26 Haziran 2025 Perşembe

Onun virüsü, sizin kâbusunuz olsun mu? / Mehmet Taştan

20. yüzyılın, üzerinde en çok konuşulan eserlerinden biri kuşkusuz George Orwell’ın “1984” adlı romanıdır. ‘Kendi’ kalmaya çalıştığı için hayatı kâbusa dönen roman kahramanı Winston Smith evinde bile özgür değildir. Çünkü odasına yerleştirilen tele-ekran tarafından sürekli izlenmektedir. Ancak eserin yayınlandığı 1949 tarihi itibariyle tele-ekran kurgusu fazlaca fantastik bulunmalı ki kitaba “1984” adı verilmiş… 

O gün kurgu olan şey, yüzyıl geçmeden gerçek oldu. Evlerimizde yaptıklarımız bile başkaları tarafından izlenir ve kayda alınır hale geldi. Kişisel verilerimiz, not defterimizin meselesi olmaktan çıktı. Bize hizmet sunan kurum ya da şirketlerin ana belleklerinde yer tutmaya başladı. Artık, hayatımızı kolaylaştıran her hizmetin görünmez bedeli olarak, kişisel verilerimiz hizmeti sunanların eline geçmekte... Yararlandığımız hizmetler arttıkça başkalarınca depolanan kişisel verilerimiz de o nispette çoğalmakta, özel hayatımız başkalarının kontrolündeki dijital materyallerin kusursuz hafızasında saklanmaktadır.

Kullandığımız cep telefonları, kimlerle hangi sıklıkta görüştüğümüzü, hangi gün ve saatte nerede olduğumuzu unutmaz. Girdiğimiz internet siteleri, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler nasıl biri olduğumuzun anlaşılmasına imkân sağlayacak izler bırakır bir yerlerde… Kredi kartını kullandığımız banka, on yıl önce yediğimiz yemeğin faturasını belleğinde saklar.  Kaldığımız oteller, seyahat biletlerimiz, pasaportumuza basılan damgalar geçmişimizin hafıza kartlarıdır. Oturduğumuz evin girişinden, kamusal alanlara kadar güvenliğimizi sağlasın diye kurulan kameralar sektirmeden bizi takip ederler. Hatta üzerine vazife olmadığı halde kullandığımız güzergâhları kayıt altına alan otomobilimizin elektronik beyni, eve olan uzaklığımızı ve ne kadar zamanda evde olabileceğimizi söyleyerek, kuşatılmışlık duygumuza tavan yaptırabilir.

Soy kütüğümüz, malvarlığımız, mahkeme kayıtlarımız, hastanelerdeki tetkik ve tedavi bilgilerimiz hep kayıt altındadır. Üstelik eskiden sadece tozlu raflara girmeyi göze alabilen az sayıdaki meraklının ulaşabileceği bu bilgiler, şimdi ilgili kişinin bir tuşa dokunma mesafesi kadar yakınındadır.

Söylemek gerekir ki, bu veri depolamalarının mühim bir kısmı ticari kaygılardan ziyade, kamusal gerekliliklerden kaynaklanmaktadır.  Zira kamu güvenliğinin sağlanması, kamu sağlığının korunması, suç işlenmesinin önlenmesi ya da işlenen bir suçun faillerine ulaşılabilmesi bakımından bu kayıtların tutulması hayati öneme sahiptir. Ancak özel hayatın gizliliği, anayasal bir hak olduğundan, meşru bir sebep olmaksızın bireyin kişisel verilerine girilmesi, kullanılması, ifşa edilmesi suç sayılmıştır.

Düzenleme ilk bakışta gayet basit görünmektedir. Haklı bir sebep varsa bireyin kişisel verilerine girebiliriz, yoksa giremeyiz. Ne var ki, yasa metinlerini beyaz kâğıda yazmak, hayata uygulamaktan her zaman daha kolaydır. Çünkü hayat, yasa koyucunun öngördüğü ihtimallerin daima ötesine geçmektedir.

Yine öyle oldu. Aradığımız cevabın, elimizle koyduğumuz yerde durmadığını gösteren soru da aile hekimi bir dostumdan geldi. “Biliyorsun” dedi. “Kadın ve erkeğin evlenmeden önce sağlık taramasından geçmesi ve sağlık raporu alması gerekiyor. Önüme gelen taraflardan birisi aidsli çıkarsa, bunu mahrem bilgi deyip saklamalı mıyım yoksa evleneceği kişiye söylemeli miyim” diye sordu.

“Söylemelisin. Çünkü orta yerde birbiriyle yarışan iki hak var” dedim. “Aidsli hastanın kişisel verisi, evleneceği kişinin sağlığı, hatta belki hayatı… Yarışan haklar arasında adil bir denge kurmak gerekir. Bir şahsın, kişisel verisini koruyacağız diye diğer tarafı ona feda edemeyiz.”

“Ben de öyle düşünüyorum ama İstanbul’da gerçekleşen bir olayda, sağlık müdürlüğü, hekime, ‘yönetmelik ve genelgeler hastanın mahremiyetini üçüncü kişiyle paylaşmayı yasaklıyor, onun için bu bilgiyi müstakbel eşine söyleyemezsin’ demiş.”

Vakanın devamında ne olmuştur bilmiyorum ama Sağlık Müdürlüğünün görüşünü kabul etmek mümkün değildir.

Çünkü kurallar arasında bir astlık üstlük ilişkisi vardır. Kelsen Piramidi adı verilen o hiyerarşiye göre, yönetmelik ve tüzük gibi idari düzenlemeler yasaya, yasa da anayasaya uygun olmak zorundadır. Bu zorunluluğa rağmen, temel metinlere aykırı bir idari düzenleme yapılmışsa, o düzenleme ya yorumla temel metne uygun hale getirilir ya da yok sayılarak olaya doğrudan temel metin uygulanır.

