönmek her zaman mümkün... Ama tarih, aktörlerini vazgeçenlerden değil, ısrar edenlerden seçer.

Tıpkı Mecnun gibi…


* Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin Eylül 2025 tarihli 106.sayısında yayınlanmıştır.