Bu nedenle normlar hiyerarşisine göre, üstün ve bağlayıcı olan anayasa ve yasa hükümlerini yok sayarak, yönetmelik ve genelge gibi idari düzenlemelere dayanan tatbikat, günü kurtarmaya yetse de hukuka uygun olmaz.

Kuralların koruduğu haklar da tekdüze değildir. Kimyadaki elementler gibi hakların özgül ağırlıkları da birbirinden farklıdır. Toplumun gelişmişlik seviyesine göre sürekli genişleyen haklar arasında “yaşama hakkı” en üstün haktır. Trafikte ambülansın, birinci geçiş önceliğine sahip olmasının nedeni de yaşama hakkının en üstün hak olmasından kaynaklanmaktadır.  O yüzdendir ki, dağda donma tehlikesi geçiren bir kişinin başkasına ait kır evine girip, geceyi orada geçirmesi konut dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme suçlarını oluşturmaz. Zira hayatta kalabilmek yani yaşama hakkını koruyabilmek için zorunluluk halinde işlenen bu fiiller hukuka uygun hale gelmekte, suç olmaktan çıkmaktadır.

Yaşama hakkının en üstün hak olmasının doğal bir sonucu olarak, diğer bir hakla çatışması halinde, “yarışan haklar arasında adil denge kurulur[1]” kuralı gereğince, ibre hep yaşama hakkının korunmasından yana olur. Terazinin diğer tarafında, özel hayatın gizliliği kapsamında kalan kişisel verilerin olması sonucu değiştirmez. Yaşama hakkına ilişkin koruma, sadece ayaklanma ve isyan gibi çok istisnai hallerde zayıflamaktadır. Bunun dışındaki durumlarda yaşama hakkı mutlaktır. Özel hayatın gizliliği ise nispi bir haktır. Başkasının haklarının korunması amacıyla özel hayata müdahale edilebilir.

Anayasamız, insan haklarını koruma konusunda devlete negatif ve pozitif sorumluluklar yüklemiştir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için eski bir hikâyeyi hatırlamakta yarar var.

Malum Büyük İskender, fıçı içinde yaşayan Diyojen Sinop’u ziyaret edip sorar: “Benden bir isteğin var mı?” Bilge, cevap verir: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” İşte bu cevap, devlete negatif sorumluluğunu hatırlatmaktır. Tıpkı bunun gibi bireyin devlete hitaben söyleyeceği, “Beni öldürme… Konutuma girme… Telefonumu dinleme…” şeklindeki sözlerden her biri devletin negatif sorumluluğunu hatırlatmaktır. Bu örnekler üzerinden gidersek, devletin negatif sorumluğu, kişiye gölge etmemek, kişiyi öldürmemek, konutuna girmemek, telefonunu dinlememektir.

Devletin pozitif sorumluluğu ise, bireyin yaşama hakkına, konut dokunulmazlığına, haberleşme gizliliğine yönelik olarak başkaları tarafından yapılacak saldırıları önlemektir. Üçüncü kişilerin aleyhimize işlediği bu suçlar sebebiyle derhal polisi aramamız devletin pozitif yükümlüğüne olan inancımızı göstermektedir.

Buna göre, evlilik için yapılan sağlık taramasında taraflardan birinde tespit edilen tehlikeli bir bulaşıcı hastalığın, müstakbel eşten gizlenmesi, devletin müstakbel eşe karşı olan pozitif yükümlüğünü yerine getirmemesidir. Devletin, bu bilgiyi ondan gizlemesiyle, o tehlikeli virüsü bizzat enjekte etmesi arasında hiçbir fark yoktur. Zira devletin, bir kişiye bulaşıcı virüs enjekte etmemek negatif sorumluluğu iken, aynı eylemi bir başkasının yapmasına engel olmak da pozitif sorumluluğudur. 

Anayasa, kişi dokunulmazlığını şu şekilde güvence altına almıştır: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz[2]

Bu düzenlemeyle devlet, bireyin beden ve ruh sağlığını korumayı garanti etmektir. Bir adım daha öteye geçerek, “Tabipler her nevi ameliye için hastanın evvelemirde muvafakatini alırlar[3]” şeklindeki yasa hükmüyle “aydınlatılmış onam” olmadan tıbbî müdahale dahi yapılamayacağını belirtmektedir. Bireyi korumak için kendisine bu kadar sınır koyan yani negatif yükümlülüğünü yerine getiren devletin, aynı kişiye, evlilik yoluyla ölümcül bir mikrop bulaşmasına yol açacak eylem karşısında sessiz kalması "pozitif yükümlülüğün" ağır bir ihlali olacaktır. Zira devletin, maddi ve manevi varlığını korumayı ve geliştirmeyi garanti ettiği bireye karşı olan bu sorumluluğunu yerine getirmiş sayılabilmesi için, hem kendisinin o kişiye haksız müdahalede bulunmaması, hem de başkalarının yapacağı haksız müdahaleye engel olması gerekmektedir.

Hal böyle olunca, yasanın zorunlu kıldığı evlilik öncesi sağlık taramasında ortaya çıkan bulaşıcı hastalık verilerinin, müstakbel eşten gizlenmesi devletin pozitif yükümlüğüne aykırı düşer. Zira devlet adına hareket eden kamu kurumu, bulaşıcı mikrobu taşıyan tarafla el ele verip, ölümcül bir mikrobu diğer taraftan gizleyerek, onun yaşama hakkını tehdit etmiş olur. Bu sakil durumun bütün sıkıntısı da yönetmeliğe dayanılarak tıp etiğine aykırı davranmaya zorlanan hekimlere kalır.

Bu uygulama yasaya da aykırıdır.  Zira kanun koyucu şu hükümleri vazetmiştir: Kişiler, evlenmeden önce doktor raporu almak zorundadır.[4] Frengi, belsoğukluğu, yumuşak şankr ve cüzzama olanlar bulaşma tehlikesi geçinceye ya da şifa buluncaya kadar evlenemezler.[5] İlerlemiş bulaşıcı verem hastalığı olanların nikâhı altı ay ertelenir. Bu süre zarfında iyileşme eseri görülmezse altı ay daha beklenir. Bu sürenin sonunda ilgili doktorlar her iki tarafa bu hastalığın tehlikesini ve evlenmenin zararlarını bildirmeğe mecburdur.[6]

Yüz yıllık bir kanunda yer alan bu düzenlemelerden bugün ne anlamalıyız? Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için iki temel ilkeyi hatırlamak gerekir: 1. Yasa metinleri yorumlanırken kanun koyucunun iradesi göz önüne bulundurulur. Yani o hükmün hangi amacı gerçekleştirmek için konulduğu tespit edilir. 2. Kıyas yapmak suretiyle kural koymak medeni kanun tarafından korunan ve öngörülen bir yöntemdir. 

Bu ilkeler ışığında okuduğumuzda varacağımız sonuçlar şunlardır: 1. Kanun koyucu, eşleri, çocukları ve toplumu hastalıklardan korumak için evlilik öncesi rapor alınmasını zorunlu tutmuştur. 2. Yakın temasla bulaşan sınırlı sayıdaki bulaşıcı hastalık, bulaşma tehlikesi geçinceye kadar evlenme engeli sayılmıştır. 3. Verem hastalığı, evlilik erteleme nedeni sayılmakta ve ancak bir yıl geçtikten sonra her iki tarafın aydınlatılmış onamıyla evlenmelerine izin verilebilmektedir. Bu hükme kıyasla, günümüzde veremden çok daha tehlikeli olan Aids, Hebatit B, Hebatit C gibi bulaşıcı hastalıklarda müstakbel eşe bilgi verilmesi, yaşama hakkını, ruh ve beden sağlığını doğrudan etkileyecek bir kararı vermeden önce aydınlatılmış onamının alınması gerekir. Bu yapılmadığı takdirde bulaşıcı hastanın kişisel verilerini koruyalım derken, sağlıklı kişiye tuzak kurmuş, sağlığına ve belki de hayatına kastetmiş oluruz. 

Hele hele, evlilik için yapılan sağlık taraması sonuçlarının “üçüncü kişi” olduğu gerekçesiyle diğer taraftan gizlenmesi yapılan işin mahiyetinden bihaber olmaktır. Kadim bir hukuk kuralında belirtildiği gibi, “bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.” Evlilik amacı olmadan yapılan tıbbî tetkik sonuçlarının hastanın partnerinden gizlenmesi anlaşılabilir bir durumdur ve gereklidir. Çünkü, devletin denetim ve onayını gerektirmeyen bu birliktelikte, partner üçüncü kişidir. Ancak evlilik amacıyla yapılan sağlık taraması, bireyin kendisini değil, evleneceği kişiyi, aileyi ve gelecek nesilleri korumak için yapılır. Hal böyleyken, sağlık taramasının yapılma nedeni olan şahsın, üçüncü kişi sayılarak, hayatını kâbusa dönüştürme ihtimali içeren bilgilerin ondan gizlenmesi "evlilik öncesi rapor" kurumunun varlık nedenine aykırı olacak, rapordan beklenen fayda gerçekleşmeyecektir.

Yargıtay, Aids hastalığına askerliği sürecinde yakalandığını bilen ve bu durumu açıklamayarak mağdur ile evlenip cinsel ilişkileri sonucu onun hastalığa yakalanmasına neden olan sanığın eyleminin; neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçunu oluşturabileceği sonucuna varmıştır.[7]

Bu suçun, evlilik için alınan raporun mağdur eşten gizlenmesi suretiyle işlenmesi halinde, gizlenen bilginin sonuçlarını öngörebilecek durumda olan hekim ve ilgili kamu personeli, aidsli hastanın suçuna iştirak etmiş sayılabilecektir. “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz[8]” prensibi gereğince, temel kurallara aykırı nitelikteki idari düzenlemeler, bu kişilerin ceza ve tazmin mesuliyetini ortadan kaldırmayacaktır. 

Temel normlar ile yüksek mahkeme kararları yok sayılıp, yalnızca idari düzenlemelere bakıldığında da uygulama sağlam bir zemine oturmamaktadır. Zira Sağlık Bakanlığı 2004 yılında yayınladığı bir tebliğle[9] dört gruptan oluşan 51 bulaşıcı “hastalığın toplum içinde yayılımını engellemek, sosyal sorunlara neden olmamak” için[10] zorunlu ihbar mekanizması getirmiştir. Aids ve frenginin de içinde olduğu en tehlikeli bulaşıcı hastalıklar A Grubunda[11] sıralanmış ve en yaygın ihbar ağına kavuşturulmuştur. İhbar mekanizmasını işletmeyen kişi ve kurumların uyarılacağı ve gerektiği taktirde cezai müeyyide uygulanacağı[12] belirtilmiştir. Bulaşıcı hastalıklarla mücadele için ihbarı bu kadar önemseyen bir kurumun, bir başka idari düzenlemeyle, evlilik için yapılan sağlık taramasında tespit edilen aids, frengi gibi bulaşıcı hastalıkların diğer eş adayından saklanmasını isteğini düşünmek, izahı imkânsız bir çelişkiye yol açar.

Bütün bunları bir tarafa koyduğumuzda akla gelen soru şudur: Bilgilendirilmediği için aidsli biriyle evlenip hayatı kâbusa dönen kişi, sizin yakınınız olsaydı ne hissederdiniz? Yönetmeliğin kestiği parmak acımaz der miydiniz acaba? 



[1] AİHM 19 Ekim 2005 Tarih ve 32555/96 BN “Case Of Roche V. The Unıted  Kıngdom” Büyük Daire Kararı

[2] 2709 Sayılı Anayasanın 17.Maddesinin birinci fıkrası

[3] 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinin birinci fıkrası

[4] 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 136. Maddesinin birinci fıkrası 
  1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 122. Maddesinin birinci fıkrası

[5] 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 123. Maddesinin birinci fıkrası 

[6] 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 124. Maddesinin birinci fıkrası

[7] Yargıtay 1.CD.  15.10.2002 tarih ve 2002/3171 Esas 2002/3584 Sayılı Kararı

[8] 2709 Sayılı Anayasanın 137.Maddesinin ikinci fıkrası

[9] Sağlık Bakanlığının 6/11/2004 tarih ve 25635 sayılı RG’de yayınlanan Bulaşıcı Hastalıkların İhbarı ve Bildirim Sistemi Hakkında Tebliği

[10]  Tebliğ m.9

[11] Tebliğ m.3

[12] Tebliğ m.9

(*) Bu yazı, Akademi Kürsü Dergisinin 19. sayısında yayınlanmıştır. 

24 Haziran 2025 Salı

Sesin Dargınlığı / Kemalettin Çalık

Bazı şiirler vardır, bir dağın göğsünden süzülen su gibi yavaşça gelir insana. Gürültüsüzdür, ama içten içe gürler. Tıpkı Mehmet Taştan’ın “Sesin Hâlâ Dargın” şiiri gibi… Erzurum’un serin yüzlü, rüzgârlı topraklarından süzülüp gelen Serçeme Deresi’ne yaslanmış bu dizeler, suskunlukla konuşmanın, kırgınlıkla kabullenişin, uzaklıkla yakınlığın aynı potada eridiği bir sessizlik ağıtıdır. 

Şiirin bir yerinde, “Penceresiz rüyadan derin uykuya düştüm” ifadesi var ki, orada insan durup düşünmeden edemiyor. Yani doğrudan, dimdik, yüz yüze... Ama bu karşılaşma, çığlıkla değil; suskunlukla... Sanki ses, kırgın bir dost gibi şiire küsmüş, sadece gölgesiyle yürümüş dizelerin yanına. Bu yüzden ağıt sessiz. Bu yüzden söz, dargın. Bu yüzden her dize, kendi içinde eğilmiş, mahzun bir çocuğun alnına benziyor. 

Serçeme Deresi, Erzurum’un kadim hafızasında bir hatıra gibi akar. Bu şiirde ise sadece bir dere değil; hatıraların, susuşların ve bekleyişlerin taşıyıcısı olmuş. Taştan, doğayı bir fon olarak değil, duygunun kendisi olarak ele alıyor. Dere, artık su değil; bir gözyaşı. Rüzgâr, artık hava değil; bir iç çekiş. Taşlar artık kaya değil; susulmuş cümlelerin mezar taşı... 

Şiirin dili yalın, ama bu yalınlık içinde gizli bir derinlik var. Her sözcük, başka bir yük taşıyor sırtında. Yükü yalnızlık olan kelimelerle örülmüş bir yol gibi ilerliyor şiir. Okur, o yolu yürürken sadece kelimelerle değil, kendi iç sesiyle de karşılaşıyor. Çünkü bu şiir, sadece Taştan’ın değil; her dargın sesin, her konuşamamış yüreğin şiiri. 

Mehmet Dostum, kalemine değil; yüreğine sağlık. Bu şiiri yazan el değil, susmayı bilen bir yürek olmuş. Ve o yürek, sadece Erzurum’un taşına değil, insanın içine de dokunmuş. “Sesin Dargınlığı” yalnız bir şiir değil; içe akan bir yol, suya düşen bir iz, zamana yazılmış bir sessizliktir.

30 Mayıs 2025 Cuma

Vagon’da Bir Şairle / Mehmet Taştan

Yıl 1988... Aylardan nisan… Fakülte son sınıftayız. Yaklaşan mezuniyet heyecanıyla İstanbul’dan ayrılacak olmanın burukluğunu bir arada yaşadığımız günler… Birbirine zıt duyguların hamağında sallandığımız o günlerde, derslerden başımızı kaldırabildiğimiz nispette ve harçlığımızın elverdiği ölçüde İstanbul’u geziyor; tanımak istediğimiz kişilerin ziyaretlerine gidiyorduk. 

Bir hafta sonu ikindi sularında, Altunizade Erkek Öğrenci Yurdu önünde bir grup arkadaşla karşılaştım. Canları sıkkındı. Ben sormadan açıldılar. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ziyaretine gittiklerini ve azarlanarak döndüklerini söylediler. Dediklerine göre, Dağlarca’nın sorduğu sorulara istediği cevapları verememişler. Onun takdir ettiği şairlerden örnek mısralar sunamamışlar.  En fenası da “kimleri okuyorsunuz” sorusuna onun adam yerine koymadığı şairleri saymışlar. Bütün bunların sonunda Dağlarca, “madem şiirden anlamıyorsunuz, ne işiniz var benim yanımda” anlamında bir çıkış yapmış.

Anlattıklarına hiç şaşırmadım. Çünkü o yılların ünlü şair ve yazarları oldukça kibirliydi. Kendilerine ziyarete gelen gençlere, Kaf Dağından bakarlardı. Tabii mütevazı olanları da yok değildi ama azdı. Arkadaşlarımı üzen bu olayda o büyük fotoğrafın bir parçası gibiydi. Bunu bildiğim için, belki üzerinde hiç durmadan geçebilirdim. Ama öyle olmadı. Çünkü Dağlarca, benim de çok okuduğum, birçok şiirini ezber ettiğim şairleri küçümsemişti.  O nedenle gerildim. Arkadaşlarımın, “onun dilinden sen anlarsın” şeklinde özetlenebilecek sözleriyle gaza geldim. “Dağlarca’yı gidip görme” duygusuna kapıldım. 

Aradan iki-üç hafta geçti. Bir cumartesi günü Kadıköy’de dolaşırken, o olayı hatırladım. Dağlarca’nın oturduğunu öğrendiğim “Vagon” adlı oyun salonuna yöneldim. Adı gibi upuzun bir yerdi Vagon. Garsona, Dağlarca’yı sordum. Pencere kenarında tavla oynayan yaşlı iki adamdan birini gösterdi. O’na bakınca ilk dikkatimi çeken şey, şişe dibi gibi kalın gözlükleri oldu.

Yanına yaklaştım. Selam verdim. Kendisini ziyarete geldiğimi söyledim. Allah var, sıcak karşıladı. Yanına oturttu. Çay söyledi. Konuşmak için oyunun bitmesini beklememi istedi. Tabii benim gelişimle, rakibine karşı da psikolojik bir üstünlük sağlamış oldu. Zarı tutarken, O’na, “Bak acemi, kiminle aşık attığını anla” der gibiydi. Böyle düşünmekte haklıydı. Çünkü, genç bir delikanlı, sırf feyz almak için ziyaretine gelmişti. 

Oyun bitti. Kısa bir kendimi tanıtma faslından sonra “kimleri okuyorsun” sualiyle başladı imtihan… Ben kesik kesik, saygılı cevaplar veriyorum tabii… Arkadaşlarımdan aldığım kopyanın yardımıyla ilk önce Faruk Nafiz'in adını andım. Bunu duymak hoşuna gitti. Test eder bir edayla sordu:

— Faruk Nafiz’den bir mısra söyle.

Galiba Üstat, benim yaşıma bakıp, toyluk edeceğimi düşündü. Faruk Nafiz’in çok bilinen mısralarından birini söyleyeceğimi ya da soruyu cevapsız bırakacağımı sandı. Öyle yapmadım. Faruk Nafiz’in, dünya görüşünün özeti saydığım bir mısrasını söyledim:

— Ruhum istikametsiz cereyanlar içinde.

— Onun böyle bir mısrası yok

Demez mi şaşırdım. Kendi üstadını tanımıyordu üstat.

— Onun... Bir Ömür Böyle Geçti adlı kitabında var. “Ruhumda Kış Yaz” şiirinin son mısrası…

Bu kadar ayrıntı verince itiraz etmekten vazgeçti. Tekrar okuttu. Zihninden, mısranın veznini kontrol etti. Kusursuz olduğunu görünce, ani bir manevrayla soruyu değiştirdi:

— Sen aruzu biliyor musun delikanlı? Aruzu bilmeden şiir yazılmaz. 

— Aruzla şiir yazmıyorum ama aruzu duymaya çalışıyorum. 

— O nasıl oluyor?

— Düzenli şekilde divan şiiri okuyorum. Böylece aruzun ses ahengini yakalamaya, vezni değil ama o ahengi şiirime hâkim kılmaya çalışıyorum.

— Aferin ama sana bir şey söyleyeyim, şair olunmaz şair doğulur. Sen kaç yaşındasın?

— Yirmi bir…

— Benim yirmi yaşındayken yayınlanmış şiir kitabım vardı.

Lafın bu noktaya gelmesine sevindim. Muzip bir tevazuuyla karşılık verdim: 

— Efendim, benim de şiir kitabım var. Ne tesadüf, benimki de yirmi yaşındayken yayınlandı. 

— Kitabında mı var senin, adı ne?

— İnsan Boşluğu

— İyi o zaman haftaya gel. Gelirken de Faruk Nafiz’in o kitabını ve kendi kitabını getir, dedi.

Saygılı bir üslupla veda edip ayrıldım. Vagon’dan dışarı çıkarken kuş gibi hafiflemiştim. Öyle ya hem azarlanmadan çıkmayı başarmış hem de beni gaza getiren arkadaşlarımın verdikleri görevi eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmiştim.

O günden sonra Dağlarca’nın ziyaretine bir daha hiç gitmedim. Bu tercihte, sorduğu sorunun cevabı olan mısrayı bilmemesinin etkisi vardı tabii… Ama asıl sebep bu değildi. Benden öncekilerin ziyareti sırasında, şairleri şiir kalitesine göre değil de dünya görüşüne göre tasnif ettiğini öğrenmiştim. Siyaseten kendine yakın bulduklarını yüceltip, ötekileri değersizleştiren birinin, benim şiirimi de sanatsal gözle değil de siyasi bir bakışla okuyacağı endişesine kapıldım. “Türkçem benim ses bayrağım” diyen şairi bir daha görememek esef vericiydi. Ama kendi kabuğumu kırıp, her şairi okuduğum bir dönemde, onun konserve kutusunda hapsolmayı kabullenemezdim. 

Artık biliyordum ki, Türk şiiri, birbirinden farklı kollardan beslenerek akan dünyanın en görkemli beş nehrinden biriydi. O nehrin bir yanından bağlanan kolları, Yunus Emre, Fuzulî, Necip Fazıl’sa; öbür yanından kavuşan kolları Nesimi, Pir Sultan Abdal ve Nazım Hikmet’ti. Öyle ki bunlardan bazıları sanki birbirlerine vokal yapsınlar diye aynı zamanlarda arzı endam etmişlerdi yeryüzünde… O nedenle birini söyleyince hemen öbürü geliyordu aklımıza. Edebiyatımızın bu gerçeğine rağmen, önyargılarını aşamayanlar, konservatif kalanlar vardı. Onlar için, bir şaire duyulan sevgi ya da nefretin kaynağı şiir olmaktan çıkıp, siyasi bir renge bürünüyordu.

Bunu bizzat gördüğüm de olmuştu. Fakülte koridorunda, pencere kenarındaki oturakların birinde, Nazım’ın, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okuyordum. Önümden uzun saçlı bir delikanlı geçti. “Entel” bir görüntüsü vardı.  Omzundaki çantadan, sinema-televizyon bölümünden olduğu anlaşılıyordu. Geçerken elimdeki kitabın kapağına gözü ilişti. Şöyle bir bakıp uzaklaştı. Biraz gittikten sonra dayanamadı. Döndü, geri geldi. Elimdeki kitabı tutup büyük bir coşkuyla “bunu okumayan cahildir, cahil…” dedi. Gülerek cevap verdim: “iyi de bu bir bilim kitabı değil ki, okumayan niye cahil olsun?” Bu cevap karşısında şaşırdı. Hiçbir şey söylemeden çekip gitti. Belki bizim cenahta da başka şairler üzerinden böylesi sakil yaklaşımlar gösterenler çıkıyordur.  Ama bunun doğruluğunu savunmak bir tarafa, o sözlere değer atfetmek bile anlamsızdır.

Hani Montaigne, "şiirin orta hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. Ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü, aklın kurallarını aşar" diyor ya… Böylesi şiirler arasında, sıralamaya imkân veren bir ölçü bulunmadığına göre, bunların tamamını birden sahiplenip, el üstünde tutmak gerekir. Olağanüstü şiirler arasında, okur tercihlerinin farklılaşması ise son derece doğaldır. Çünkü her biri, ayrı bir dünya olan her insanın, tabiat ve iklimi, başkalarından farklı olduğu için, ruhunu ısıtacak şiirler de ona özgü olacaktır. Ancak bir şairin, okur sıfatıyla böyle bir göreceliliğe teslim olması beklenemez.

Şairlerimizin, geleneği bir bütün olarak sahiplenmesi, yalnızca şiir nehrimizin görkemini ortaya koymakla kalmaz; geleceğin şairlerine de delta ovasındaki alüvyonlardan beslenip, şiirimizin çıtasını daha üst bir noktaya taşıma fırsatı sunar.

O nedenle her şair, yaşadığı zamanı aşan bu göreve titizlikle sahip çıkmalıdır.

                   

(*) Bu yazı Edebiyat Ortamı Dergisinin 104. sayısında yayınlanmıştır.

28 Mayıs 2025 Çarşamba

Tapeş Gibi Dili Var / Mehmet Taştan


Kelimeler, genellikle toplumsal bir ihtiyaçtan doğar. O ihtiyaç devam ettiği sürece varlığını sürdürür. Ama her kelime aynı ölçüde şanslı değildir. Bazıları talihsiz olur. Bir-iki nesilde ömrünü tamamlar. Örneğin, “patika” yüzyılları aşıp günümüze kadar gelmişken, yirminci yüzyılda dilimize giren “makadam yol” bir nesilde ömrünü tamamlamıştır.

Mahalli şiveler gibi, mahalli sözler de geleceği olmayan bir geçmişi yaşarlar. Bunlardan biri de Erzurum’un köylerinde kullanılan “tapeş” kelimesidir. Tapeş, yer tandırının zorunlu unsurlarından biridir. Malum, eskiden köylerde ekmek, yer tandırında pişirilirdi. Ancak ekmeğin pişmesi için, tandırın içindeki közlerin sürekli diri kalması gerekirdi. Tandır, bir süre atıl kalınca üzeri küllenir, közler görünmez olurdu. Tandırı karıştırıp, közü ortaya çıkarmak için, ateşe dayanıklı ağaçtan yapılmış, uzun bir malzeme kullanılırdı.  İşte ona “tapeş” denirdi. Yani tapeş, uzun, karıştıran ve harlayan bir malzeme demekti. Elbette ki bu sözün, bir malzeme adı olarak köyün dışına çıkması beklenemezdi. Ama Anadolu irfanı, o ismin taşıdığı anlamdan yola çıkarak bulduğu bir deyimle bunu başaracaktı. O deyim şuydu: “Tapeş gibi dili var.”

Uzun diliyle ortalığı karıştıran, kırıcı ve yakıcı insanlar için söylenen bu deyimi, Erzurum’da annemden ve onun yaşıtlarından zaman zaman duyardım. O neslin dünyasını değiştirmesiyle birlikte, bu deyimin de dilimizden düştüğünü fark ettim. Kuşkusuz kelimeler, adını taşıdıkları eşyalar işlevini yitirince, kullanımdan düşerler. Onun için, “tapeş” kelimesinin adını taşıdığı eşyayla birlikte kaybolup gitmesi de doğaldır. Ancak o isimden yola çıkarak bulunan deyim kültürel zenginliğimizin bir parçasıdır.

Malum, Üsküdar’da ne at kaldı, ne at pazarı… Ama “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyimi dilimizden düşmüyor.

Katırla, fincan taşımaktan vazgeçeli yüzyıllar oldu. Ama “fincancı katırlarını ürkütmek” deyimi hâlâ yaşıyor. 

O halde niye küllendiririz “tapeş gibi dili var” deyiminin üstünü?

Yazık değil mi?



(*) Resim: Salvador Dali, Three Sphinxes of Bikini





10 Şubat 2025 Pazartesi

Biz Yaşarken











Kavgadan, konuşmaya zamanımız olmadı,
Acul vakitlerdeki dargınlıkları sevdik.

Hiç kimseyi eli boş çevirmeyen tarihin,
Bizi haklı çıkaran sayfalarını sevdik.

Doğru söz içimizde saklı kaldı bir ömür,
Söyleyip dokuz köyden kovulanları sevdik.

Yaşarken adaleti yüceltemedik ama
Ölülerin adalet öykülerini sevdik.

Ötekinin derdini dinlemedik hayatta
Sadece sesimize eşlik edeni sevdik.

Bize gönül verenin anlamadık halinden,
Yüzümüze bakmadan çekip gideni sevdik.

Mehmet Taştan

25 Ocak 2025 Cumartesi

Esav'da Erzurumlu bir şair: Mehmet Taştan / Fevzi Budak







Ankara'da Esav'ın Cuma akşamı kültürel programlarının doyumsuz coşkusu devam ediyor. Bu haftaki programın konusu, 'kültürümüzde şiirin taşıyıcı rolü'ydü. Konuşmacı, Erzurum'un yetiştirdiği ve Erzurum'un kültür kodlarından ilham alan çok önemli şairlerimizden Mehmet Taştan'dı. Kendisi Erzurumludur ve Erzurum Lisesinden  öğrencim olur. Halen Ankara Adliyesinde cumhuriyet savcısıdır. Hukukçu kimliğinin ötesinde temayüz eden bir vasfı da Türk edebiyatında ve şiirinde önemli bir değerdir ve modern şiirimizin yaşayan büyük şairlerindendir. İlk şiir kitabı "İnsan Boşluğu" adıyla 20 yaşında iken okuyucuyla buluşur. İkinci ve üçüncü eserleri ise "Yağmur Islıyor Beni" ve "Bu Kapıdan" isimli dolgun ve olgun şiirlerinin yer aldığı şiir kitaplarıdır. Erzurum'un bir değeri, ancak biz Erzurumluların nedense az tanıdığı, ama edebiyat ve şiir dünyasının çok yakından bildiği ve şiirimizin bir gerçeği, şiir gecelerinin ve şiir şölenlerinin vazgeçilmez büyük bir şairidir. Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan.

Gecede Mehmet Taştan'ı ilgiyle, zevkle dinledik. Şairlerimizden alıntıladığı görkemli dizelerle ve dörtlüklerle şiirin doruklarında gezindik. Tüm dinleyicilerin pür dikkat kesildiği gecede akıcı üslûbu ve lirik okuyuşuyla bir kez daha şiirin hazzını yaşadık, şiirin doyumuna ulaştık. Kendine ait şiirleriyle Türk şiirinin ve güzel Türkçe'mizin tadına bir kez daha vardık. Büyük bir duygu selinin ve duygu yoğunluğunun yaşandığı muhteşem bir gece oldu hakikaten. Esav Başkanı sayın Veysel Karani Aksungur ve yönetim kurulu üyeleri Erzurum'un kültürel zenginliği adına güzelliklerin yaşanmasına zemin hazırlamaktalar. İki saate yakın süren unutulmaz bir gece oldu. Teşekkürler değerli şair savcım, teşekkürler Başkanımız Veysel Aksungur ve teşekkürler geceye ilgi gösteren tüm Erzurumlu hanımefendi ve beyefendi hemşerilerime. 

Programa bir iki şiirle katkıda bulundum. Başka hemşerilerimizin de çok güzel katkıları oldu. Geceye hep birlikte renk kattık. Erzurum kültürü ile hemhal olduk. Öğrencim olması ve az da olsa şiirden anlayan biri olmam nedeniyle bir değerlendirme yapılması istenildi benden. Alıntılarla Mehmet Taştan'ın edebi gücünü, şiir gücünü ve sanatının kudret ve yüksekliğini edebiyat ve kültürümüzün değerli hocalarının değerlendirmeleri üzerinden vermeye çalıştım. Atatürk Üniversitesi'nde uzun yıllar hizmet eden, önemli eserler veren yakın dostum ve büyüğüm sayın Prof. Dr. Saim Saka Hocamız şöyle diyor: "Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı ve zengin kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren, mısraların kelime taşlarını yerli yerine oturtan Taştan; inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir." Öyle de oldu değerli Saim Hocam. "Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Türkçeyi tarihi dokusuyla kullanma becerisine sahip bir şairdir" değerlendirmesi yapmakta Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan Hocamız.

Prof. Dr. Turgut Karabey Hocamız ise "Geleneğe dayanan modern şiirin günümüzdeki temsilcisi ve milli bir şair" diyor Taştan için. Bir başka Hocamız da "Taştan zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmakta" gibi edebi şiirsel değerlendirmelerde bulunmakta...

Mehmet Taştan şiirin yanı sıra edebiyat ve şiir üzerine makaleler kaleme almakta. Başka dile çevrilemeyen, ama her lisanda anlaşılan dil diyor şiir için. Şiir dolgu mısralara dargındır, kelimeleri slogan olarak kullanmayı sevmez diyor. Şiir manzume değil diyor. Değerlerden beslenmeyen şiir betona dikilen çiçek gibidir diyor. Bu durumda çiçeğin akıbeti çürümektir. Şair ise içinde yaşadığı toplumun değerleriyle beslenen, ondan aldığını farklı ve estetik kılarak ona iade edebilen bir aydındır diyor. Şair içinde bulunduğu nehri yani toplumsal değer ve yargıları kirleten değil, onları rafine etmenin derdinde olan kimsedir diyor. Şair kendisiyle, toplumuyla ve değerleriyle barışık insandır. Şair günün tanıdığı, geçmişin hafızası ve geleceğin kültür taşıcısıdır" gibi kendine özgü edebi ifadeler ve tanımlamalarda bulunmakta.

Erzurum üzerine yazılan şiir halkasına beğeniyle okuduğum "Erzurum" isimli şiiriyle altın bir halka daha ekleyen 64 mısradan oluşan lirik şiirden birkaç mısra paylaşarak şiirimizin büyük değeri sayın Mehmet Taştan'ı anlamlı sunumu ve nefis şiirleri nedeniyle sevgilerimle tebrik ediyorum.

Uykuda soğuk almış buzlardan rüya şehir,
Yaylanın kucağında esneyen hülya şehir.
............. 

Palandöken Dağı'nda şaha kalkmış kıratın,
Sen çilekeş anası ilim akan Fırat’ın
............

Bakırcı çarşında şaklayan şehri diyar,
Karlı alın yazında buzdan avizeler var.
Görse Umudum Baba, kaybolurdu umudu, 
Neden çeşmeler durdu, şadırvanlar kurudu.
Selçuklu diyarına kimlerin ahı değdi,
Senin mağrur başını kimler önüne eğdi.
Söyle dağları sarssın duada kesik başlar,
Kutlu barı yeniden tarih kılsın dadaşlar.


(*) Bu yazı, 26/01/2025 tarihinde  Fevzi Budak Hocamın facebook sayfasında paylaşılmış, akabinde altı ayrı haber portalında yayınlanmıştır.

21 Ocak 2025 Salı

Şiiri için ne dediler?

Söylenmemişi yakalayan, söylenmişi daha güzel söyleyen, farklı bir kelime dağarıyla şiir dünyamıza giren Taştan, inanıyorum ki gelecekte çok daha üst noktalara şiirinin bayrağını dikecektir. Mısraların kelime taşları yerlerine öylesine güzel oturtulmuş ki onları yerlerinden oynatmak mümkün değil. (Prof. Dr. Saim Sakaoğlu)

Başarılı bir hukukçu ve büyük bir şair olmanın yanı sıra hitabet gücü yüksek, entelektüel birikimi ve derinliğiyle Erzurumlu gerçek bir aydındır Mehmet Taştan. (Fevzi Budak)

Şair sizi öyle bir şiir deryasının içine sürüklüyor ki, her vadide ayrı bir heyecan, ayrı bir insanlık dersi, ayrı bir insanî zaaf ve korkuyla yüzleşiyorsunuz (Hikmet Gülay)

Şiirin nazari yönüyle de ilgilenen cins bir kafa. Geleneğe dayanan modern şiirin temsilcisi... Milli şairlerimizden biri... Fasih, selis ve lirik şiir üslubuna sahip bir şair... (Prof. Dr. Turgut Karabey)

Mehmet Taştan şiirleri, geçmişle bugünü harmanlayan, debisi derin, deltası geniş bir şiirdir. Şiirin sihrini, güzelliğini örten örtüyü kaldırır, güçlü dizeleriyle yüreğimize bir nakış gibi işler. Onun şiirini okurken, bir duygu depremi yaşarsınız. (Veysel Gültaş)

Mehmet Taştan, zihinlerde uyandırdığı geniş çağrışımlarla çağdaş Türk şiirinin imge dünyasına önemli katkılar yapmaktadır. (Prof. Dr. Orhan Kemal Tavukçu)

İyi ki o kapıdan içeri girmişim. Taştan’ın şiirlerinin büyülü dünyasında kaybolmuşum. (Özen Şafak)

Mehmet Taştan’ın “Gözlerinde Çağ Yanar” adlı şiiri, duygu derinliği ve imgelerin zarafetiyle yüreklere dokunan eşsiz bir eser. Kaleme alınan bu şiir, aşkın ve hayranlığın en saf haliyle ifade bulduğu dizeleriyle, okuyan herkesi bir an için durdurup derin bir iç yolculuğuna davet ediyor. (Önder Ataseven)


‘Kelimelerin büyücüsü’  tanımlamasını şair kimliğine çok yakıştırdığım örnek şahsiyet…  (Sevgi Orhan Hazar)

Mehmet Taştan, özellikle şiir dili ve anlatım biçimi olarak orijinal bir şair kimliği taşır. Onun Türkçe’yi tarihî dokusuyla kullanma becerisi ve dünya edebiyatı konusundaki birikimini şiirinin hayal dokusuna taşıma kabiliyeti, bu orijinal kimliğinin iki önemli yönünü ortaya koymaktadır. (Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan)

Hukuk camiasının en güçlü şairlerinden…  Şiirlerini okumaktan büyük keyif aldığım bir usta (Haluk Sonuzun)

Mükemmel, asla eskimez ve yüzyıllar sonrasına ulaşır duruyor. (Ferşat Aydın)

Şiirlerinde yalnız duygu zenginliği değil, derin bir kültür ve medeniyet birikimi okunan biri... (Suat Türkay)

Değerli Taştan, "Hayat" şiirinizi kızım siteden çekip getirdi. Haddimi aşarak olağanüstü bir şiir dersem sizi ikna etmiş olur muyum, bilemiyorum? Bu güzelliğe şapka çıkarılır. Dil hâkimiyetiniz her zamanki gibi mükemmel. Sizin bu şiirlerinizin sınırlarımızı aşacağına inanıyorum. (Rafet Öztürk)